loader

Lübnan Patlaması Ve Ahh Şu Senaryolar!

LÜBNAN PATLAMASI VE AHH ŞU SENARYOLAR!

İslam ile hükmedilen, dünyanın 23 milyon kilometre karesini kaplayan Dar’ul İslam yani İslam Diyarı, medeniyetin merkeziydi. Ancak İslam’ın dili olan Arapça’nın ihmali ve bundan dolayı İslam’ın teşri/hükm  kaynaklarını anlamada başgösteren zaafiyet, İslami düşünceden uzaklaşmayı ve fikri donukluğu beraberinde getirmiş, sonrasında batının halkları ayrıştırıcı fitnesi milliyetçilik ve vatancılık fikirlerine, misyonerlik faaliyetlerine maruz kalmış, daha sonra da batının necis fikirlerine hayran olup, kendi siyasi ikballeri ve beklentileri için Batı’nın gönüllü ajanlığını üstlenen devşirilmiş hainler eliyle 1924 yılında Hilafet hayatımızdan koparıldığından beri, başta İslami ümmet olmak üzere, insanlık çok büyük acılar yaşadı, yaşamaya da devam ediyor. Batı kaynaklı fikirlerle zehirlenmiş, beceriksiz, besleme ajan yöneticiler eliyle İslam coğrafyası sürekli kan ve gözyaşı döküyor. Yönetim bu beslemelere terkedildiği sürece de, yaşanan felaketler ve acılar dinmeyecektir.

Bu felaketlerden bir yenisini daha 4 Ağustos günü Beyrut limanında patlayıcı maddelerin bulunduğu 12 numaralı depoda çıkan yangın ve ardından tüm Beyrut'u sarsan, hatta karşı kıyısı Kıbrıs’tan bile bir deprem gibi hissedilen, 125 km ötesindeki binaların dahi camlarının kırıldığı, 200’e varan ölüm, 6000 dolayında yaralanma ve onlarca insanın da kaybolmasına yol açan asla unutulamayacak bir patlama ile yaşadık.

Bu olayın da aslında nasıl geliştiğini bu yönetimler hüküm sürdükçe öğrenemeyeceğiz. Ülkemizde de yöneticilerden sık sık işittiğimiz gibi  “Olayın meydana gelmesine sebep olan sorumlular soruşturma sonucu tespit edilip, hak ettileri cezaya çarptırılacaklardır.” denilerek birkaç kişi günah keçisi ilan edilip, olayın üstü örtülecektir. Buna uygun tutarlılığına özen gösterilen senaryolar da gündeme gelecektir. İpteki cambaza baktırılan senaryoların en bilinir olanı şöyledir: Yaklaşık 2 bin 750 ton amonyum nitrat Mozambik'e götürülmek üzere Moldova bandıralı bir gemiyle Gürcistan'ın Batum limanından yola çıktı. İstanbul ve Çanakkale boğazlarından da geçen Rhosus gemisi, İstanbul Boğazı'ndan 2 Temmuz 2013 saat 8:18'de geçtiği senaryonun detaylarından birisi sadece. Peki, gemi Süveyş Kanalı üzerinden Afrika ülkesi Mozambik'e giderken neden Beyrut limanında durdu? Tabi buna da cevap var; birinci iddiaya göre, gemi Süveyş Kanalı açıklarında arızalandı. Bu nedenle Beyrut limanına çekildi. İkinci iddiaya göre ise geminin Rus sahibinin yakıt borcu bulunuyordu ve Süveyş Kanalı'ndan geçecek parayı ödeyemedi. Bu nedenle patlayıcı yüklü gemi, Beyrut limanına çekildi. Gemi ve kargosu bir daha Beyrut limanından ayrılamadı. Tabi rivayeti süsleyecek daha nice argüman üretilecek, sonuçta olayın sorumluluğu birkaç kişinin sırtına yükelenecektir.

Aynı şekilde yangın ve ardından gerçekleşen patlamanın nasıl gerçekleşmiş olabileceğine dair de birtakım senaryolar mevcut, bunlardan biri de Netanyahu’nun 2018 yılı BM genel kurulu’nda elinde bir haritayla yayınlanan bir fotoğraf eşliğinde sıcağı sıcağına üretilen senaryoya göre -ki buna bir de patlama anını gösteren videolarda tespit edildiği iddia edilen füze görüntüsü eklenip süslenmişti- Yahudi Varlığı “İsrail”, İran partisi  Hizbullah’ın silahlarının bulunduğu depolara saldırıda bulunmuştu. Buna dair Trump’tan ard arda ve çelişkili iki açıklama geldi. Bunlardan ilki olayın sıcaklığıyla "bu korkunç bir saldırı" açıklaması iken, kendi mıntıkası saydığı Lübnan’a böyle bir saldırı yapılmış olması ilk başta, ABD’nin karizmasını? çizeceği anlaşılmış olacak ki; bir gün sonra Trump bu açıklamasını geri çekerek, şöyle dedi: "(Lübnanlılar) Bunun daha ne olduğunu bilmiyorlar, kimse bilmiyor. Şu anda incelemeler sürüyor. Olayda bazı bomba parçaları gibi şeyler etrafa saçılmış, bu belki bir kazaydı belki de bir saldırıydı. Şu anda kimsenin bir şey söyleyebileceğini sanmam. Konuya bakıyoruz. Bazıları bunun saldırı olduğunu düşünüyor, bazıları düşünmüyor.

Öte yandan İran Partisi Hizbullah’ın da bu olayı bir saldırı olarak nitelemesi beklenemez. Bu olayı bir saldırı olarak kabul etmesi demek, kendine ait silah depolarının varlığını kabul etmek demektir ki bu, 18 Ekim 2019’da patlak veren Lübnan halk gösterilerinde iyice gün yüzüne çıkan Hizbullah’a karşı duyulan nefret de varken, Hizbullah'ın silahsızlandırılması konusunun bu patlama ile ciddi bir şekilde yeniden gündeme gelmesi anlamı taşır. Her ne kadar ABD ve Yahudi Varlığı “İsrail”, Hizbullah’ı terör listelerinde gösterse de, Hizbullah’ı askeri anlamda Lübnan ordusunun yedek lastiği yapan ABD’dir.

Yahudi varlığı ile ilişkilerine baktığımızda ise; Hizbullah, 1978’de kurulan BMGK(Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi)’ne bağlı görev gücü UNIFIL’in varlığı ile “israil”le “kardeş-kardeş” yaşıyor ve işgal altındaki Şeba Çiftlikleri vesilesiyle de elindeki silahların varlığına yasal bir gerekçe olarak sunuyor. Suriye’deki müslümanlara her türlü katliamı gerçekleştiren Hizbullah, Yahudi Varlığı’na aralarındaki kurusıkı hırlaşmadan öte geçmeyen “it dalaşı”ndan öte tek bir kurşun atmamıştır. Dolayısıyla Esed rejiminin ayakta kalması konusunda da tam bir görüş birliği içindedirler. Yahudi Varlığı “İsrail” de Beyrut’taki patlama ile bir ilişkilerinin olmadığını açıkladı. Peki Yahudi Varlığı yaptığı halde inkar edemez mi diye bir soru gelebilir? Doğrudur, yapabilir ve böyle bir sabotaj yapma imkanı da vardır. Ancak unutmamamız gereken bir husus var ki; Lübnan halihazırda ABD’nin tahakkümünde olan tâbi ülkelerdendir. ABD’nin yeşil ışık yakmadığı hiçbir operasyon gerçekleşemez. Yahudi Varlığı da “Yüzyılın Antlaşması” adı altında kendisine her türlü “meşruiyet zemini” dayatmaya kalkan ABD gibi küresel hegemonik bir desteği asla kaybetmek istemez. Bu nedenle ABD’nin bölge planına aykırı hareket edemez.

O halde Lübnan’da devlet adamı rolü yapan Hizbullah dahil tüm besleme ajan yöneticiler için, geriye iki şey kalıyor. Birincisi; bu patlamayı bir an önce, kaza deyip, ihmal deyip bir sonuca bağlayarak, sokağın öfkesini dindirmek ki; Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn uluslararası soruşturma yapılması çağrısına verdiği tepkiden epey acelelerinin olduğunu anlıyoruz. Mişel Avn şöyle diyor: “Uluslar arası soruşturma zaman kaybıdır.” İkincisi: Bu patlamayı fırsata çevirmek. Böylece patlama sonucu oluşan ve birbiri üzerine düğümlenerek başta ekonomik çöküntü olmak üzere, biriken krizleri “çözüme?” kavuşturmak üzere efendileri ABD’ye ilişmeden kaynak temini elde etmek. Buraya kadar Lübnan patlaması ve üretilen senaryoların siyasi tahlil yaparken aslında ülke gerçeklerinden kopardığı gibi, yöneticilerin sorumluluklarından da kolayca sıyrılmalarını sağladığını dile getirmeye çalıştık. Bir sonraki yazımızda Lübnan’ı bundan sonraki süreçte neler beklediği üzerinde duracağız inşaallah.

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız