loader
KÖKLÜ DEĞİŞİM KADIN KOLLARI’NDAN KADEM’E CEVAP

KÖKLÜ DEĞİŞİM KADIN KOLLARI’NDAN KADEM’E CEVAP

Köklü Değişim Medya

KADEM’in yaşanan gerçeklerle uyuşmayan 16 maddelik İstanbul Sözleşmesi savunmasına, Köklü Değişim Kadın Kolları 8 maddelik bir açıklamayla cevap verdi. Köklü Değişim Kadın Kolları, “Bir toplumda suç az görülüyorsa fertlerden yaygınlaşmışsa sistemden kaynaklanırtespitiyle asıl sorunun kaynağının batıl kapitalist laik demokratik nizam ve onun ürettiği bozuk sözleşmeler olduğunu açıkça beyan etti.

Köklü Değişim Kadın Kolları’ndan Yapılan Açıklama

Köklü Değişim Kadın Kolları, yayımladığı 8 maddelik açıklamayla KADEM’in 16 maddelik İstanbul Sözleşmesi savunmasını tamamen çürüttü.

Köklü Değişim Kadın Kolları’ndan yapılan açıklama şöyle:

KADEM, İstanbul Sözleşmesinin Türkiye’de yaşayan tüm kadınlar için “kutsal” bir sözleşme olduğunu maddeler halinde ele alan bir açıklamada bulundu. Birçok maddede sorunla ya da çözümle alakası olmayan ve kamuoyunun yakından bildiği konular ele alınmış bazı önemli maddeler zorlama yorumlarla geçiştirilmiş, bazı maddelere ise hiç değinilmemiştir. Açıklama metni insanları ikna etmekten uzak, sıradan bir metin olmasına rağmen Kemalist yayın organları da bu açıklamayı “Yobazlara KADEM’den tokat gibi yanıt” başlığıyla haber olarak geçmiştir. Köklü Değişim Kadın Kolları olarak, özelde KADEM’e genelde tüm topluma aşağıdaki hususları hatırlatmakta fayda görüyoruz:

1. İstanbul Sözleşmesi’ni kutsal bir metin gibi arz ederken kullanmış olduğunuz doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi-kötü, faydalı-zararlı ölçünüz nedir, merak ediyoruz. Kime göre, neye göre? Hangi bakış açısına, hangi inanca, hangi öğretiye göre? İstanbul Sözleşmesi’ni değerlendirirken, size göre İslam’ın, İslami değer ve ölçülerin yeri nedir? Bakış açınız İslamî midir, yoksa İslam’ı ibadetten ibaret görüp hayat sahasından uzaklaştıran laik, demokratik, oryantalist, modernist, reformist gibi niteliklerle revaç göre çağdaş Batılı bir bakışın ürünü müdür? İslam ise İslam sizin bu köhnemiş bakış ve değerlendirmelerinizden berîdir. Müslümanları, özellikle Müslüman kadınları temsil eden bir kurumun, İslam’ın kadına bakışını, kadına verdiği değeri, kadın için hayatta belirlediği paha biçilmez rolü göz ardı etmesi düşünülemez. Yazıktır ki açıklamanızda buna dair hiçbir iz göremedik. Görünen o ki siz sadece İstanbul Sözleşmesi’ni değil, Batı’nın düşünme metodunu, hayata bakış açısını, kadını aşağılayan, teşhir ürünü haline getiren, aile kurumunu ve insani değerleri yok eden kokuşmuş kültürünü de alıp içselleştirmişsiniz. Açıklamanızda kullandığınız her kelimede, sarf ettiğiniz her cümlede Batı’nın batıl kültürünün ayak izleri var, farkında mısınız? Halkı Müslüman olan bir ülkede sivil toplum çalışması yürütüyorsunuz ancak bu halkın hayata bakış açısını belirleyen, kültürünün esasını oluşturan İslam’dan tek bir kelimeyi, tek bir çözüm yolunu açıklamanıza dâhil etmiyorsunuz. Yönetim kurulunuzun çoğu başörtülü Müslüman hanımlardan müteşekkil iken sizce bu normal mi? Siz hangi ülkede yaşıyorsunuz, Allah aşkına! Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır böyle?

2. İstanbul Sözleşmesi, bildiğiniz üzere Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açması üzerine bu adı almış, Türkiye maalesef bu utanç vesikasını ilk kabul eden ülke olmuş, onaylanmasının ardından anayasa hükmü gereğince “kanun” haline gelmiştir. Metne göre sözleşmenin maksadı; “Kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak” olarak belirlenmiştir. Oysa modernitenin örnek modeli Avrupa ve Batı’ya öykünen diğer ülkeler, uzun zamandır demokrasi, laiklik ve kapitalizm ile yönetilmektedir. Gelinen noktada kadına şiddet ve cinsel istismar önlenemez boyutlara gelmiştir ki böyle bir sözleşmeye ihtiyaç duyulmuştur. Bir toplumda suç az görülüyorsa fertlerden yaygınlaşmışsa sistemden kaynaklanır. Yani rüyalarınızı süsleyen, ulaşılması gereken ulvi bir değer olarak gördüğünüz laiklik ve demokrasi kadına yönelik şiddet ve cinsel istismarın başlıca suçlusudur. Laik cumhuriyetin kanlı ve zulüm dolu tarihi de bu hakikate şahitlik etmektedir. Cumhuriyetin kurucu kadrosu İslam kültürüne dayalı Müslüman kadın profiline Batı’dan ithal bir yaşam tarzı dayatarak yozlaştırmaya ve sömürgecilik sistemine “işgücü” ve “ürün” olarak sunmaya çalışmıştır. O halde izzetin simgesi, gelecek nesillerin mimarı ve korunması gereken kalelerimiz olan kadınlara yönelik bu sistematik saldırıyı nasıl görmezden gelebilir, kadına saldıran faillerin ürünü olan bu sözleşmeyi kadınların koruyucusu kabul etme zehâbına nasıl kapılabilirsiniz?

3. Kadına yönelik şiddet ve cinsel istismar sorununun ortaya çıkması, sizce laik demokratik sistem içindeki sözleşme ve kanunların yetersizliğinden mi, yoksa bizatihi bu sistemin kadına yönelik bozuk bakışından mı kaynaklanmaktadır? Mevcut sistemin eğitim ve öğretim sistemi, ana akım medya, popüler kültürün hâkimiyeti kişiliksiz nesiller yetiştirmektedir. Hedefsiz, gelecek öngörüsü olmayan, kendisini sosyal medyaya hapsetmiş, sanal ilişkiler ağında kaybolmuş, davranışlarını belirleyen değerlerini yitirmiş, kimliğini unutmuş, yalancı, her şeyden önce her şeyden öte sadece kendisini düşünen menfaatçi ve bencil bireyler ordusunu bu topluma reva gören bu laik sistemdir. İslam’a taban tabana zıt Batılı sistemler hüküm sürdüğü müddetçe kadını, aileyi, nesillerimizi ve geleceğimizi tehdit eden bu çürümüşlük önlenemeyecek, bozuk bakış açısının mahsulü olan hiçbir sözleşme yahut kanun işe yaramayacaktır. Üstelik bu durum sanıldığı gibi İstanbul Sözleşmesi sonucu olmamış, bilakis İslam’ın hayat sahasından kaldırılmasından bu yana kötüleşmektedir. İstanbul Sözleşmesi sadece bu trendi hızlandırmış, istatistiklerin de gösterdiği gibi çarpan etkisine neden olmuştur.

4. İstanbul Sözleşmesi’ni savunurken kadına yönelik şiddetin son bulması için bu sözleşmenin ne kadar önemli olduğuna inandığınız açıklamanın bütününden anlaşılmaktadır. Açıklama tek taraflı ve güzellemelerle doludur. Oysa İstanbul Sözleşmesinin nelere mal olduğunu görebilmek için madalyonun diğer yüzüne de bakmanız gerekmez miydi? “Sözleşme, üçüncü bir tür oluşturmaya ya da LGBT eğilimlerini hukuk normu olarak belirlemeye veya teşvik etmeye yönelik herhangi bir hüküm taşımamaktadır. Aynı cinsiyetten olan çiftlerin yasal olarak tanınması da dâhil olmak üzere cinsel yönelimle ilgili olarak ortaya yeni standartlar koymamaktadır. Bu sözleşmenin eşcinsel yönelimlerin meşrulaşmasına sebep olduğunu iddia etmek ise en hafif tabirle kötü niyetliliktir” derken LGBT örgütlerinin İstanbul Sözleşmesi’nden sonra çok daha aktif ve meydan okurcasına eylem ve söylemlerde bulunduğunu nereye koyacaksınız? Sonra eşcinsellik sizin literatürünüzde ve İstanbul Sözleşmesi’nde insan hakkı olarak kabul edilmiyor mu? KADEM olarak eşcinselliğe karşı mısınız, değil misiniz? Neden bunu açık bir şekilde beyan etmiyorsunuz?

5. İstanbul Sözleşmesinde tarif edilen ailenin, bizim bildiğimiz toplumumuzun alışkın olduğu aile ile hiçbir alakası olmadığını neden söylemiyorsunuz? Zira İstanbul Sözleşmesi’ne göre aile olmak için kadın ve erkek olması, ya da birlikte aynı çatı altında yaşaması gerekmiyor! Kadın kadına, erkek erkeğe de aile olunabiliyor. İşte bu nedenle metinde karı koca lafzı hiçbir yerde geçmemektedir. Karı-koca lafzı yerine ısrarla partner kelimesi kullanılmaktadır. Üstelik kadın ve erkekten başka bir cinsiyeti ifade etmeyen “sex” (biyolojik cinsiyet) kelimesi yerine kadın, erkek ve diğerleri anlamına gelen ve sapkın türleri de içeren “gender” (sosyal cinsiyet) kelimesi kullanılmaya başlamıştır. İstanbul Sözleşmesi bu haliyle evlilik dışı ilişkileri, eşcinsel yaşam tarzını meşrulaştırdığını hitap ettiğiniz toplumun bilmeye hakkı yok mu? Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “Maalesef gençlerimiz genç yaşta evlenmiyor. Çoğu 30'u aşkın evleniyor ya da çoğu evde kalıyor. Böyle bir şey olur mu ya? Evlilik dışı hayat biçimi özendirilmeye çalışılıyor. Aman bunlara dikkat edin” dememiş miydi? Cumhurbaşkanının işaret ettiği tehlike İstanbul Sözleşmesi’nde açık bir şekilde kendisini gösterdiği için tartışılmaya başlanmadı mı?

6. Biliyoruz ki İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamak için 6284 sayılı kanun hazırlandı ve yürürlüğe girdi. Dolayısıyla 6284 saylı kanunu konuşmadan İstanbul Sözleşmesi’ni konuşmuş olmazsınız. 6284 sayılı kanuna bakınız, ailelerin nasıl parçalandığını görünüz! 6284 sayılı kanunda geçen “Kadının beyanı esastır” hükmünü masumlaştırmak için “şiddet mağdurunun beyanı esastır” demeniz hiçbir anlam ifade etmemektedir. Zira şiddet mağduru deyince kadın akla geldiğini ve şiddete maruz kalan erkeklerin sayılarının yok denecek kadar az olduğunu herkes bilmektedir. Zaten pratikte de kadınlar şiddet mağduru oldukları için kadının beyanı esastır denmiştir. Peki yalancı, müfteri kadınların asılsız suçlamalarıyla yıkılan aileler, hapse giren babalar, şereflerine leke sürülen erkekler ne olacak? Yada eşini, kızını haram fiiller işlemekten korumak için onlara nasihatlerde bulunan Müslüman babaların evden uzaklaştırma cezaları almasına ne demeli? Bunlara ne diyeceksiniz? Yol kazası mı? Üstelik bu yolla adalet de ayaklar altına alınmaktadır. Zira hakim mahkemede herhangi bir suçu cezalandıracağı zaman delilsiz, şahitsiz, mesnetsiz bir hüküm verdiğinde adalet gerçekleşmiş olur mu?

7. Açıklamanıza dahil etmemişsiniz ama İstanbul sözleşmesinin 12. maddesinde şöyle geçmektedir: “Taraflar kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri alacaklardır.” Sizin savunduğunuz bu metne göre İslam’ın kadına ve erkeğe biçmiş olduğu roller “klişeleşmiş rollerdir” ve kökünden kazınması gerekir. KADEM’in üstü kapalı olarak yaptığı da bu değil mi? Niyetinizin İslam’ın esaslarını sarsmak, ahkamını göz göre göre çiğnemek olmadığına inanmak isteriz, ancak sizin de gayet farkında olduğunuz üzere, birkaç asırdır İslam’a, İslam’ın Rasulü’ne, ahkamına ve İslam’a inanmaya devam Müslümanlara karşı acımasız bir savaş yürütülmektedir ve korkulur ki farkında olun ya da olmayın, siz de bu tavrınız ve savınızla bu saldırının bir neferi ve aracı haline gelmektesiniz? Umulur ki akledersiniz.

8. Son olarak, insanın davranışlarını sahip olduğu fikirler belirler. Düşük fikirler düşük davranışları, yüksek fikirler yüksek davranışları doğurur. Şayet siz insan davranışlarını değiştirmek istiyorsanız ilk önce onun sahip olduğu mefhumları değiştirmekle işe başlamalısınız. Mefhumlar değişmedikçe davranışlar da değişmez. Bir asırdır bu ülkede yaşayan insanlara dayatılan fikirler ve mefhumlar, dini hayattan ayırma esasına dayalı laik, Kemalist, demokratik küfür fikirlerdir. Toplumsal sorunların kaynağını da işte bu batıl, ifsat edici fikirler oluşturmaktadır. Bu batıl fikirlerin yerine insanı esas alan, kadın ve erkek arasına tam bir denge oluşturan, kadına Allah’ın emaneti gözüyle bakan, mutluluk ve huzurun kaynağı İslami fikirlerin yerleştirilmesi sorunun çözümü için birinci adımdır. İkinci adım ise kuşkusuz bozuk nesiller yetiştiren bu sistemin değiştirilmesi ve yerine İslam ideolojisini esas alan Raşidi Hilafet Devletinin ikame edilmesidir. Bu noktadan sonra size tek tavsiyemiz, her şeyi en iyi bilen, her şeyden haberdar olan ve cezalandırması son derece şiddetli olan Allah Subhânehu ve Tealâ’nın gazabına uğramaktan sakınmanızdır. Allah sizleri affetsin.

SON HABERLER