loader

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Yasa Aileyi Koruyor mu, Yoksa Dağıtıyor mu?

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُۜ وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّۚ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَب۪يلاًۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِياًّ كَب۪يراً

“Erkekler, kadın üzerine idareci ve hâkimdirler. Çünkü Allah birini (cihat, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkâr olanlar ve Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır. Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince: Önce kendilerine öğüt verin, yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse dövün. Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bir bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür.”[Nisa Suresi 34, Elmalı Hamdi Yazır Meali]

Bu ayetten de anlaşılacağı üzere bizi yoktan var eden ve bizi bizden iyi bilen Allah Subhanehu ve Teâlâ kadın ve erkek cinsini değişik yönlerden farklı yaratmıştır. Bu farklılık fıtri bir farklılık olup değiştirilmesi insan gücünün üzerindedir.

Batı ortaçağında kadın, yerleşik Kilise öğretilerine göre Hz. Âdem’e ilk günahı işleten, varlığı uğursuzluk getiren, şeytanın yardımcısı ve ajanı olarak görülmüştür. Hatta Kilise babaları tarafından kadınların insan olup olmadıkları dahi uzun süre tartışılmıştır. Dolayısıyla kadınlar Batı toplumunda yüzyıllar boyunca aşağılanmıştır. Ancak Rönesans ve Reform dönemleriyle birlikte gerek bilim ve teknikteki gelişmeler gerekse de daha önce kadını yadsıyan din anlayışındaki sapkın düşüncelerin kırılmasıyla birlikte kadın algısı da değişmeye başlamıştır. Ancak bu süreçlerle birlikte kadın algısı ifrat boyutundan tefrit boyutuna doğru bir değişim göstermiştir. Bu değişim kendisini önce sanat alanında özellikle de resim ve heykelde göstermeye başlamıştır. Kadınların, özellikle bedenleri resim ve heykel sanatının belirleyici bir figürü hâline gelmiştir. Kadını sosyal yaşamdan dışlayan Ortaçağ Batı düşüncesi bu sefer de kadının dişiliğini sosyal yaşamın içine katarak onu cinsel bir obje olarak konumlandırmıştır. Sanayi Devrimi ile birlikte kadın bu konumuna ilave olarak kamusal yaşamın merkezi olarak görülen iş yaşamına da dâhil edilmiştir.

Avrupa’da Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan işgücü ihtiyacını karşılamak için ilk defa fabrikalarda çalışmaya başlayan kadınlar, endüstriyel üretime sunduğu ucuz işgücü ile Batı kapitalizminin gelişmesine katkı sağlarken aynı zamanda fıtri özelliklerinden de yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştır. Avrupa’nın gelişmesine hizmet eden kapitalizmin yayılarak küreselleşmesi sonucu Batı dışı ülkelerde de kadınlar iş hayatına katılmaya başlamışlardır. Böylece kadın, geleneksel ama aynı zamanda da fıtri olan; annelik, çocuk yetiştirme, aile içindeki duygusal sıcaklık ve bağlılığın önemli bir aktörü olmak gibi asli görevlerinden de uzaklaştırılmıştır.

Kadınları; “özgürlük”, “ekonomik bağımsızlık”, “ataerkil baskıdan kurtarmak” gibi vaatlerle iş yaşamı başta olmak üzere kamusal yaşamın tüm alanlarına davet eden kapitalizm aslında, ataerkilliğin en güçlü olduğu bir toplum düzenidir. Kapitalist gelişmişlikle ataerkilliğin gücü arasında doğru bir orantı vardır. Çünkü kapitalist toplumda “erkeklik” güç ve para ile ölçülebilen bir olgudur. Güç istenci olan erkek daha güçlü olmak için kadını bütün yönleriyle sömürebilir ve bu kapitalist toplumda kadına verilen “değer” ve “özgürlük” olarak manipüle edilir. “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” söylemi kadının hem ikinci sınıf bir cins olduğunu hem de başarının erkeğe mahsus bir erdem olduğunun ifadesidir. Velhasıl “dünya kadınlar günü”, “sevgililer günü” gibi uyduruk günler bu sömürüye karşı kadınların “gazını alma” ve onlara verilen bir “rüşvettir”. Diğer taraftan özgürlük, nesnel gerçekliği “şüpheli” bir kavramdır. Çünkü “özgürlük nedir?” sorusuna verilecek cevap tek başına özgürlüğü açıklayamaz. “Neye göre” ve “neye karşı” soruları ile içinin deşilmesi gerekir. Deşildikçe farklı özgürlük tanımları ortaya çıkar. Bu da özgürlük kavramını muğlak hâle getirir. Geçen günlerde halk otobüsünde karşı cinsle öpüşen bir erkeğin gördüğü tepki üzerine “Türkiye’de insanlar öpüşemez mi? Sana ne!” diye vermiş olduğu cevap göstermektedir ki, modern toplumda özgürlük, değerlerin değersizleşmesi ve anlamsızlaşması olarak bilinen nihilizmden türetilen “her şey yapılabilir”in eylem ilkesi hâline gelmesi olarak anlaşılmaktadır. Ahlaki anlamda “her şey yapılabilir”in eylem ilkesi hâline geldiği bir toplumda ise ne kadın, ne aile ne de bir bütün olarak toplum güven içinde olamaz.

Tarihçesini yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım Batı’daki kadın anlayışı maalesef bizde de modernleşme, çağdaşlaşma, tabuları ve gelenekleri yıkma adına benimsetilmeye çalışılmaktadır. Her iki cinsin fıtri özellikleri bilinçli bir şekilde görmezden gelinerek ifsat edilmeye çalışılmaktadır. Gerek feminist hareketler, gerekse de cinsel sapkınlığı normalleştirmeye çalışan LGBTİ gibi örgütlenmeler bu amaca hizmet eden sivil toplum kuruluşları olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik devlet, erkeklerin fıtri özelliklerinden eşit pay alma mücadelesi veren feministlerin ve cinsel kimliklerine resmiyet ve meşruiyet talep eden LGBTİ’lerin örgütlenmelerine izin veriyor. Hatta bu kuruluşların ahlak dışı -kendilerince “tabu yıkıcı”- figür ve içeriklere sahip pankartlarına bile müsaade ediyor. Ancak aynı devlet, Müslümanlara kamusal yaşamda “devlet ilahiyatı” ile oluşturduğu/uydurduğu kimliği tek İslâmi kimlik olarak dayatarak Kur’an’a dayalı sahih İslâmi kimliğe özgürlük talep eden İslâmi örgütlenmeleri ise “terör örgütü” (DEAŞ, El-Kaide vs.) olarak yaftalayıp cezaevlerini dolduruyor. İşin daha trajik tarafı ise devleti idare eden partiye 18 yıldır feministler ve LGBTİ’ler değil, Müslümanlar oy veriyor. Dolayısıyla devletin toplumun farklı kesimlerinin farklı talepleri konusunda çifte standartlı bir politika izlediği görülmektedir. “Özgürlük” ve “bireysel tercih” adı altında cinsel kimlik taleplerine olan devlet “duyarlılığının” İslâmi kimlik taleplerine ise duyarsız kalması hatta bu talepleri “terörle mücadele” konsepti içinde baskılaması bahsettiğim çifte standardın en görünür örneğidir.

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Yasası” gibi Batı’dan ithal edilen ve toplumsal yapımız ile uyuşmayan yasaların kaldırılması için farklı kesimlerden gelen tepkilere rağmen bu konuda herhangi bir adımın atılmaması toplumun tüm kesimlerini ciddi bir şekilde endişelendirmektedir. Diğer taraftan Avrupa Birliğiyle uyum yasaları çerçevesinde toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik resmî ve sivil propaganda ve çalışmalar ile cinsiyet ve aile algısının değişimine hizmet etmede yaygın bir araç olan televizyon dizilerinin toplumda oluşturduğu tahribatı medyaya yansıyan haberlerde görmek mümkündür. Kadına yönelik şiddet ve cinayet vakaları, boşanma ve evden uzaklaştırma sayılarındaki muazzam artışın temelinde bu düzenlemelerin olduğu artık bilinen bir gerçektir. Bilinen bir gerçek daha var ki, o da söz konusu yasaların toplumun aile değerlerini hiçe sayıyor oluşudur.

Adalet Bakanlığından yapılan açıklamaya göre sadece 2019 yılı içerisinde 553 bin 463 erkek tedbir kararıyla evinden atılmıştır. Bu istatistiğin bana göre anlamı şudur: 553.463 aile “direksiz” kalmıştır. Evden uzaklaştırılan her erkeğin 3 çocuğu var ise eşi ile birlikte bu sayı 5 eder. 5’i 553.463 ile çarptığımızda 2.767.315 (iki milyon yediyüz altmış yedibin üçyüz onbeş) kişi 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Yasası”nın mağduru haline gelmiştir. Evden uzaklaştırma rakamların korkutucu boyutta olmasının en büyük sebeplerinden biri ise “şiddet” kavramının İstanbul Sözleşmesinde geniş kapsamlı olarak ele alınıp sınırları belli olmayan muğlak bir içeriğe sahip olması ve kadının beyanının delilsiz ve mesnetsiz bir şekilde “asıl” kabul edilmesidir.

Aile toplumun temelidir. Bu yasa; insanların ilk sosyalleşme mekânı olan, kişiliğin oluşmaya başladığı, toplumsal ahlak, değer, gelenek ve normların içselleştirildiği “aile” denilen toplumsal kozmik odanın içine yerleştirilmiş ve ne zaman patlayacağı belli olmayan bir bombadır. Bu bomba 2019 yılı verilerine göre büyük bir şehrin nüfusu büyüklüğündeki 2.767.315 kişiyi doğrudan (evli çiftlerin ailelerini saymıyorum bile) etkilemiş olup, 553.463 ailenin deyim yerindeyse “ocağına incir ağacı dikmiştir”! Bu ailelerin büyük bir kısmının tekrar bir araya gelme imkânı manen zorlaştığı için boşanma yoluyla dağılmış olması da kuvvetle muhtemeldir. Çünkü evden uzaklaştırma kararıyla devletin sıcak yuvanın içerisine soğuk elini sokması evli çiftleri birbirlerinden duygusal ve ruhsal olarak ayırmakta ve aralarında husumete neden olmaktadır. Bu anlamda 6284 sayılı yasayı “parça tesirli toplumsal bir kitle imha silahı” olarak görmemiz kanaatimce yanlış olmaz.

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız