loader

Hilâfet Şer’î Hükümlerdendir; Tarihsel ve Sembolik Bir Kurum Değildir! - III

Sembolik-Ruhani-Taşeron-Şeklî Sahte Hilâfet Modelleri, Tagutî Devletlerin Şeytani Projesidir!” başlıklı makalemizde[1] de ayrıntılı olarak izah edildiği gibi; çağdaş tağutlar; zulüm, sömürü ve ifsat düzenleri önünde gerçek engelin Hilâfet Devleti olduğunu görmelerinden dolayı, Hilâfet’i yıkmak ve gerçek anlamda tekrar gelmesini önlemek için çeşitli gayret ve tedbirlere başvurmuşlardır ve başvurmaktadırlar. İşte bu bağlamda, Hilâfet’in yıkılması ve ortadan kaldırılması maksadı ile 19. Yüzyıl’ın sonlarına doğru yoğun bir şekilde Hilâfet hakkında çeşitli makale, kitap, neşriyat yayınladıkları gibi bugünlerde de yani 20. Yüzyıl’ın sonlarında ve 21. Yüzyıl’ın başlarında da yine “Hilâfet” mefhumunu saptırmak maksatlı birçok kitap ve neşriyatın yayınlanmakta olduğuna şahit olmaktayız.

Hilâfet’in hakikatini şer’î naslara dayanarak anlatıp ümmeti bilinçlendiren, aydınlatan neşriyatı elbette ki takdirle tasvip ederiz. Ancak Hilâfet’in mefhumunu saptırmaya yönelik neşriyatın tehlikesine de Müslümanların dikkatlerini çekmek isteriz. Bunu, inancımızın bir gereği görüp imkânlarımız nispetinde bu çalışmayı ortaya koyduk. Maksadımız, Müslümanların gündemine girmekte olan Hilâfet tartışmalarında bu hususa dikkatleri çekmektir.

Yukarıda anlatılanlardan[2] görüldüğü gibi İslâm âlemine pompalanan bu sembolik-ruhanî-taşeron-şeklî Hilâfet modeli fikri aslında yeni bir fikir değildir. Aşağıda vereceğimiz kısa tarihçesinden de görüleceği üzere bu fikir, ancak nüans farkı ile ta 1880’li yıllardan beri Müslümanların kafalarına ve hayatlarına sömürgeci kâfirlerin güdümünde taşınagelmiştir.

İngiliz Patentli Sembolik-Ruhani Hilâfet Fikrinin Kısa Tarihçesi

Aslında Müslümanlar arasında şu günlerde yaygınlaştırılmaya çalışılan “sembolik-ruhanî–taşeron-şekli hilâfet müessesesi” fikri yeni bir şey değil. Daha 1880’li yıllardan beri var olan bir fikirdir. Bu fikir, emperyalist kâfirlerin, Hilâfet’i yıkmak için ortaya attıkları fikirlerden birisidir. Böylelikle “Hilâfet” kavramının hakikatini saptırmak istemişler ve onun için yoğun bir çalışmaya girmişlerdir.

Nitekim böylesi bir fikir, ilk önce bir İngiliz diplomatı ve istihbarat elemanı olan Wilfrid Scawen Blunt (1840-1922) tarafından bir makalede 1881 yılında ortaya atılmıştır. Sonra bu doğrultudaki makaleleri “The Future of Islam/İslâm’ın Geleceği” isimli bir kitapta toplanmıştır.[3] Daha sonra bu W.S. Blunt, o sembolik-ruhanî Hilâfet fikrini İslâm âleminde propaganda etmesi için bir Arap olan yazar Abdurrahman el-Kevâkibi (1849-1902) ile temasa geçmiştir. El-Kevâkibi, sembolik-ruhanî Hilâfet fikrini “Ummu’l-Qurâ” isimli 1899 yılında yazılmış bir kitabında açıklamıştır. Kitabındaki açıklamaya göre;

“İslâm dünyasının ve Arapların tekrar derlenip toplanmaları, Mekke’de Kureyş asıllı bir halifenin belirlenmesi ile olur. Bu yeni düzenlemeye göre, siyaset ve ruhanî otorite ayrı olmalıdır. Ve halife, sadece ruhanî otoriteye sahip olmalıdır. Halife, sultan ve emirlerin siyasî işlerine karışmamalı. O, sultan ve emirlerin Şeriat’a uygun işlerini onaylamalı. Hutbelerde onun ismi sultan ve emirlerin isimlerinden önce okunmalı. Fakat onun ismi, paralara basılmamalı. Halife, özel bir şûra tarafından denetlenmeli ve her üç yılda bir seçilmeli.”[4]

Sömürgeci devletler özellikle İngiltere; aslen Yahudi olan Türk politikacı Mithad Paşa ile temasa geçip onu, 2. Abdulhamid zamanındaki anayasayı değiştirerek halifeyi, siyasî yetkilerden soyutlayıp sadece ruhanî ve sembolik bir lider olarak kalmasını sağlamak için çalışmaya teşvik etmişlerdir.[5]

Ayrıca sömürgeci devletler, 19. Yüzyıl’ın sonunda Avrupa’da ve İslâm âleminde “Hilâfet’i” karalamak ya da manasını saptırmak maksadı ile birçok dergi ve gazetenin çıkartılması, kitapların yazılıp yayınlanmasını finans ve teşvik etmişlerdir.[6]

Yukarıda ismi geçen Wilfrid Blunt, Cemaleddin Afganî ile temasa geçip resmen İngiliz Dışişleri Bakanlığında, “sembolik Hilâfet” ve “Arap Hilâfet’i” fikrinin yayılmasına yönelik planlar yapmışlardır. Nitekim 2. Abdülhamid de hatıratında bundan bahsetmiştir.[7]

Bu fikri, Cemaleddin Afganî’nin “İslâm Birliği” tarifinde de görmek mümkündür:

“İslâm halklarının oluşturacağı set, doğudan batıdan gelecek sömürgeci akımlarını durdurmaya yeterli olacaktır. Fakat kimse benim bu sözlerimden bu ülkelerin hepsinin başında bir sultan olsun neticesi çıkarmasın. Bu muhaldir/imkânsızdır. Benim içtenlikle istediğim, bu ülkeleri birleştiren tek otoritenin Kur’an ve onların din birliği olmasıdır. Her ülke için bir yönetim olur. Fakat bu yönetim, din birliğinden dolayı diğer ülkedeki yönetimle dayanışma bilinci içinde olur.”[8]

Hilâfet’in 3 Mart 1924’de ilga edilmesinden hemen sonra, Cemaleddin Afgani’nin talebesi Muhammed Abduh’un talebesi Reşid Rıza yayınladığı “el-Menâr” isimli dergide, o sembolik Hilâfet manasındaki “Hilâfet Komitesi” fikrini işlemiştir.[9]

Bu minvalde yazılmış kitap ve makale örneklerine yukarıda atıfta bulunduğumuz sembolik-ruhani Hilâfet’e dair makalemizde değinerek, o sembolik-ruhanî-taşeron-şeklî Hilâfet fikrinin tarihçesine kısa bir bakış yaptık. Bakınca görülmektedir ki bu fikirlerin hepsi de kim söylerse söylesin, hep aynı fikrin kopyalarıdır. O da yukarıda zikredilen İngiliz ajanı ve diplomatı W. Blunt’ın 1880’lerde ortaya atmış olduğu fikirdir. Günümüzde ABD de bu fikri benimsemiş görünmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de bir “Seküler Hilâfet” projesinin olduğu anlaşılmaktadır. Ancak her tağuti devlet bunu kendi çıkarı doğrultusunda kullanmak istemektedir. Bu zehirli fikir, bir virüs olarak Müslümanların birçok evlâdının zihnine ve hayatına girmiş ve günümüze kadar ne yazık ki yine Müslümanların evlatları tarafından bilerek ya da bilmeyerek taşınmıştır. Bugün ise bu virüs, bizzat Müslümanların evlatları tarafından savunulur olmuş durumdadır! Bu acı gerçeği esefle müşahede etmekteyiz…

Buradan görüldüğü gibi, Hilâfet’te ifadesini bulan gerçek siyasî İslâm birliği manası, sadece ruhanî-dinî birlik olarak sembolik bir şekle sokulup saptırılmıştır. Müslümanların başında ayrı ayrı yönetimlerin yani devletlerin olması, onların ayrı ayrı siyasî varlıklara parçalanması demektir. Artık onların şeklî bir birlikteliklerinin hiç anlamı yoktur. Cemaleddin Afganî-Muhammed Abduh-Reşid Rıza zinciri ile günümüze kadar gelen bu ekolün tüm yazarlarının ve âlimlerinin bu hastalığın müptelası olduklarını görüyoruz. Tabii ki onlardan beslenen Müslümanlar da hâlen bu hastalığın etkisi altındadırlar. Bu hasta fikir, günümüzde; “İslâm Devletleri Konferansı”, “İslâm Birleşmiş Milletleri”, “İslâm Ortak Pazarı”, “İslâm Federe Devleti”, “Hilâfet Heyeti”, “Hilâfet Şûrası”, “Seküler Hilâfet”, “Demokratik Hilâfet” gibi terimlerle ifade edilmektedir. Bütün bu terimlerde taşınan mana şudur:

 “Efendim, her Müslüman ülkede bir İslâm Devleti ya da hükümeti kurulur. Sonra bu devlet ve hükümetle bir federal devlet olarak birleşilir ve bu federe devletin başına bir şura meclisi getirilir. Bu şura meclisinin başında sembolik bir lider olarak bir halife olur. Böylece İslâm Birliği sağlanmış olur.”

Evet, bu veya buna yakın ifadeli, manalı sözler hep bizden olmayanların yani biz Müslümanların “açık düşmanları” olan tağutların, kâfirlerin planlarının ürünleridir. Bununla güdülen maksat ise; Müslümanlar, bu zehirli fikirlerle beslenip etkilensinler de Allah’ın dini İslâm’ı ikame edecek olan Hilâfet’i kurarak gerçekten birleşme yoluna girmiş olmasınlar.

Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem hayattayken sahte risalet iddiası ile sahte rasullerin çıkması gibi, samimi savunucuları var olsa da günümüzde de sahte Hilâfet ve sahte halifeler çıkabilir ve çıkmaktadır…

Onun için tüm Müslümanlar olarak, düşmanlarımız olan tağutların, onların aveneleri kâfirlerin ve zavallı kuklalarının tuzağına, hilelerine düşmememiz için uyanık olmak zorundayız. Uyanık olmamız için de Hilâfet’in mana ve muhtevasını berrak bir şekilde anlamalıyız ve bunu genel bir temenni ve sloganlaştırma düzeyinde popülist yaklaşımla olmamak kaydıyla anlatmalıyız. Buna bugün daha çok muhtacız. Aksi hâlde düşmanımızın planlarının parçası olma durumuna düşeriz de özlemlerimiz boşa çıkar. Hak diye bir başka batıla düşeriz de hüsrana uğrayanlardan oluruz, Allah korusun!

Bu noktada, ümmeti fikren ve siyasi yönden uyandırıp kalkındırma çalışmasının, bu çalışma esnasında ümmete gerçek “Hilâfet Sistemini” öğretme gayretinin önemi açığa çıktığı gibi, “daha devlet ortada yokken devletle ilgili hüküm ve fikirleri öğrenme ve öğretmenin ne anlamı var?” diye düşünenlerin hataları da açığa çıkmaktadır.

Hilâfet’in hakikatini bilmeyenler, onu ne kurabilirler ne de koruyabilirler, üstelik şeytan ve onun avenelerinin tuzaklarına düşmeye mahkum ve taşeron olurlar!

Hilafet’in Hakikati

HİLAFET: İslâm Şeriatı’nın hükümlerinin hâkim kılınması ve İslâm davetinin âleme davet ve cihat yoluyla taşınması için dünyadaki bütün Müslümanların genel başkanlığıdır. Yani İslâm Devleti’dir. Çünkü Hilâfet, istisnasız tüm yönetim yetkilerini -yani, otorite ve yasama, yürütme yetkilerini- üstlenen makamdır. Bu makama “imamet” ve “müminlerin emirliği” de denir. Onun için halife devlettir. Hilâfet, papalık gibi bir ruhanî liderlik değildir. İslâm; “dinî otorite”, “dünyevi otorite” diye ayırım yapmaz ki halife dinî otoritenin başı anlamında sadece ruhî ve sembolik bir lider olsun.

HALİFE: Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinde ve Raşid Halifelerin uygulamasında da görüldüğü üzere; insanlığın fert, toplum ve devleti kapsayan tüm hayatını tanzim için Allah’ın gönderdiği din olan İslâm’ı, toplum ve devlet hayatında tatbik etmek ve bunu âleme davet ve cihat yolu ile taşımak için İslâm ümmetinden biat yolu ile elde ettiği tüm sultayı/yönetim yetkisi ve otoritesini elinde bulunduran kişidir. Onun için tüm devlet yetkilerine bu biat ile sahip olduğu için halifeye “devlet” denilmiştir. Zira devletin diğer yönetim organları olan muavinler, valiler, kadılar, devlet daireleri, cihad emiri yetkilerini hep halifeden alırlar. Onun için onun bir sembolik-ruhanî lider olması caiz değildir. Sulta yani yönetim yetkilerine/otoritesine ve Allah’ın indirdikleri ile yönetmeye, iç ve dış güvenliği kendi dinamikleri ile sağlamaya yeterli güce ve devlet dinamiklerine sahip olmayan bir kişi halife sayılmaz ve o kişinin şer’î bağlayıcı bir hüviyeti de yoktur.

Zira “Hilâfet” şer’î bir sözleşme ile elde edilen bir sıfat ve makamdır. O sözleşme ise, ümmet tarafından istek ve seçim serbestiyeti ile yapılan biattir. Bu sözleşmenin konusu ise; Allah’ın indirdiği İslâm Şeriatı’nın hüküm ve nizamlarını tatbik etmek ve âleme davet ve cihat yolu ile taşımaktır… Şu hâlde kendisine ümmet tarafından biat edilen kişi, fiilen ümmetin siyasî lideri, yöneticisi ve devleti olmaktadır.

Hilâfet, İslâm’ın kendisine özgün/has bir yönetim sistemidir. Elbette ki bu sistemin izahı bir kitap konusudur. Nitekim bu konuda “Ahkâmu’s-Sultaniyye” (Yönetim yetkisiyle ilgili hükümler)23[10] gibi eskiden yazılmış ve hâlen yazılmakta olan birçok kitap mevcuttur. Ne var ki, özellikle son dönemlerde yazılan kitapların çoğu, yukarıda işaret ettiğimiz hastalığın tesiri altında yazılmıştır. Ancak bu konuda Hizb-ut Tahrir’in neşriyatı takdire şayandır.

Yapılması Gereken

Şu hâlde Müslümanlar; kendini bilmez kimi kişilerin Hilâfet hakkında ileri-geri, bilir-bilmez saçmalıklarına aldırmayıp, kulak asmayıp Hilâfet’in şer’î hakikat ve şer’î ahkâmdan/hükümlerden olduğu gerçeğine tâbi olmalılar. Allahu Teala’nın emredip vadettiği, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği II. Râşidî Hilâfet Devleti’ni kurmak için özveri ve özenle çalışmalılar ki Allah’ın şu vaadine müstahak olsunlar.

وَإِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ

Eğer sabreder ve Allah’a karşı takvalı olursanız, onların hilesi size hiç bir zarar vermez. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.”[11]

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife/sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne halife/sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vadetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.”[12]

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dediği rivayet edilmiştir:

...ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ

“…Sonra nübüvvet yolu üzere Hilâfet gelir. Sonra sustu.”[13]

-Bitti-


[1] http://www.islamiyontem.net/sembolik-ruhani-taseron-sekl%C3%8E-sahte-hilafet-modelleri-tagut%C3%8E-devletlerin-seytani-projesidir_189

[3] Wilfrid Scawen Blunt, The Future of Islam, London, 1882, s. 189-190.

[4] Aynı kitab, sf.227

[5] İhsan Süreyya Sırma, 2. Abdulhamid'in İslâm Birliği Siyaseti, Beyan Yay., İstanbul-1985, f.10-13,115; İsmet Bozdağ, Sultan Abdulhamid'in Hatıra Defteri, Pınar Yay, İstanbul-1986, sf.48

[6] Orhan Kuloğlu, Abdulhamid Gerçeği, Gür Yay., İstanbul-1987,  sf.175,178,184,187

[7] Nikki R. Keddie, An İslamic Response to Imperialism, Univ. of California Press, 1968, f.30; Sultan Abdulhamid'in Hatıra Defteri, sf.73

[8] Cemaladden Afganî-Muhammed Abduh, el-Urvetu l-Vuska, Mekteb al-Ehliye, 1923, f.139

[9] Bakınız: mesela, Muhammed Reşid Rıza, El-Hilâfe ve İmâmet el-‘Uzma, El-Menar Matbaası, 1924

[10] El-Maverdi, El-Ahkâm al-Sultaniyye ve l-Vilâyet el-Diniyye, Kahire- 1966; Takiyyuddin En-Nebhani, İslâm’da Yönetim Nizamı, Darul Ummeh; Hilâfet Devleti’nin Yönetim ve İdârî Organları, Dar-ul Ummah, Köklü Değişim Yayıncılık, Mayıs- 2008

[11] Âl-i İmran: 120

[12] Nur: 55

[13] Ahmed, Müsned 17680

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız