loader

Hizb-ut Tahrir Yargılamaları Üzerinden Adalet Sistemine Bakış

 

Türkiye’deki adalet sistemini, “adalet” kavramının kurumsal yapısı itibari ile doğal bir ilişki içerisinde olduğu iktidar ile olan ilişkisi ve resmî ideolojisi olan Kemalizm ile olan ilişkisi üzerinden inceleyebileceğimizi düşünüyorum.

Genel olarak ifade etmek gerekirse; Cumhuriyet’in kurulmasından bugüne kadar bağımsızlığı ve tarafsızlığı, iktidar ve devlete egemen kurumsallaşmış Kemalist zihniyet ile olan dengesiz ilişkisinden dolayı sorgulanan hukuk sistemi, Cumhuriyet’in kurulduğu ilk yıllarda İstiklal Mahkemeleri’yle yeni rejime muhalif tüm kesimleri özellikle de Müslümanları ve sair İslâmi yapıları hedef tahtasına oturtarak kendini adaletten yana değil de güncel politik hedeflerin maşası konumuna indirgeyerek savrulmuş, olması gerektiği yerde, hak olanın yanında duramamıştır. Tarihçi ve akademisyen olan, Türkiye siyasi tarihi alanında çalışmaları bulunan, doktora ve doçentlik tezlerinde “İstiklâl Mahkemeleri”ni konu edinen Ergün Aybars, “İstiklâl Mahkemeleri”, isimli çalışmasında bu mahkemelerin Türk Devriminin bir parçası olduklarını ve bu devrimi gerçekleştirmek için çalıştıklarının unutulmaması gerektiğini yazarak, az önce ifade etmeye çalıştığım noktayı açık bir şekilde ortaya koymuştur. Adalet sistemi güncel politik hedeflerin maşası konumuna getirilmiştir.

İstiklal Mahkemeleri’nde doğan ve hukuk sistemine egemen olan anlayış, 2002 yılına kadar çeşitli formlarda varlığını devam ettirmiş, devletin Kemalist yapısını koruma anlayışı ile hukuk çiğnenmiş ve düşmanlaştırılan tüm kesimler, özellikle de Müslümanlar haksız yere hukuk dışı yargılamalar marifetiyle mağdur edilmişlerdir.

Peki, 2002 yılında sonra nasıl bir süreç ortaya çıktı? İncelemeye devam edelim. O yıllara kadar Türkiye toplumunun yoksunluğunu çektiği “adalet” duygusu aynı isimle maruf siyasal örgütlenmenin iktidara gelmesiyle beklentilerin farklılaştığı bir sürecin başlangıcı oldu. Fakat süreç, beklentiler üzerinden ilerlemedi. Hukuk sistemi el değiştiriyordu, sadece. 17-25 Aralık (2013) sürecinde Paralel Devlet Yapılanması, 15 Temmuz (2016) darbe girişiminde ise “FETÖ” olarak karşımıza çıkan bu yapının “düşman ceza hukuku” anlayışıyla kendisine muhalif gördüğü tüm yapı ve hareketleri uydurma delil ve vasıflandırmalarla cezaevlerine gönderdiği bir anlayışın hâkim olduğu bir dönemi yaşadık. Türkiye hukuk sistemi daha önce nasıl ki Kemalistlerin ideolojik hukuk prensiplerine göre yürütüldüyse o dönemde yaşananlar da benzer bir anlayışla devam etti.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra ise 2 yıl boyunca devam eden olağanüstü hâl süresince de benzer bir Hukuk - İktidar ilişkisini ve yansımalarını gördük. Kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile hukuksuzluklara yasal kılıf geçirilerek yapılan birçok uygulama Türkiye’deki hukuk sisteminin kendisini iktidarın altında konumlandırdığını bir kez daha göstermiş oldu. Türkiye’de 16 Nisan 2017 referandumuyla kabul edilen ve 9 Temmuz 2018 tarihi itibarıyla uygulamaya geçen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi döneminde de Hukuk - İktidar ilişki açısından farklı bir tabloyu anlatmak mümkün görünmemektedir.

Tüm bu değerlendirmelerden sonra Hizb-ut Tahrir yargılamalarının seyri hakkında kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. Bunu ifade etmeden önce şunu belirtmek gerekir ki, Hizb-ut Tahrir, çalışma yaptığı diğer tüm İslâmi beldelerde olduğu gibi Türkiye’deki çalışmasında da amacını İslâmi hayatın yeniden başlatılması için Râşidî Hilâfet Devleti’nin ikame edilmesi olarak belirlemiş, bu amacı gerçekleştirme metodunu ise fikrî ve siyasi çalışma yapan siyasi bir parti olarak sınırlandırmıştır. Bu durum, birinci derece mahkemeleri ile birlikte yüksek mahkeme kayıtlarına da bu şekilde geçmiştir. Bunu ifade ettikten sonra Türkiye’deki Hizb-ut Tahrir yargılamalarının seyrini anlatmaya geçebiliriz.

Hem Kemalist yargının ve “FETÖ” yargısının hâkim olduğu dönemlerde hem de yaşadığımız son dönemde hukuk dışı uygulamalar karşısındaki mağduriyeti ile anılan Hizb-ut Tahrir’in yargılamaları, 1967 yılına kadar uzanmaktadır.

1967 yılından 1980’li yıllara kadar Hizbu’t Tahrir’in ulaşmak istediği İslâm ideolojisinde milliyetçilik ve vatan bağlarına yer verilmediği, kurulması öngörülen İslâm devleti nizamında Türk Milliyetçiliği, Türk Kültürü ve lisanı ile Türk Devletinin hükümranlığını yok edici fikri saklı bulunduğu ve bu kabil cereyanların toplumda gelişme istidadı göstermeye başladığı göz önünde bulundurulmuştur. gerekçesi ile verilen cezalar 1980 darbesinden sonra Hizb-ut Tahrir mensuplarının laikliğe aykırı düşünce ve fikirleri olduğu gerekçesiyle verilmeye başlanmıştır. Yapılan kanun değişikliklerinden sonra ise 2003 yılına kadar Hizb-ut Tahrir üyeleri, Silahsız terör örgütüne üye ve yönetici olmak suçlamasıyla yargılandılar, nasıl bir hukuki karşılığı olduğunu çözülemeyen “manevi cebir” ile suçlanıp cezalandırıldılar. 2006 yılından sonra yapılan yasal değişikliklerde silahsız terör örgütü olmaz denilerek yapılan yeni “terör” tanımında “cebir ve şiddet” ön şart olarak kabul edildi. Fakat bu husus özellikle vurgulanmasına rağmen Hizb-ut Tahrir yargılamalarında değişen sadece verilen cezaların oranı olmuştu. Hukuk bir türlü bu yargılamalara uğramıyordu. Bugün gelinen son durumda ise, Anayasa Mahkemesi’nin Hizb-ut Tahrir üyeleri lehine vermiş olduğu “Hizb-ut Tahrir’in ‘terör örgütü’ olduğuna dair mahkemelerce yapılan yargılamalarda gerekli ve yeterli delillendirme yapılmamıştır, dolayısıyla sanıklar hakkında hak ihlali söz konusudur” şeklinde özetlenebilecek kararı bile, Türkiye’deki hukuk sistemi içerisinde bir türlü olması gerektiği gibi yasal süreçlerin işlemesi için yeterli görülmüyordu.

Çünkü Türkiye’deki hukuk anlayışı, siyasal yapı içerisinde belli odakların vesayet aracı olmaktan kurtulamamıştır!

Hülasa, makalemin sonunda sormak istediğim soru şudur:

Hukukun üstünlüğü mü, üstünlerin hukuku mu, rejimin bekası mı? Hukuk sistemi bunlardan hangisini tercih edecek?

____

#YargıZulmüneDurDe

#AYMYargınınSüsümü

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız