loader

Ekini İfsat Etmenin Adı

وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ

“O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez.[Bakara 205]

Bugün yeryüzünde arz-ı endam edip yaldızla sözlerle insanlığın aklını karıştıran, istikametlerini bozan yönetici ve politikacılar, kölesi oldukları kapitalist düzeni ayakta tutabilme adına, toplumu helak etmede adeta birbirleriyle yarış içerisindeler. Yukarıdaki ayet, asırlar ötesinden gelen bir mesajla adeta bugünkü toplumu, yönetimleri ve yöneticilerin hâllerini özetlemekte. Bu ifsat edicilerin heva ve heveslerinden çıkardıkları yasalar, dayandıkları nizamlar, toplumu nasıl bir uçuruma sürüklediklerine bizleri şahit ettirmekteler.

Gerçekte insan fıtratına savaş açma üzerine kodlanmış kapitalist nizam, “özgürlük” derken köleliği, “adalet” söylemiyle zulmü, “güvenlik” derken güvensizliği insanlığa yaşatmakta. Geçtiğimiz temmuz ayında hükümet tarafından verilen gıda, tarım ve ormanlara ilişkin yasa teklifi önce komisyondan jet hızıyla geçmiş iki gün önce ise yasalaşması için kanun teklifi olarak meclise sunulmuştu. Hükümetin ifsat projelerini saymak, bunların hızına yetişmek ne mümkün! Bunlar ne ilk, ne de son olacak gibi…

Bakın, 2011 yılında imzalanıp 2014 yılında da yürürlüğe sokulan İstanbul Sözleşmesi ile sözde kadına şiddetin önlenmesi ve ailenin korunması öngörülmekteydi. Lakin daha önce belirttiğimiz üzere kapitalist düzende güvenlikten, korumadan bahsedilmesinin, olumlu çağrışımla kötülüklerin örtülme gayretine binaen olduğunun bilinmesi gerekir. Her gün şahit olduğumuz üzere bu sözleşmenin uygulanmasıyla birlikte zaten pamuk ipliğine bağlı olan aile yapısı, hızla parçalanmaya başladı ki yüzbinlerce yuva dağıldı. Milyonlarca eş, evlerinden uzaklaştırma cezası aldı. On binlerce erken evlenen genç ve velileri cezaevlerine mahkûm edildi. Binlerce insan, kadının beyanının esas alınmasının kurbanı edildi. Haksız nafakayla zulüm üzerine zulüm inşa edildi. Cinsiyet eşitliği fitnesiyle toplumun kodlarıyla oynandı. Böylece ayette geçtiği üzere neslin ifsadı, fesat düzeniyle birlikte ifsat edicilerin elleriyle son hızla devam ettirilmekte.

Tabii ifsat işi sadece nesille sınırlı kalmadı. Görünen o ki küresel şirketlerle imzalanan antlaşmalarla, insanların en temel ihtiyacı olan gıda üzerinde de kirli tezgâhlar kurulmakta. Şunu da belirtelim ekinin ifsadı “gıda yasasıyla” başlamış olmuyor. Tıpkı neslin ifsadının İstanbul Sözleşmesi’yle başlamadığı gibi. Bu yasalar, sadece işlenen süreci hızlandıran, kötülüğe yasal zemin kazandıran birer mevzidir. Nitekim Türkiye’de gıda güvenliği sorunu diğer problemler gibi bu sistemin çözülmeyen, çözülmek istenmeyen konulardandır.

Şöyle ki: bu topraklara binlerce yıldır uyum sağlamış tohumlar terk edilerek sözde daha yüksek verim elde edileceği vehmiyle laboratuvarlarda genetiği değiştirilmiş, hastalıklara karşı mukavemeti zayıf, üremesi olmayan, insan sağlığına zararları gizlenmiş daha pahalı tohumlar ithal edilip yerli tohumdan vazgeçildiği gün ekinin ifsadı başlamıştı. Yine bu tohumların bünyesine sirayet ettirilen hastalıklar ve kullanılacak ilaçlar, suni gübreler toprağı zehirlerken insanı zehirlememesi düşünülemezdi! GDO’lu ürünler tüm market, manav, pazar reyonlarında yerini alırken bunun sağlığımız, neslimiz ve cebimiz üzerinde de karşılığı elbette olacaktı.

Ve bu süreçler son hızla devam ederken şimdi bu sürecin son ayağı yani yeni “gıda tasarısı” yasalaşırsa zararlı, zehirli, sağlıksız ürünler hakkında konuşmak, eleştirmek kapitalist şirketlerin menfaatine ters olacağından bu eleştiride bulunanlara yüksek miktarlarda para cezası verilecek olması nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan gelen tepkiler üzerine gıda tasarısının geri çekildiğini belirtse de Tarım ve Orman Bakanlığı yetkilileri, “tasarının sivil toplum örgütleriyle ele alınıp daha kapsamlı ve kapsayıcı şekilde Meclis’e getirileceğini” duyurdular. Yani tasarı üzerinde nasıl bir çalışma yapılacak bilmiyorum fakat eski hâlinden çok da farklı bir şey çıkmayacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. İşin gerçeği; tohumu, ilacı, gübreyi, elinde bulundurup gıdaya hükmeden şirketlerin kazançlarının önünde duran engelleri hükümetler eliyle kaldırıyor olmalarıdır.

Konu halkın sağlığı olmuş olsaydı, tarım alanları aslına uygun bir şekilde işletilir. Tohuma gerekli önem verilip Allah korkusuyla hareket edilerek tohumun özelliğini bozmadan ihtiyaç varsa ıslah edilip sürdürülebilir siyasetle toprak, su korunarak gıdada üretimin ilk aşaması gerçekleştirilirdi. Zehirli hormonlarla 40 günde büyütülen tavuklardan her gün binlerce ton halka yedirilmesinin önüne geçilirdi. Tüm tarım ürünlerinde kullanılan GDO yasaklanırdı. Gıdayı ülkenin en önemli meselelerinden biri olarak görür “hız” yani üretim ve tüketimi üstün körü araştırmayla olabildiğince hızlı gerçekleştirme siyasetinden vazgeçer, üretimden tüketime kadarki kontrollerin, araştırmaların insan sağlığına uygun ve güvenli olması için daha hassas ve yeterli zaman çerçevesinde hareket ederek gıdalarda kullanılan kimyasalların insan sağlığı üzerindeki etkisini süreç yönetimiyle kontrol ederdiniz. Doğal üretimi teşvik edip koruyucu politikalar gerçekleştirerek bu süreci ülkenin tamamına yaymanın planlamasını yapardınız. Yine ambalajlı hazır gıdalarda kullanılan kimyasallar ve insan sağlığına etkilerini araştırıp halkı aydınlatır insanların bu gıdalardan uzak durarak fıtratıyla, sağlığıyla uygun olan ürünlere yönelmelerini teşvik ederdiniz.

Ceza verdiğiniz gıda şirketlerini hakkıyla denetlerdiniz. Basit para cezalarıyla adeta mükâfat vermez, tekrar aynı şekilde üretime devam etmelerine müsaade etmezdiniz. Kapattığınız işletmelerin farklı isimlerle çalışmalarına göz yummazdınız… Bu liste şüphesiz uzayıp gider. Dert insan sağlığı olup, birilerinin menfaati olmasaydı hem toplumun sağlığı güvende olacaktı; böylelikle daha önce olduğu gibi sağlıklı nesiller yetişecek, hem de devlet ek sağlık harcamalarından kurtulup hasta, hantal bir toplum var etmeyecekti.

Elbette bizler, yöneticilerin söylediği sözlerden ziyade uygulamalarına bakıyoruz ve diyoruz ki: icraatınız sözlerinizi yalanlamakta beyler!

Bu, gıda güvenliği olmadığı gibi bu anlayışın insan sağlığının korunmasıyla da uzaktan yakından alakası yoktur. Hatta insan sağlığının gıda şirketlerinin kârına kurban edilerek ekinin ve neslin zehirlenmesi olduğunu biliyor ve haykırıyoruz: kapitalist düzenin mottosu daha çok kazanç, kâr üzerine şekillendiğinden bu düzenin dümeninde bulunan hiçbir yönetici bu kötülüklerden beri kalamaz, kalmıyor da!

Zaman daralmakta, ifsat hızlanmakta, kötülük virüs gibi tüm hücrelere sirayet etmekte, kanserli kapitalist düzen, varlığını devam ettirme adına toplumu yok etmekte. Ve bu ateş çemberinden çıkışın, ekini ve nesli tekrar ihya etmenin tek bir yolu var ki o da; fıtratla uyumlu İslâm’ı hayatın her alanına hâkim kılacak yönetimi inşa etmektir. Bugün dünden daha hızlı hareket etmenin, daha çok mücadele vermenin, daha sabırlı ve kararlı bir şekilde toplumun önüne geçmenin vaktidir. Aksi takdirde bu zehirli düzenin ateşi, hepimize bir şekilde ulaşacaktır, maazallah!

___

#AileyiNesliToplumuKoru

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız