loader

Dünden Yarına Batı Medeniyetinin İfşası - 5

Bir önceki makalede belirtildiği gibi ‘kadın’ mefhumu Batı’nın dizayn ettiği şekilde zihinlere kodlandıktan sonra bazı tezahürler ortaya çıktı. Bunları birbirini ortaya çıkarma şeklinde sıralayarak aktarmaya çalışacağız. Bunlardan ilki ‘pozitif ayrımcılık’ fikridir. Toplumsal yaşamda iş, meslek edinme, yönetme gibi alanlarda kadınlara, çocuklara ayrıcalık tanıma, onlara toplumun öteki kişileriyle eşit duruma gelebilmelerinin yollarını açma anlamına gelir. Fakat pozitif de olsa ayrımcılık ayrımcılıktır ve her türlüsü batıldır. Zira toplumsal yapı içinde insan bir bütündür, ihtiyaçları ve ihtiyaçlarına ulaşabilme kapasitesi aynıdır. İnsanın tarifini doğru yapamayan Batı toplumları, genelde mutsuz ve huzursuzdur. Belki çok zengin, belki çok gelişmiş(!) fertler olsa dahi hazlarının bir sınırı olmadığı için gerçek saadete ulaşamazlar. Dolayısıyla her türlü ayrımcılığa rağmen kadına şiddetin önüne geçemezler, çocuk istismarını engelleyemezler. Hatta son zamanlarda gündeme gelen ‘wayfair’ gibi uygulamalarla çocuk ticaretinin Batı’da ne kadar kolay olduğunu gördük. İşte bu sebeple pozitif ayrımcılık fikri sadece sömürgeleştirdikleri ülkeler için pazarladıkları ve takip ettikleri bir fikir olmaktan öte bir şey değil. Fakat bu fikir, peşi sıra daha sapkın yapıları ortaya çıkarmaya devam ediyor.

Mesela feminizm; kadının toplumsal ve siyasal alanda erkek ile eşit koşullara sahip olmasını savunan 18. yy. Fransa’sının fikir akımıdır. Avrupa’da taraftar bulabildiyse de Amerika’da özellikle de siyasal anlamda hiçbir gerçekçiliği yoktur. Çünkü Amerika tarihinde kadın başkan yoktur. Hâlbuki bu fikir Batı medeniyetinin ayakta kalması için sömürgeleştirilmiş topraklara oldukça iyi pazarlanmıştır. İslâm coğrafyasındaki birçok ülkede kadın yöneticiler olmuş ve artmıştır. Bunun yanında hukuki düzlemde, bürokraside ve yönetim kademelerinin tamamında kadınlar ön plana çıkmıştır. Bu fikri satın alanlar, satanlardan daha fazla tüketmişlerdir. Çünkü kadının her alanda erkek ile yarışıyor olması onu, değeri düşen bir kişiliğe sürüklemiştir. Çünkü o, artık her yerde, her işi yapabilen, her taşın altından çıkan, göz önünde bir kişilik kazanmıştır. Bu durum İslâm toplumlarındaki aile mefhumunu yok etmeye, neslin çürümesine, insani duvarların yıkılmasına yardımcı olmuştur. Hatta bu kavram altı doldurularak kurumsal bir kimlik kazanmıştır. BM, AB, IMF gibi yapıların feminist örgütlere yaptığı yardımlar onlara daha kolektif çalışma azmi ve şevki kazandırmıştır. Bu sebeple erkeklere düşmanlık besleyen, onları ötekileştiren kadın birlikleri kurulmuştur. Bu kadınlar eşlerinden ayrılarak ailelerini kolayca parçalamışlar ve kötü sondan habersizce bayram etmişlerdir. Hatta öyle ki, devlet eliyle erkek sığınma evleri kurulmasına ön ayak olmuşlardır.

Batı’nın medeniyet tasavvurunda en önemli iş toplumsal rolleri değiştirmekti ve öyle de yaptı. UNICEF tarafından teşvik edilen “Haydi Kızlar Okula” veya buna benzer birçok girişimin amacı buydu. İslâm beldelerinde yürüttükleri bazı kampanyalara şu isimleri vermişlerdi: “Cinsiyet ayrımcılığına hayır”, “toplumsal cinsiyet eşitliği”, “her türlü ayrımcılığın önlenmesi (CEDAW)”… Daha sonra bu kampanyalara resmî bir zemin bularak adına “İstanbul Sözleşmesi” ve “ETCEP” dedikleri ifsat projelerine imza attılar. Artık devlet eliyle toplumu cinsiyetsizleştirme faaliyeti başlamış oldu. Batı buradan ticari bir gelir kaynağı da buldu. O da yeni dönemin gözde modası olan UNISEX kıyafetlerdi. Fikirlerinin yanı sıra bu fikirleri somut olarak taşıttıracak modayı da pazarladılar. Akabinde söylemler, hâl ve hareketler unisex (cinsiyetsiz) bir hal aldı.

Bu durum toplumları vahşi Batı uygarlığının emarelerini taşıyan sapkın cinsel yönelimlere sevk etti. Helak olan birçok kavmin yaptığı fütursuzca davranış ya hoş görüldü ya da görmezden gelindi. LGBT yapılanmaları bu hoşgörünün sadece bir örneğiydi. Özellikle Türkiye topraklarında ahlaksızlıklarını özgürce pazarlayan ve hatta kolayca müşteri de bulan bir yapı hâline geldiler. Türkiye’nin marka araştırma kuruluşu olan Communiwit dünyanın önde gelen LGBT pazarlama organizasyonu OutNow ile iş ortaklığı yaptı ve LGBT 2020’nin Türkiye temsilcisi oldu. OutNow’un kurucusu ve yöneticisi Ian Johnson, “Resmi olmayan bilgilere göre Türkiye’de 3 milyondan fazla eşcinsel yaşıyor ve Türkiye, LGBT’lerin kendilerini en çok baskı altında hissettiği ülkelerden biri” dedi. Bu baskının ortadan kaldırılması için ABD sadece Türkiye’deki bu yapıya 22 milyon dolar yardım etti.[i]

Bu yardımlar, LGBT bireylerin daha rahat yaşamaları, ekonomik sorunlarını çözmeleri, en önemlisi de gençlere örnek olabilmesi için yapılıyor. Sosyal medya hesaplarından zenginliklerini, konforlu yaşamlarını reklam eden sapkın bireyler maalesef ki milyonlarca takip ve beğeni kazanabiliyorlar. Yeni neslin idol veya favori isimleri artık mücahitler ve samimi dava taşıyıcıları değil; gayler, lezbiyenler olmuş durumda… İşte bu zihniyet dönüşümü yüzlerce yıldır Batılı ülkelerin hayalini süslüyordu.

Toplumsal cinsiyetsizlik ardından toplumsal zihniyetsizliği doğurdu. Bu şu demekti; bireyler bütün düşüncelere saygılı olmak zorunda, kimse kimseyi ötekileştirmeden, kınamadan herkes herkesin tercihlerine hoşgörü göstererek bir arada yaşayabilmeli… Böylece belli bir sabitesi, net bir görüşü, hayat hakkındaki esasi fikri olmadan tamamen hümanistçe düşünmeli, olaylara konjonktürel bakmalı, gerekirse gri olabilmelidir. Bu anlayışla sistematik bir şekilde Müslümanların gündemine giren bazı kavramlar olmuştur.

“Hümanist Yaklaşım”; dinler insanların menfaatleri için indirilmiştir tezini savunur. İnsana değer vermediğini düşündüğü dinleri, görüşleri reddeder. Tanrı-merkezciliği, insan-merkezciliğe alternatif olduğu için eleştirir. Bu açıdan seküler bir düşünce olmakla birlikte deist-ateist fikirlerin genişlemesini hızlandırmıştır.

“Pozitivist Düşünce”; doğanın gerçekçiliği üzerinden hareket ederek her şeyi olduğu gibi kabullenme sürecine hizmet eden bir akımdır. Negatif/‘yıkıcı’ söylem ve eylemlerin yerine pozitif/‘yapıcı’ olmak gerektiğini savunur. Bu yüzden doğruyu ve yanlışı belirleme işi bir kişi ya da bir kitap olamaz, diye düşünür.

“Realist Felsefe”; konjonktürel düşünme hastalığının bilimsel adıdır. Eşyanın kendi gerçekliğinden hareketle duygu ve mefhumların reddedilmesini, aksine vakıanın ön plana alınmasını savunur. Dolayısıyla bir vakıanın öncesine sonrasına değil, bizzat kendisine odaklanılmalıdır.

İşte bu kavramlar kendi içlerinde alt başlıklara ayrılarak İslâm toplumunun temel yapısını bozmaya, neslin ifsadına, İslâmi kavramları tahrif etmeye, iktisadi, içtimai, siyasi ve hukuki ahkamını yok etmeye yönelik girişimlerin sebebidir. Batı kendi medeniyetini bu vahşi saldırılarının üzerine bina etmiştir. Mesela kendi ahlaksızlığını aleni bir şekilde pazarlamasına rağmen hiçbir şekilde eleştirilmemiştir. Ne kendisine kin duyan ne de alternatif sunan olmuştur. Müslümanlar gerek medyanın gücü gerekse de eğitim sisteminin dayatmasıyla gerçekleri göremez, duyamaz ve hissedemez olmuştur. Aileler, nasıl bir felaketin ortasında kaldıklarının farkında bile değiller. Nesiller, geleceklerinin tehlike altında olduğunu akıllarından geçirmiyorlar. Kadınlar, fuhşiyatın içine sürüklendiklerini tahayyül edemiyorlar. Erkekler, hayat içerisindeki etkilerinin söndürülmesini sadece izliyorlar. Batı, medeniyetini sinsice ve nakış nakış işlerken buna toplumları inandırmayı başarıyor, hatta özümsemelerini ve taklit etmelerini sağlıyor. Çünkü o bozuk ve kokuşmuş medeniyete aklın bir gereği olarak tâbi olmak mümkün değil. Mümeyyiz bir akıl, sağlıklı bir dimağ bütün bu olup bitenleri normal karşılayamaz.

Müslüman için anormal olması bir kenara, insan için de anormal birçok durumu zehirli kavramlar, satılmış kalemşorlar, diplomasının esiri olmuş akademisyenler, ilminin kurbanı olmuş âlimler eliyle normalleştirdiler. Sonra da Batı’ya öykünen, o fasit medeniyetin vicdanına sığınan yerli yönetici taife de bu sürece önderlik edip onu kurumsallaştırıyor. Kirli siyasetlerini “reel politik” yalanıyla örterken, toplumun duygularını, hissiyatını ve inancını suiistimal ediyor. Fikren çökmüş bir nesil icat ediyor ki, kendileri nasıl istiyorsa öyle düşünsünler, konjonktürün esiri olsunlar, yorum yapamayıp eleştiri getiremesinler. Hayata, kâinata olan bakışlarını; hayatın ve kâinatın sonrasına çeviremesinler ki, Allah korkusu onlarda azalsın ve dünyevileşsinler. Sonra bu dünyevilik onlar için sonun başlangıcı olsun; helal-haram tanımasınlar, hak-batıl bilmesinler, iyiyi-kötüyü ve hayrı-şerri kendileri belirlesinler. Böylece Rableri ile olan ilişkiyi kesip Batılı hükümler ile ilişki kurmaya başlasınlar. Ki gelinen noktada bundan başkasını görmek mümkün değil…

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma (fesat) ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.” [Rum 41]

___

Gelecek yazımızda Batı Medeniyetini iktisadi yönden ifşa etmeye çalışacağız. Umulur ki, bizden olmayana bizimmiş gibi sahip çıkmaktan vazgeçer ve özümüze döneriz. Çaba bizden nusret Allah’tandır, vesselam!

___

#AileyiNesliToplumuKoru

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız