loader

Türkiye Halkı "Çılgınlık" Değil, "Onurlu" Bir Hayat İstiyor!

Aslında bu yazıya, 90’lardaki “Ben sizin babanızım; ben ne dersem o olur” şarkısının bu mısraını başlık olarak koymak istiyordum ancak internette dolaşınca gördüm ki, benzeri başlıkla bir yazı yazılmış… Ben de özgün olmak adına bu başlıktan vazgeçtim. Ama yine de bu şarkı sözlerinden;

“Öl de Baba ölelim eyvallah!

Gül de Baba gülelim eyvallah!

Sev de Baba sevelim eyvallah!” kısmını almak istiyorum. Sonuçta aynı sözler farklı çağrışımlara vesile olabilir ve bu çağrışımdan farklı sonuçlar üretilebilir. Mühim olan verilmek istenen mesajın özgünlüğüdür. Konuyla alakasını da hep birlikte kuracağız elbette…

Son günlerde ülkemiz, “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı” ile ülkenin “Cumhurbaşkanı” arasında karşılıklı restleşmeye sahne oluyor. Tartışmaya taraf olanların resmî sıfatlarını tırnak içinde vermemin nedeni de, bu sıfatların birbirine denk olmamasına dikkat çekmek. Ülkenin Cumhurbaşkanı makam olarak kendinden ast gördüğü belediye başkanına “Sen otur işine bak” diyerek küçümser bir ifade kullanmasına rağmen, kendinden makam olarak alt pozisyonda olan birisiyle bir proje üzerinden restleşmesi garip. Normalde kendinden makamca üst olan birine meydan okumak güç gösterisidir. İmamoğlu da bunu yapmaya çalışıyor, gördüğüm kadarıyla…

Artık Türkiye’nin meselesi ve halkın sefalet içinde yaşaması pahasına, şimdiden başlayan bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimi düellosu halini alan “Kanal İstanbul” projesi, 2011 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “Çılgın Proje” şeklinde açıklanmış ve o dönem muhalefet tarafından “çılgın” kelimesi üzerinden eleştirilere muhatap olmuştu. Tabii o dönem muhalefet söz konusu projeye, “çılgın” kelimesine Türk Dil Kurumu’nun kişiler için kullanıldığında verdiği anlama göre “aşırı davranışlarda bulunan, deli, mecnun” sıfatlarıyla yüklenmişti. Bir de tabii bugüne göre daha iyi gibi görünen Türkiye’nin bugün patlayan balon ekonomisi hesaba katıldığında, söz konusu “çılgın” proje için, -yine TDK’nın “çılgın” kelimesine nesneler için kullanıldığında verilen- “çok büyük, aşırı, olağanüstü” anlamları daha baskın görünüyordu. Zaten artık Türkiye ekonomisinin tam da ihtiyacı olan(!) bu proje için -Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle- “sükse” kavramı tercih ediliyor iktidar tarafından. “Çılgın Proje” tercih edilmiyor, daha “sükseli”  “Kanal İstanbul” tercih ediliyor.

“Türkiye’nin balon ekonomisi” demişken; sahi, ekonomiyi her an patlayacak bir balona dönüştüren inşaatın lokomotif sektör yapılması değil miydi? Öyle ki bu balon patladığında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri” diye övündüğü “Büyük Çamlıca Camii”ni yapan inşaat firması dahi konkordato ilan etmek zorunda kalmamış mıydı?

Hazır ekonomiden bahsetmişken şu sıralayacağım sorulara göre, üzerinde tartışılan projenin “çılgın” bir proje mi yoksa tam da ihtiyacımız olan(!) “sükseli” bir proje mi olduğuna siz karar verin:

-Temel gıda ürünlerinde rekor fiyat artışları ve zamlarla, “bolluktan” tanzim satış kuyruklarına mı girmedik?

-Soğanın dahi İran’dan gümrüksüz olarak ithal edilir hale geldiğine mi şahit olmadık?

-Gerçekte hayatta yaşanan enflasyonun aksine, resmî olarak enflasyonun %10’larda gösterilmesine mi şahit olmadık?

-En son açıklanan 2020 yılı bütçesindeki açığın 145 milyar lira (yaklaşık 25 milyar dolar) olacağından mı haberimiz yok?

-Yıllardır AKP iktidarının anlattığı “IMF’ye olan borçlar kapatıldı hatta borç verir hale geldik” hikâyesini artık kimsenin yutmayacağı bir noktaya mı gelmedik?

-2002-2019 döneminde Türkiye’nin toplam brüt dış borcunun, %349,9’luk bir artışla, 130 milyar dolardan, 453 milyar dolara ulaştığından mı haberimiz olmadı?

-EYT mağduru, yani emeklilikte yaşa takılıp maaş alamayan kişi sayısının 2 milyon, Türkiye'deki işsiz sayısının resmî rakamla 4 milyon ama gayrı resmî rakamla 8 milyon 500 bin kişi olduğundan, genç işsizlerin toplam nüfusa oranının yüzde 27’ye ulaştığından mı haberimiz yok? 

-Türkiye'de 675 TL ve altında geliri olan kişi sayısı 8 milyon 700 bin kişi iken, hâlen açlık sınırında yaşayanların sayısının 16 milyon  ve yoksulluk sınırında yaşayan kişi sayısının ise 48 milyon olduğundan mı haberimiz yok?

-Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik kesim gelirin yüzde 47,6’sını alırken en düşük gelire sahip yüzde 20’lik kesimin ülkede toplam gelirin sadece yüzde 6,1’ini aldığını mı bilmiyoruz yoksa?

-Her meselede Avrupa örnek alınıyor da, niye gelir dağılımı adaletsizliğinde Avrupa’nın ikincisiyiz?

-Erdoğan’ın erken emeklilik yüzünden ekonomik olarak battığını iddia ettiği İskandinav ülkelerinde kişi başına gelir 50 bin ile 60 bin dolar arasında iken, neden Türkiye’de kişi başı gelir 8900 dolar? Hoş, bu rakamı da cebinde gören yok… Hatta asgari ücretli “acaba Cumhurbaşkanı Erdoğan lütfedip de ne kadarlık bir ‘jest’ yapar” beklentisine sokulmuş durumda.

-İcralık olanların mahkemelerdeki dosya sayısının 21 milyon, vatandaşlarımızın bankalara olan borcunun 565 milyar 448 milyon Lira, bankalara borçlu olan vatandaş sayısının 3 milyon 667 bin 827 kişi, borcu takibe düşmüş vatandaş sayısının 1 milyon 205 bin 253 kişi, olduğunu mu bilmiyoruz?

Bu liste aslında daha uzar gider de bu yazıya sığmaz. Ama bu ekonomik koşullarda 7 yılda tamamlanıp 5 yılda kendini amorti edeceği, “hesaplanan” maliyetinin 75 milyar TL olacağı açıklanan[1], adına ne derseniz deyin bir “çılgınlık” üzerinde debelenip duruyoruz. Bu, bana Nasreddin Hoca’nın borç hikâyesini hatırlattı:

“Nasreddin Hoca parasını geri istemek için defalarca kapısını çalan alacaklısına kapıyı açmış ve tekrar alacağını isteyen komşusuna;

- Yakında, demiş. Komşusu;

- Ne zaman?

- Dinle bak: bizim duvar kenarına yol boyunca çalı tohumu ektim.

- Eee?

- Bu tohumlar ilkbaharda yeşerecek ve çok çalımız olacak.

- Peki, anladım ya sonra?

- Bu caddeden çok koyun sürüsü geçer, geçerken koyunların yünleri çalılara takılacak. Ben de yünleri toplayacağım. Bizim hanım bunları eğirip ip yapacak. Sonra gerisi kolay! Ben de pazara götürüp satacağım ve paranı geri ödeyeceğim.

Adam bu saçma plan üzerine kahkahayı basar. O zaman Hoca der ki;

- Parayı peşin görünce nasıl da gülersin değil mi, seni köftehor seni...”

Peki, bu fıkra neden aklıma geldi? “Çılgın Proje” hakkında CHP lideri Kılıçdaroğlu bir açıklamasında “Bedava olan boğazlardan geçmek yerine neden gemiler ücret ödeyerek “kanal”dan geçsin?” demişti. Bu sözde, hem Montrö Anlaşması’nın tam bir ihanet anlaşması olduğunun itirafı vardı, hem de Nasreddin Hoca’nın borç ödemesini andıran “Çılgın Proje”ye işaret eden bir anlam vardı benim için.

Şimdi gelelim yazının başındaki “Ben sizin babanızım; ben ne dersem o olur” sözüyle konumuzun ilişkisine;

Şu bir gerçek ki, Müslüman halkımız nezdinde devlet, “baba”dır. Tabii bu tabir, İslâm’ın doğru tatbikinden kaynaklanan, ta 1400 yıl önceden tevarüs eden; yemeyip yediren, giymeyip giydiren ve tam bir “baba” şefkatiyle tebaasını koruyup kollamayı emreden İslâm İdeolojisinin, hasret kaldığımız yönetim biçimi olan Hilâfet için yerinde bir tabirdir. Bunun için Hindistanlı Müslümanlar Hilâfet yıkılmak üzereyken “baba”larına destek olmak için varını yoğunu yollamıştı. Çünkü Hilâfet yıkılırsa yetim kalacaklarını biliyorlardı. Bu nedenle, her ne kadar mecrasından saptırılıp sanki sağlığın önemini vurgulamış gibi kullanılıyor olsa da, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın “Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi” şeklindeki veciz ifadesi, akıllarımıza kazınmıştır. Çünkü Hilâfet mührünü abdestsiz basmayacak kadar Rabbinden korkan ve halkının cenaze merasimi sırasında “Babamız! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” diye feryat ettiği, Sultan Abdülhamid Han gibi yöneticilerimiz vardı. Gemileri karadan yürütebilecek derece olağanüstü işleri, halkının gönül huzuruyla omuzladığı Fatih Muhammed Han’ımız vardı.

Halife, devletin en yetkili tek kişisi ve bizzat “devletin kendisi” sayılan siyasi bir liderdi. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den bu yana tüm halifeler, teknik konuların işin ehline bırakılması gerektiğini biliyorlardı. Mesela, Bedir Savaşı’nda Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, eğer mevzilenecek yer vahiy ise kesinkes itaat edeceklerini belirten ama bu seçim bir savaş manevrasıysa mevzilenilen yerin yanlış olduğunu hiç çekinmeden söyleyebilen sahabesine işi teslim etmişti. Hendek Gazvesi’nde yine Selman El Farisî’ye işi teslim etmişti. Hurma ağaçlarının budanmasında da yine, “Ben peygamberim ben ne dersem o olur” demeyip işin tekniğine uygun yapılmasına olanak tanıdı.

Kısacası, Halife ruhani bir lider değildir. Zira İslam’da ruhbanlık, din adamı, dünya adamı gibi kavramlar bulunmaz. Halife de, tebası gibi kanunlara uymakla mükelleftir. Halife, insanların kendi rızalarıyla, Allah’ın Kitabı ve Rasulullah’ın Sünneti gereğince yönetmesi için, ümmetin beyatla yetki verdiği siyasi bir liderdir. Dolayısıyla İslâm’ın hükümlerine göre yönetip yönetmediği hususunda yöneticiyi, Halife’yi muhasebe etmek ümmete farzdır. İslâm Toplumu’nda Halife’ye ancak İslâm’ı uyguladığı sürece itaat edilir. Raşid Halifeler, insanların şefkatli gölgesine sığındığı gerçek bir “baba”dır. Ancak bu baba, “astığı astık, kestiği kestik” bir diktatör de değildir. Bu nedenle İslâm’la hükmettiği sürece “Şeriatın kestiği parmak acımaz!”

Yani Kur’an-ı Kerim’de ana-babaya emredilen itaat gibi, şartlı bir itaattir; Allah’ın emir ve nehiylerinin hilafına itaat olmaz.

وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًاۜ وَاِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَاۜ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ 

“İnsana anne ve babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Eğer seni, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa o zaman onlara itaat etme. Dönüşünüz banadır. Yapmakta olduklarınızı size haber veririm.”[Ankebut 8]

Devletin ve halkın bekası kendi bekasına bağlıymış gibi hareket etmeye başlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu “baba”lık konusunu galiba yanlış anlamış olacak ki, asgari ücretliye “jest”i layık görürken, sadece Cumhurbaşkanlığı sarayının harcamaları için 2020 yılı bütçesinden 3 milyar 152 milyon 937 bin TL ayırmazdı. Yine “Kanal İstanbul” projesinde de işi tamamen “müdahale etmediği” uzmanların görüşüne terk etmesi gerekirken, “Ben sizin babanızım; ben ne dersem o olur” şeklinde hareket etmezdi. “Müdahale etmediği ve bağımsız bir şekilde uzmanlık görüşünü ifade edecek işin ehline terk etmeli” diyorum. Çünkü Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın askıya çıkardığı ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporunun, bağımsız ve sadece uzman görüşlerini içerdiğine kimse inanmıyor. Zira DSİ (Devlet Su İşleri)’nin, söz konusu projenin su kaynaklarını olumsuz etkileyeceğine dair olumsuz görüşü ile çelişmezdi. Devlet bünyesinde çalışıp da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hilafına görüş belirtecek, “babayiğit” bir ilim adamının var olduğuna da artık kimse inanmıyor. İlmi raporlar dahi, “Ben sizin babanızım; ben ne dersem o olur” mantığı ile yürütülüyor. Halktan da “Öl de Baba, ölelim eyvallah! Gül de Baba, gülelim eyvallah! Sev de Baba, sevelim Eyvallah!” tavrı bekleniyor.

Halkın tek beklentisi, onurlu bir hayat yaşamak. Yoksa neden ailece intihar etsin insanlar! Halk sizden “çılgın projeler” istemiyor, şefkatli bir babalık bekliyor, “dediğim dedik, çaldığım düdük” bir yönetim istemiyor. Layık olduğu insani hayat kalitesini istiyor. Bu da demokratik kapitalist sistemle elbette olmaz. Çünkü İnsan olmanın onurunun yaşanabileceği tek sistem, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın sonsuz merhametiyle, insanoğluna ihsanda bulunduğu İslâm nizamı ve bu nizamın yönetim biçimi olan, Râşidî Hilâfet Devleti’dir.

 


[1] Bu arada bu proje de, Yap-İşlet-Devret modeliyle yapılıp devletin kasasından para çıkmayacakmış. Yap-İşlet-Devret modelinin sadece sağlık sektörü ile ilgili, halkın sırtından oluşturulan bütçeye, oluşturduğu yükü görmek için bir önceki yazıma göz atmanızı tavsiye ederim: Şehir Hast-AVM’leri

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız