loader

Ey Kemalistler! Hilâfet’in İlgasını Neden Kutlamıyorsunuz?

Bugün 3 Mart 2021… Türlü oyunlarla Hilâfet’in ilga edildiği, İslâmi ümmet için karanlık bir dönemin başladığı günün, miladi 97. yıldönümü. Burada uzun uzun Hilâfet’in ilga sürecini anlatmayacağım elbette. Fakat öte yandan Hilâfet’in ilgasının bir anda gerçekleşmediğini hatırlamakta da fayda var. Zira İstanbul İngiliz işgali altındayken, İstanbul'daki merkezî hükümetin ve Padişahın düşmanların egemenliği altında kaldığı gerekçesiyle Anadolu'da millî bir hükümetin kurulması için çalışan Mustafa Kemal’in başını çektiği bir hareket kurulmuştu. Bu hareket, Osmanlı Hilâfet Devleti topraklarını parçalamak ve Hilâfet’i ortadan kaldırmayı hedefleyen işgalci devletlere karşı koyma ve onları memleketten kovma niyetinde olduğunu ifade etse de aslında kendilerine karşı çıkması hâlinde, Halife’nin ordusuna karşı koymayı amaçlıyordu. “Kuvayı Millîye” olarak anılan bu hareket, yapacağı devrime vatancılık elbisesi giydirerek, neticesi Hilâfet’in yok edilmesi olacak olan harekete girişti. Bu hareket aynı zamanda Türkiye’yi diğer Osmanlı Hilâfet Devleti parçalarından ayırmak içindi. İşte Hilâfet’in ilgası yolundaki ilk fiilî adım, Ankara’da milli bir meclis yoluyla milli bir hükümet kurmak olmuştur.

Mustafa Kemal bu süreci kendi Nutku’nda şöyle anlatıyor: “Devlet idaresini, cumhuriyetten bahsetmeksizin, millî hâkimiyet esasları dairesinde, her an cumhuriyete doğru yürüyen biçimde şekillendirmeye çalışıyorduk. Büyük Millet Meclisi'nden daha büyük makam olmadığını aşılamada ısrar ederek saltanat ve hilâfet makamları olmaksızın, devleti idare etmek mümkün olduğunu ispat etmek lüzumlu idi. Devlet reisliğinden bahsetmeksizin, onun vazifesini fiilen Meclis reisine gördürüyorduk. Fiiliyatta, Meclisin reisi, ikinci reis idi. Hükûmet vardı. Fakat ‘Büyük Millet Meclisi’ni taşırdı. Kabine sistemine geçmekten kaçınıyorduk; çünkü hemencecik saltanatçılar, padişahın yetkisini kullanma lüzumunu ortaya atacaklardı. İşte, geçiş devresinin bu mücadele safhalarında, bizim kabul ettirmek mecburiyetinde bulunduğumuz, aracı şekli, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti sistemini, haklı olarak eksik bulan, meşrutiyet şeklinin açıkça ifadesini temine çalışan muhaliflerimiz, bize itiraz ediyorlar, diyorlardı ki: ‘bu yapmak istediğiniz hükûmet şekli neye, hangi idareye benzer?’ Maksat ve hedefimizi söyletmek için yöneltilen bu nevi suallere, biz de, zamanın gereğine göre cevaplar vererek saltanatçıları susturmak zaruretinde idik.[1]

Yine Mustafa Kemal’in Hilâfet’i ilga niyetini nasıl bir gizlilikle işlettiğini meclisin açılış merasimleriyle ilgili yayınladığı genelgede görmekteyiz: “Allah’ın cömert ihsanı ile Nisan’ın yirmi üçüncü cuma günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır. Vatanın istiklâli, Hilâfet ve saltanatın kurtarılması gibi en mühim ve hayatî görevleri ifa edecek olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü Cuma’ya tesadüf ettirmekle o günün mübarek olmasından istifade için açılıştan önce bütün milletvekilleri ile Hacı Bayram Velî Câmi-i Şerîfi’nde Cuma namazı kılınarak Kur’an’ın nurlarından ve salâttan feyz alınacaktır. Namazdan sonra sakal-ı şerif ve sancak-ı şerif taşınarak daireye gidilecektir. İçeriye girilmeden önce bir dua okunacak ve kurbanlar kesilecektir.”[2]

Hilâfet’in ilga sürecindeki ikinci darbe “saltanatın kaldırılması” olmuştur. Böylelikle halifenin yetkileri alınmış ve yönetme yetkisi olmayan sembolik bir halife olarak kalması sağlanmış, Hilâfet’in tümden ilgasına bir adım daha atılmıştır. Saltanat, -eğitim müfredatında bizlere öğretilen- yönetimin babadan oğula geçmesi değildir. Bu babadan oğula geçme meselesi gerçekte “veliahtlık” olarak isimlendirilir. Kasıtlı olarak veliahtlık, saltanat olarak isimlendirilmiştir. Hilâfet’in yok edilmesi niyetinde olmasalar ya da isteselerdi İslâm’da da yeri olmayıp Fars kültüründen gelen veliahtlığın kaldırılması çağrısı yapıp halifenin siyasi otoritesine dokunmazlardı. Gerçekte rahatsız oldukları konu, babadan oğula geçme yani veliahtlık meselesi değil, halifenin elinden siyasi otoriteyi koparıp almaktır. Saltanat aslen; “sulta” yani “otorite” anlamı taşır. Bu konuda da içlerinde tarifi zor nasıl bir kin varsa bunu, Mustafa Kemal’in şu sözlerinde görebiliriz: “Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Milleti'nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını 6 asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; ‘millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?’ meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti hâline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.[3]

Sonraki darbe, Cumhuriyet’in ilanı ve peşinden, kâfirlerin bilhassa İngilizlerin hayalini kurduğu Hilâfet’in tümden kaldırılması gerçekleşti. Daha önce şeyhülİslâmlık yerine, yine Hilâfet’in ilgası sürecinde bir adım olarak 1921 anayasalarında fetva, şer’î yargı, şer’î yayınlar ve vakıflardan sorumlu olarak, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’ni kurmuşlardı. 1 Mart 1924’e gelindiğinde, Mustafa Kemal, TBMM’nin yeni çalışma yılını açarken yaptığı konuşmada, “Diyanet-i İslâmiye’yi siyasetten ve siyasetin bütün uzviyetinden kurtarmanın bir zaruret olduğunu” ifade ederek, İslâm’ın hayat ve devletten sökülüp atılarak, laik esasın uygulamaya konulacağının sinyalini vermişti. İki gün sonra, 3 Mart 1924’te yani Hilâfet’in ilga edildiği gün, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti de kaldırılarak yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. 

Evet, Hilâfet, Mustafa Kemal’in de deyimiyle bir “oldubitti”ye getirildi. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.sözü de “yönetim gaspı” itirafı niteliğindedir. Öyle ki; bir daha Hilâfet telaffuz edilmesin, Müslüman halk bu kavramı hafızalarından silsin diye gözlerden, kulaklardan uzak tutuldu. Hilâfet’in kaldırılması nedeniyle kıyama kalkan Şeyh Said Rahimehullah “İngiliz ajanı” olarak gösterildi. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı, Meclis’in açılışı, Cumhuriyet’in kuruluşu, resmî bir bayram olarak Mustafa Kemal döneminden beri kutlanırken, Hilâfet’in ilgası nedense önemsiz sıradan bir gün olarak bırakıldı. Hâlbuki bu, Mustafa Kemal ve ekibi tarafından elde edilmiş siyasi bir “zafer(?)” değil miydi? Bu “oldubitti” bir bayrama dönüştürülemedi çünkü halka rağmen halkın iradesi gasp edildi. Çünkü Müslüman halk, Hilâfet’in kaldırılmasını hiç benimsemedi. Çünkü gaspın zafer olamayacağı, övünülecek bir şey olamayacağı belliydi. Çünkü Müslüman halkın zihninden Hilâfet kavramı uzak tutulmalıydı ve Kemalist devrimler uygulamaya konulup Müslüman halka kan kusturularak, idam sehpalarında nice celil âlimler sallandırılarak, Hilâfet’i hatırlayacak mecal bırakılmamalıydı. Sanki Müslüman Türkiye halkı öncesinde bir devletleri yokmuş da Cumhuriyet kurulunca devlete kavuşmuş gibi, devleti kendileri icat etmiş gibi kabullendirmek istediler. Devletin gerçek sahipleri gibi davranıp halkla kaynaşma gereği bile duymadılar.

Bugünkü iktidar sahipleri de Hilâfet karşıtlığında Kemalist zihniyeti aratmıyor, hatta kucağında bebeğiyle Müslüman hanımları, “Hilâfet istedi” diye gözaltına alacak kadar gözü dönmüş durumdalar. Devlet kanalında sadece tarihî bir figür olarak kalmasını arzuladıkları, Abdulhamit Han gibi şahsiyetleri dizi olarak yayınlayıp Abdulhamit Han gibi bir halife istedikleri için gecenin kör saatinde Müslümanları gözaltına aldırıyorlar. Ayasofya’yı yeniden ibadete açarak, “İstanbul’un yeni Fatihi” olmaya soyunanlar, Ayasofya’nın açılmasıyla, iktidara yakın bir yayın grubuna ait “Gerçek Hayat” Dergisi Hilâfet çağrısı yaptığında arkasında duramadıkları gibi ve aynı yayın grubunun “Derin Tarih” Dergisi’nin Ocak 2021 sayısını alelacele toplatıp internet sitesinden de kaldırarak ve yayın yönetmeni Mustafa Armağan’ı işten el çektirerek, samimiyetsizliklerini ortaya koydular.

Ancak artık Hilâfet özlemi İslâmi ümmetin tümünü sarmış durumdadır. Adını sanını bilmediğimiz İslâm beldelerinden “Hilâfet’i kurun ey Müslümanlar!” nidaları yükseliyor. Hizb-ut Tahrir’in “Hilâfet’in yok edilişinin Hicrî 100. Yılı” münasebetiyle küresel çapta başlattığı kampanyanın, -Kemalistler de dâhil- konuyla ilgili herkes, geniş bir yankı bulduğunun farkındalar. İslâmi Ümmet Allah’ın izniyle çok yakın zamanda, artık “Hilâfet’in yok edilişini” anmak yerine, 2. Râşidî (peygamberlik metodu üzere) Hilâfet’in kuruluşunu kutlayacaktır. 2. Râşidî Hilâfet, cumhuriyeti kuran kadrolar gibi niyetlerini gizleyerek değil, açık açık, çözümleri ifade ederek gelmektedir ki; İslâmi ümmet onu bağrına basacak, kanun zoruyla değil, gönüllü olarak gelişini kutlayacaktır. Bu artık onda bir arzu olmaktan ziyade ümmet, Hilâfet’in kuruluşu için adımlar atarak, fikrî ve siyasi çalışma yoluyla iman derecesindeki samimi iradesini ortaya koymaktadır. Yönetimi gasp edenler halkına zulmederler. 2. Râşidî Hilâfet ise; hem üzerine kurulacağı, insan fıtratıyla uyumlu İslâm akidesi gereği hem de halkların kucak açması nedeniyle, halkların desteğiyle kurulacağı için hiç kimse zorbalığa maruz kalmayacak; bilakis din, dil, ırkına göre insanlara ayrım yapılmayıp insana insan muamelesinin yapıldığı merhamet tattırılacaktır.

 [لِلّٰهِ الْاَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُۜ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ] “…İş, eninde sonunda Allah'a aittir. O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.”[4]

___

#أقيموا_الخلافة
#YenidenHilafet
#3Mart1924


[1] 1927 (Nutuk II, S. 838 - 839)

[2] https://www.haberturk.com/gundem/haber/1229203-mustafa-kemal-meclisin-namazlarla-dualarla-acilmasini-emretmisti

[3] 1922 (Nutuk II, S. 691)

[4] Rum Suresi 4

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız