loader

Anayasa Mahkemelerinin de Yerli ve Milli Olanı Var mı?

Her şeyin yerli ve millisi olur da Anayasa Mahkemesi (AYM)’nin yerlisi ve millisi olmaz mı, olur tabi! En nihayetinde Anayasa Mahkemesi de Parlamenter Sistem’in sahipleri olan İngilizcilerin kurduğu bir yapı değil mi? Evet öyle! O hâlde onun da değişmesi gerekir! Amerikancı iktidar (Cumhur İttifakı) tarafından İngilizcilerin kurduğu ama değiştirilmeyecek tek bir şey var, o da rejimdir, laik Cumhuriyet rejimi… Erdoğan ve AK Parti iktidarının diline doladığı yerlilik ve millilik propagandasının ne kadar sahte ve yalan olduğunu göstermek için bu tek başına yeter de artar. Çünkü mesele yerlilik ve millilik meselesi olsaydı önce Müslüman Türkiye’ye yabancı, halkına düşman bu laik rejimin değiştirilmesi gerekirdi.

Amerikancı Başkanlık Sistemi’ne geçildikten sonra “yerlilik ve millilik” propagandası ile birçok konuda, sistemsel ve kurumsal değişiklikler yapan Cumhur İttifakı şimdi bundan tam 60 yıl önce darbeciler tarafından kurulmuş Anayasa Mahkemesi’ni hedef tahtasına koydular. Hâlbuki ki AK Parti iktidara geldikten sonra yapısında olmasa da Anayasa Mahkemesi’nin işleyişinde birçok değişiklikler yapmıştı zaten. AYM üyelerinin neredeyse tamamını kendi siyasi çizgisinde olan hukukçulardan seçerek atamalar gerçekleştirmişti. Yani şu anda Anayasa Mahkemesi başkanı dâhil tüm üyeleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a rağmen bir şey yapacak irade ve karşıtlıkta değiller.

Ama bunlar yeterli olmamış demek ki önce Süleyman Soylu üzerinden, sonra da Devlet Bahçeli üzerinden Anayasa Mahkemesi’ne karşı bir cephe açıldı. Çünkü AYM, kendisine güvenin tamamen sarsıldığı Türkiye’deki yargı sisteminde hukukun itibarını korumak için belirli kararlara imza attı. Kendisine gelen bireysel başvuru dosyalarını değerlendirip yerel mahkemeler ve Yargıtay’ın verdiği hukuk dışı kararlarda da hak ihlalleri olduğuna hükmetti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin verdiği kararları dikkate alarak paralel yönde kararlar verdi. Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bu kararlar 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimine hazırlanan, seçimleri garantilemeyi amaçlayan Amerikancı Cumhur İttifakı’nı harekete geçirdi.

Devlet Bahçeli ne dedi peki: “Yeni hükümet sistemi, parlamenter sistemin bütün kamburlarından, bütün bağlarından, bütün engellerinden ayıklanmalı, arındırılmalıdır. Parlamenter sistemin oluşturduğu kurumların Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne fonksiyonel açıdan müzahir noktaya taşınması zarurettir. Anayasa Mahkemesi’nin son dönemde verdiği bazı kararlar sakattır. Anayasa Mahkemesi yeni hükümet sistemi doğasına uygun bir şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. ‘Hak ihlali’ adı altında verilen kararlar telafisi imkânsız zararlar vermektedir.”

Devlet Bahçeli’nin dediği “telafisi imkânsız zararlar” neler? AYM’nin verdiği hak ihlali kararları, hukuk ve adalete dönük telafisi imkânsız zararlar mı oluşturuyor yoksa Cumhur İttifakı’nın siyasi geleceğine dönük telafisi imkânsız zararlar mı oluşturuyor? Elbette Bahçeli, Cumhur İttifakı’nın ve Amerikancı Başkanlık Sistemi’nin geleceğini düşünüyor, hukuk ve adaleti değil… Eğer Bahçeli gerçekten yerli ve milli olsaydı, hukukun ve yargı sisteminin itibarını düşünseydi Rahip Brunson davasında ve Trump’ın mektubu karşısında milli ve yerli bir tavır alır, dik duruş sergilerdi. Böyle yapsaydı, Türkiye’nin itibarını korurdu belki. Rahip Brunson’un bir mektup sonrasında alelacele uçakla Amerika’ya gönderilmesinin Türkiye yargısına verdiği zararın telafisi mümkün değil!

Ayrıca AK Parti iktidara geldiği günden itibaren Anayasa Mahkemesi üzerinden katı laiklik tanımında değişiklikler yaparak -sözde- hak ve hürriyetler konusunda, insan hakları konusunda “iyileştirmeler” yapmıştı. Anayasa Mahkemesi’nin temel zihniyetinde yaptığı değişiklikler ile AK Parti’nin kapatılmasının önüne geçmişti. Oy çokluğu ile AK Parti’nin kapatılması Anayasa Mahkemesi’nden geri döndü. Yine Anayasa Mahkemesi’nin bugün verdiği hak ihlali kararları için hukuki yolu açan da AK Parti olmadı mı? 23.09.2012 tarihinde AYM’ye bireysel başvuru hakkının yolunu AK Parti açtı. Şimdi ne oldu da üyelerinin kendisinden olduğu, zihniyetlerinin Amerikancı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin yapısında daha keskin değişiklikler istiyor?

Öncelikle şunu söyleyeyim: Anayasa Mahkemesi’nin yapısında yapılmak istenen değişiklikler iktidar ortaklarının uzun vadeli stratejisi olabilir. Ancak yakın vadede yapmak istediği şey AYM’nin masasında ya da raflarında bulunan dosyalar ve verilecek muhtemel hak ihlali kararlarının Cumhur İttifakı’nın 2023 seçim stratejisini bozabilecek özellikler taşıyor olmasıdır. Ya da -başka bir deyişle- Cumhur İttifakı AYM’ye baskı kurarak Selahattin Demirtaş ve diğer başka HDP’lilerin dosyaları üzerinden seçim pazarlığı yapıyor.

AYM’ye Rağmen Zulme Uğrayan Hizb-ut Tahrir Mensupları

Makalenin konusu AYM ve verdiği hak ihlali kararları olduğu için AYM’ye rağmen Hizb-ut Tahrir mensuplarına reva görülen zulmü de ele alacağım.

Malum, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 19.07.2018 tarihinde ikiye karşı başkan dâhil toplam 14 üyenin onayı ile Hizb-ut Tahrir hakkında bir hak ihlali kararı verdi. AYM, “yerel mahkemeler ve Yargıtay’ın kararlarında Hizb-ut Tahrir’in bir ‘terör örgütü’ olarak kabul edilmesine ilişkin yeterli bir değerlendirme yapılmadığına” hüküm getirdi. AYM bu ilk karardan sonra Hizb-ut Tahrir yargılamalarında kendisine yapılan 6 ayrı bireysel başvuruyu daha değerlendirdi ve onlar hakkında da hak ihlali kararları verdi.

Ama buna rağmen 22 Eylül 2020 Salı günü Antalya Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınan 14 Hizb-ut Tahrir mensubu kardeşimiz 8 günlük haksız gözaltı sonrasında 29 Eylül Salı günü mahkemeye çıkarıldılar ve kardeşlerimizden 11’i hakkında tutuklama kararı verildi, 2’si adli kontrol şartıyla 1’i ise savcının talebiyle serbest bırakıldı. Kardeşlerimizin tutuklanmasına mahkeme herhangi bir gerekçe göstermedi, keyfi bir tutuklama yaptığını şu ifadeler ile ortaya koydu: “üzerlerine atılı suçları işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren sebepler nedeniyle… TUTUKLANMALARINA!”

Üzerlerine atılı suçun ne olduğunu ortaya koymadan, yasalara göre suç kabul edilen bir faaliyetin Hizb-ut Tahrir üyeleri tarafından işlenip işlenmediğini tespit ve teyit etmeden mahkeme direk siyasi bir karar ile kardeşlerimizi cezalandırdı. Antalya 2. Sulh Ceza Hâkimliği’nin bu gerekçesi Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun verdiği hak ihlali kararı gerekçesi ile de tamamen çelişmektedir. Çünkü Anayasa Mahkemesi, yerel mahkemeler (ilk derece mahkemeler) ve yüksek yargının (Yargıtay) yargılamaları yaparken ve ceza verirken gerekçelerini yeterli şekilde ortaya koymadıklarını kararında şu şekilde ifade etti:  “Derece mahkemeleri bu konuda gerekçelerini ilgili ve yeterli şekilde ortaya koymalıdır. Bu bağlamda ilk derece mahkemelerinin ve Yargıtay’ın Hizb-ut Tahrir örgütünün bir terör örgütü olup olmadığına yönelik hiç değilse bir kere değerlendirmede bulunması gerekmektedir.”

Peki, yerel mahkemeler böyle bir değerlendirmede bulundular mı? Hayır! Çünkü bulunamazlar! Çünkü Hizb-ut Tahrir fikrî ve siyasi çalışma yapan bir partidir; “terör örgütü” kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Kurulduğu 1953 yılından bugüne şiddet ve teröre asla başvurmamıştır ve başvurmayacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin kararında da zaten Hizb-ut Tahrir’in bu vakıası aynen şu ifadeler ile geçmektedir: “Emniyet raporlarına göre örgüte yönelik ilk operasyonun (Türkiye’de) yapıldığı 1967 yılından Anayasa Mahkemesi’ne sunulan son raporun hazırlandığı 2016 yılına kadar geçen süre içinde ismi anılan örgütün silahlı eyleme karışmadığı anlaşılmaktadır.”

Peki, Hizb-ut Tahrir’e ve üyelerine yönelik bu baskı, bu düşmanlık ve bu zulmün sebebi nedir? Hizb-ut Tahrir’in Hilâfet projesine karşı hem iktidarın hem yargının hem de İslâm düşmanı laiklerin tahammülsüzlüğü ve çaresizlikleridir. Bu durum, onların köhnemiş laik demokratik sistemlerini Hilâfet projesi karşısından savunamadıklarının göstergesidir. Bu durum, onların kutsal kabul ettikleri demokratik “değerleri” çiğnediklerini gösteriyor. Çünkü “kuvvetler ayrılığı kutsalı” dedikleri şeyi adeta çiğniyorlar; işlerine geldiğinde hukuk ve adaletten söz ediyorlar, işlerine gelmeyince de hukuk ve yargı üzerinde vesayet kuruyorlar. Öyle ki bunlar, koltuklarını korumak için daha önce kendi getirdikleri uygulamalara bir zaman sonra cephe açıp savaşabiliyorlar.

Ancak onlar şunu bilmiyorlar: bu tutuklama ve baskılar ne bizleri korkutur ne yolumuzdan caydırır ne de Hilâfet’in yeniden kurulmasına ve İslâm’ın hâkimiyetine engel olabilir. Bu zulüm sadece kendilerinin azabını, mazlum kardeşlerimizin de ecrini artırır. Muhakkak ki müminleri velisi Allah Subhanehu Teâlâ’dır.

___

#YargıZulmüneDurDe

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız