loader

Gelin, Musab Olalım!

Rabbimizin “Er-Rahman”, “Er-Rahim” ve “El-Kerim” gibi müşfik isimleri olduğu gibi “El-Cebbâr”, “El-Kahhâr” gibi gazabı ifade eden isimleri de vardır. Küfür ve zulmün hüküm sürdüğü zaman dilimlerinde gazabı ifade eden isimleriyle tecelli ettiği bir vakıadır. Ne ki, insanlık şu anda Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın çizdiği sıratı müstakim üzere değildir. Bu yüzden insanlığın rahatı kaçmış, huzuru kaybolmuş bir halde çeşit çeşit bireysel ailevi ve toplumsal sorunlarla boğuşmaktadır. Adı üzerinde hayat yaşamaya değer bir vakıa iken bir işkenceye ve bir azaba, bir yardımlaşma olması gerekirken bir kargaşaya anarşiye dönüşmüş durumda.

Rabbimizin hayattan kastı elbette bu keşmekeşlik, bu başıboşluk ve bu azap hâli değildir. Nitekim “hayat” kelimesinin anlamında bir güven ve huzur vardır. Hâl böyle iken insanlığın yaşadığı bu başıboşluk, bu anarşi, bu zulüm, bu açlık ve sefalet, bu azap, bu işkence neyin nesi? Evet işte esas soru bu! Hiç olmazsa Müslümanların huzur ve güven içinde olması gerekmez miydi? Fakat Müslümanların da bu azaba dönen hayattan fazlasıyla payını aldıklarına şahit olmaktayız.

Allah Subhanehu ve Teâlâ bunun sırrını şu mübarek sözüyle haber vermektedir:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ 

“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasulü’ne icabet edin…” 

Demek ki hayat denilen hadise sadece bir can taşımaktan ibaret değildir. Özellikle insan söz konusu olduğunda hayat gerçeği daha da komplike bir karaktere bürünmektedir. İşte burada dünya görüşleri devreye girmekte, hayatı ya adına yakışır bir olguya veya aksi istikamette onu bir cehenneme çevirebilmektedir. Böylece biri ikrar ve iman diğeri inkâr ve küfür olan iki amentü hayata egemen olma mücadelesine girmektedir. Allah Subhanehu ve Teâlâ ilk ebeveynlerimiz olan Âdem ve Havva’yı imtihan evi olan şu dünyaya gönderdiği andan itibaren bu keskin mücadeleyi ilan etmiştir. İman ve küfür, hak ve batıl, aydınlık ve karanlık mücadelesi böyle başlamıştır. Bu mücadelenin varlığından gafil olmak mücadeleyi kaybetmekle eşdeğerdir.

Aslında her şey dönüp dolaşıp somut olarak vakıasını yaşadığımız hayatta düğümlenmektedir. Bu hayat neye göre yaşanacaktır: hayatı yaratan Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın gösterdiği şekilde mi yoksa başka soyut-somut güç odakların belirlediği şekilde mi? Bir bütün olarak hayatı tevhit mi yoksa ve şirk mi yönetecektir? İşte asıl büyük düğüm budur!

Tevhit çizgisi kuşkusuz rasul ve nebilerin çizgisidir. Bu ahir zamanda bu çizgiyi kuşkusuz, peygamberlerin sonuncusu Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği İslâm dini temsil etmektedir. Bunun dışında, iblis ve onun zihniyetine sahip insanların türettiği fikirler/düşünceler ise karşıt tarafı temsil etmektedir. Bu düşünceler en genel manada biri kapitalizm diğeri komünizm olmak üzere iki temel kavram ile kendini pazarlamaktadır. Böylece çağımızda yeryüzünde hak ve batıl mücadelesi dediğimizde; biri İslâm diğerleri kapitalizm ve komünizm olmak üzere üç temel fikir, üç temel düşünce ile karşı karşıya kalırız.

Kaldı ki bu üç temel düşüncenin hayata egemen olma metodu ve egemen olduğunda hayatı kendi rengine boyama kabiliyeti vardır. Nitekim Miladi 610 tarihinde ilk vahyin inişiyle asırlarca dünyayı kasıp kavuran şirk amentüsünün oluşturduğu karanlık atmosfer, İslâm güneşiyle aydınlanmaya yüz tuttu. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Rabbinden aldığı metot doğrultusunda yaptığı davetle kısa sürede merhaleden merhaleye geçti. I. ve II. Akabe biatlerinin ardından Musab RadiyAllahu anh’ın Yesrib’e gönderilmesiyle yeni bir boyut kazandı. Yesrib, iman yurdu olarak adım adım Medine’ye evrilirken 622 yılında Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hicretiyle cahiliyenin iflahı kesildi. Zira hayatı dizayn eden siyasi güç cahiliyenin elinden çıkmış İslâm’ın eline geçmişti. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hem bir peygamber ve hem bir devlet başkanı olarak on yıl boyunca gerçekleştirdiği icraatlar İslâm’ı Arap yarımadasına hâkim kılmaya yetti. Bütün temel esaslarını bir rasul ve aynı zamanda bir devlet başkanı olarak belirleyip uyguladığı Râşidî Hilâfet Nizamını ardında bırakarak ruhunu Rahman’a teslim etti.         

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kurduğu Râşidî Hilâfet Devleti Miladi 3 Mart 1924/Hicri 27 Recep 1342 tarihine kadar hüküm sürdü. On üç asır boyunca inişli çıkışlı bir seyir izlese de Hilâfet’in varlığı her zaman ümmete güven, düşmanlarına korku vermiştir. Tarih içerisinde halifenin seçilmesinde bazı aksaklıklar olumsuzluklar yaşanmış olsa da onun varlığı küfür devletlerini dizginleyebilmiştir. Asrısaadetten Emevilere, Abbasilerden Memluklere ve oradan Osmanlı Hilâfet Devleti’ne Hilâfet nizamının gölgesinde, sayılmayacak kadar tarihin şeref levhaları sergilenmiştir. Kahramanlık desen kahramanlık, cesaret desen cesaret, şecaat desen şecaat, adalet desen adalet, insanlık adına ne kadar güzellikler varsa Hilâfet nizamının gölgelediği İslâm toplumunun esas rengini oluşturmuştu. Batı medeniyetinde ancak kurgulanabilen hikâye, roman ve filmlerde rastladığımız özveri ve vefa sahneleri İslâm toplumunun gündelik hayatının bir parçası idi. Büyük tarihçilerin, “Dünya tarihinden İslâm medeniyetini çekip alırsan geride bir şey kalmaz” demeleri boşuna değildir. Nitekim İslâm’ın egemenlinin son bulduğu şu bir asır zarfında dünyanın içine düştüğü durum bunun en güzel ispatıdır. Hayat; hakkın, hukukun, adaletin, güvenin, hayânın ve huzurun hâkim olduğu bir dünyadan batılın, zulmün, endişenin, hayâsızlığın ve depresyon halinin egemen olduğu bir dünyaya dönüşmüştür.

İmtihan dünyası işte! İslâm hâkim iken de imtihan, küfür hâkim iken de imtihan! Allah zafer günlerini hak ve batıl ehli arasında döndürüp dolaştırmaktadır. Nitekim iblisin en üst düzey temsilcileri olarak zamanın küfür güçleri İslâm’ın egemenliğine son vermek için I. Dünya savaşını tezgâhladılar. On üç asır boyunca yenilmemiş İslâm ordularını geriletmek için evrensel bir komplo kurdular. Batılın üst düzey bütün siyasi iradeleri işbirliği hâlinde Osmanlı Hilâfet Devleti’ni yenilgiye uğratmak için sahip oldukları bütün çapulcu ordularını seferber etmişlerdi.

Dahası ümmetin amentüsüne kasteden demokrasi ve hürriyet düşüncesi ve birliğine kasteden ırkçı, milliyetçi, vatancı fikirleri ümmet içinde yaymaya çalışan Yahudiler âdeta bir koronavirüs işlevi görmüşlerdi. Nitekim bu öldürücü virüs bir veba gibi ümmetin evlatları arasında bir salgına dönüştü.

İşte bu haricî ve dâhilî ihanet Hilâfet Devleti’ni parçalarken son darbe yerli işbirlikçilerin eliyle vuruldu. Ümmetin varlık sebebi Râşidî Hilâfet M. 3 Mart 1924/H. 27 Recep 1342 cebren ve hile ile ilga edilip kaldırıldı. Böylece ümmet hariçten gelen maddi ve manevi bütün darbelere karşı savunmasız kaldı. Artık ne ülkesini ve ne de evini-barkını, namusunu düşman saldırılarından koruyacak bir kalkanı vardı. Dahası ümmeti Batı’nın necis örf, âdet, gelenek ve göreneklerinden koruyacak şeriatı da yoktu. Allah’ın ahkâmı sahifelerin arasına çekilmiş hayatı iblisin kulları Batı’nın kanun ve nizamlarına bırakmıştı.

İşte bugün egemenliği altında inim inim inlediğimiz küfrün hâkimiyeti böyle kuruldu. Şimdi bu ümmeti başlangıçta sahip olduğu izzet ve şerefine yeniden kavuşturacak babayiğitler aranmaktadır. Şüpheye yer vermeyen imanlarıyla ve Rablerine duydukları sonsuz güvenle bir an bile tereddüt etmeden, çelikleşmiş iradesiyle hiç yorulmadan Rasul’ün izinden yürüyerek II. Cahiliyeye son verip ikinci Râşidî Hilâfet’i kuracak adam gibi adamlara ihtiyaç hâsıl olmuştur.

Çoğu bulunmuş, kervan yola dizilmiştir elhamdulillah!

Ancak Bilal RadiyAllahu anh değil de Vahşi olmayı tercih edenlere; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali RadiyAllahu anh değil de Ebu Süfyan olmayı bekleyenlere; Musa’b Umeyr RadiyAllahu anh değil de İkrime b. Ebucehil olmaya aday olanlara sesleniyorum!

Gelin, Bilal olalım! Gelin, Yasir, Ammar, Sümeyye olalım! Gelin, Allah’a kurban olalım! Gelin, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali olalım. Ey Muhammed ümmeti gelin Musab olalım! Bakın II. Cahiliyenin üzerimizdeki gölgesi uzayıp gitti. Bu karanlık iklim bizi biz olmaktan çıkardı. Ülkemizi yakıp yıkarken mallarımızı talan, namusumuzu pâyimal etti. Bütün mukaddesatımızı çiğneyip medeniyet kodlarımızı tahrip etti. Aile kurumumuza kastetti. Kişiliğimizi bozdu. Bizi küfre ram kıldı.

Bakın geç kalıyoruz, geç kaldık! Daha çok geç olmadan İslâmi hayatı yeniden başlatacak olan II. Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulması için çalışmaya koşunuz. Koşunuz ve koşuşunuz!  Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sancağını yeniden dalgalandırmak için el veriniz! Allah’ın ahkâmının hayata egemen olması için çalışanlarla beraber çalışınız! Çağrınız, davetiniz, hitabetiniz, sohbetleriniz ve kalemlerinizle II. Cahiliye olan “laiklik, demokrasi ve cumhuriyet” teslisini yerin dibine gömünüz! Her türlü münkerin neşvünema bulduğu/yeşerip boy attığı bu bataklığı tez elden kurutunuz. Kurutunuz ki Râşidî Hilâfet ikliminde rengârenk Muhammedî güller açsın! İnsanlık kaybettiği Rabbini ve huzurunu yeniden bulsun!

Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ

“Sonra nübüvvet metodu üzere Hilâfet olacaktır.” [Ahmed b. Hanbel, 4/273]

لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ

“(Dünyada) çalışanlar, bunun gibi bir kurtuluş için çalışsınlar.” [Saffat 61]

وَف۪ي ذٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَۜ

“Şu halde yarışmak isteyenler, bunun için yarışsınlar.” [Mutaffifin 26]

_

#YenidenHilafet

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız