loader
SORUŞTURMA: İSLÂM VE SİYASET - 1

SORUŞTURMA: İSLÂM VE SİYASET - 1

Köklü Değişim Medya

Köklü Değişim Medya olarak, “İslâm Siyaset Düşüncesi” kapsamında “İslâm ve Siyaset” başlıklı bir soruşturma yaptık.

Soruşturma kapsamında altı değerli katılımcıya 4 soru yönelttik.

Soruşturmamızın ilk konuğu Dr. M. Kürşat Atalar oldu. Atalar’ın sorularımıza verdiği cevapları istifadenize sunuyoruz:

~~~

•SORUŞTURMA

Konu: İSLÂM ve SİYASET

Katılımcı: Dr. M. Kürşat ATALAR

Batılı siyaset sadece kendini değil tüm dünyayı bir çok alanda çıkmaza, kaos ve felakete sürükledi. İslâm Siyaset Düşüncesi 21. yüzyıl ve sonrasında dünyaya liderlik edebilir mi?

Öncelikle şunu ifade edeyim ki, Çağdaş dönemde İslâm’ın siyaset alanındaki görünürlüğüne dair bir değerlendirme yaparken dikkatli olunmalıdır. Zira ‘görünürlük’ gerçekliğin karşılığı olmayabilir! Şunu söylemeye çalışıyorum: zamanımızda Müslümanların Çağdaş Dönem’de ortaya koymuş olduğu pratiklere bakarak İslâm’ın geleceğine ilişkin tahmin ve öngörülerde bulunurken çokça yanlışlar yapılıyor ve ‘gerçeklik’ ile ‘görünürlük’ arasında yapılması gereken ayrım genellikle yapılamıyor. Çünkü zamanımızın ‘egemen’ güçleri, ‘pratik’ alanda manipülasyon yapma konusunda hayli mahirler. Müslümanların da ‘reel’ gücü, siyaset alanında sahici bir aktör olmaya yetecek düzeyde olmadığı için, ‘görüntüler’ çoğu zaman aldatıcı olabiliyor. Zannımca, hâlihazırda Müslümanlar, bir yüzyıl öncesine göre, ‘daha güçlüler.’ Ama hangi açıdan? Düşüncenin gelişmesi açısından! Bu sözlerim, siyaset alanı için de geçerli bir açıdan. Fakat siyaset alanındaki güç, her daim, düşünce alanındaki güce bağlıdır. Yani düşünce alanında güçlüyseniz, siyaset alanında da güçlü olursunuz. O halde, doğru olan, düşünce alanındaki gücü sahici bir şekilde ölçümlemeye çalışmaktır. Müslümanların Çağdaş dönemde ‘düşünce’ alanında ortaya koydukları performansa bakacak olursak, şunu görürüz: genel olarak bir ‘gelişme’ trendi vardır. Yavaş, fakat gelişme yönünde işleyen bir süreçtir bu. Bu gelişmenin çağdaş dönemde siyaset alanındaki yansımalarını nasıl gözlemliyoruz? Şöyle: Müslümanlar bir takım ‘teşebbüsler’de bulunuyorlar, fakat bunların kahir ekseriyeti başarısızlıkla neticeleniyor. Bütün Müslüman dünyasında kurulmuş enternasyonal cemaatleri de içine katarak söylüyorum bunları. Bu yapıların hedefleri büyüktür ama başarabildikleri azdır. Ve bu gayet doğaldır! Çünkü Çağdaş Dönem Müslüman Düşüncesi henüz ‘kuruluş’ dönemini yaşamaktadır. Tarihteki başka toplumların pratiklerine de baktığımızda görülür ki, ‘kuruluş’ dönemi düşüncesinden, ‘gelişme’ (yahut ‘zirve’) dönemi pratiklerini beklemek haksızlık olur. Yani Çağdaş Dönem Müslüman Siyaset Düşüncesi, henüz temellerini sağlamlaştırmakla meşguldür, bir ‘medeniyet’ yahut ‘imparatorluk’ kuracak güçte değildir. Dolayısıyla, yaşadığımız dönemdeki ‘siyasal’ pratiklerin zaaflarla malul olması gayet tabiidir. Meseleye bu açıdan bakıldığında, 21. yüzyılda Müslümanların siyasal tecrübesinin hangi yönde evrileceği ve bundan neyin beklenmesi (veya beklenmemesi) gerektiği de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Kanımca, ‘düşünce’ gelişme trendini sürdürdüğü için, Müslümanların ‘siyasal’ pratikleri de gelişme gösterecektir. Fakat bu gelişmeye dayanarak ‘ütopik’ bazı beklentiler içine girilmesi doğru olmaz. Çünkü hâlihazırda Müslümanların düşünsel gücü, “dünyayı değiştirme”ye yetecek düzeyde değildir. Zira Çağdaş Dönem Müslüman Düşüncesi, henüz ‘okullaşamamış’ yani ekol haline gelememiştir. Bunun için düşüncenin ‘sistematik’ düzeyde ifade edilmesi gerekir. Yani geleneksel terminoloji ile ifade edecek olursak, düşünce ‘mezhebî’ bir karakter kazanmadığı sürece, ‘siyasal’ alanda sahici başarılar elde etmek mümkün değildir. Bendeniz önümüzdeki süreçte Müslümanların siyasal başarılar elde etme şansını yüksek görüyorum. Şu açıdan: hem Müslüman düşüncesi gelişme kaydediyor, hem de rakip konumundaki Batı Düşüncesi geriliyor. Bu trend devam ettiği sürece Müslümanların ‘siyasal’ pratiklerinde de olumlu gelişmeler olacaktır (Bu konunun detaylarıyla ilgili olarak dusunceninokullasmasi.com adlı siteye bakılabilir).

İslâm dünyasında özellikle son 100 yılda Müslümanların, İslâmi hareketlerin ve özellikle siyasi partilerin edindiği olumsuz tecrübeleri ve başarısızlığını nasıl değerlendiriyorsunuz, nedenleri hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Son asırda Müslümanların siyasi tecrübelerinin genellikle akîm kalmasının aslî nedeni, düşünsel gücün zayıf oluşudur. Bunu az önce ifade etmeye çalıştım, burada biraz daha açayım: Cemaleddin Afgani’nin 19. yüzyılın sonunda  ‘ıslah’ ve ‘tecdid’ kavramlarına yaptığı vurgudan sonra, Müslüman Dünyası’nda yeni bir ‘olgu’ ortaya çıkmıştır ki, biz buna “İslâmi Uyanış” diyoruz. Malum, insan uyandığı zaman, yataktan mahmur kalkar, hemen kendine gelemez. Üstelik çok uyumuşsanız, kendinize gelmeniz de zaman alacaktır! Müslüman Dünyası’nın çağdaş dönemdeki genel halini basitçe bu şekilde tarif etmek mümkündür. Afgani’den bu yana geçen yaklaşık bir buçuk asırlık dönem ‘uyanış’ için yetmez mi? Aslında tarihteki benzer türdeki gelişim tecrübelerine bakıldığında, geçen sürenin hiç de az olmadığı söylenebilir. Bendeniz, Afgani’den sonraki dönemde, özellikle de Kutub, Mevdudi ve Şeriati ‘üçlü’sünün düşünsel katkılarıyla Çağdaş Müslüman Düşünce’nin önemli gelişme kaydettiğini düşünüyorum, fakat “Gelecek İçin Manifesto” adlı söyleşi kitabında da ifade etmeye çalıştığım gibi, bu gelişme, henüz tipik manada bir ‘ekol’ü ortaya çıkaracak düzeyde değildir. Ekol/okul olmak zordur. Batı’da liberal ve sosyalist ekol, öyle hemen birkaç on yılda ortaya çıkmış değildir. Kökenlerini ta Rönesans ve Reform’a kadar götürmek mümkündür. Yani bazı ekollerin ortaya çıkışı birkaç asrı bulabilir. Çünkü bir gecekonduyu bir gecede yapabilirsiniz, ama bin metre yüksekliğindeki bir gökdelen için belki bin gece belki daha fazlası gerekir! Ve tabii ki, bin katlı bir binanın temeli de o oranda güçlü olmalıdır. O nedenle, kuruluş dönemlerinde öncelikle ‘temel’in sağlamlığına dikkat edilmelidir, binanın yüksekliğine, güzelliğine, vs. değil! Fakat görüyoruz ki, çağdaş dönemde Müslümanlar, genellikle binanın yüksekliğine/güzelliğine dikkat ediyor, temele o kadar özen göstermiyorlar. Başarısızlığın asli nedeni olarak bunu görüyorum. E, tabiatıyla temeli sağlam olmayan yüksek/güzel binalar, bir süre sonra da çöküyor! Bundan doğal bir şey olamaz!

19. yüzyıl başlarında İslâm dünyasında ortaya çıkan “İslâmcılık” akımı o günden bugüne Müslüman dünyaya ne sundu?

On dokuzuncu asırda ortaya çıkan ve yirminci yüzyılda gelişme kaydeden İslâmcılık akımının Müslüman Dünyası’na sunduğu şeyi özetle şu cümlede bulmak mümkündür: “tarihimizdeki o güçlü dönemleri yeniden yaşamak istiyorsak, özümüze döneceğiz!” Bu, tabii, çok konuşulması gereken bir konudur. ‘Öz’ nedir, ‘dönüş’ nasıl yapılmalıdır? Bunlar zorlu sorulardır. Cevap verirken de aceleci olunmamalıdır. Müslümanların tarihsel tecrübeleri şunu net biçimde göstermiştir ki, Müslüman Dünyası dinini iyi anladığında genellikle başarılı olmuş, bu noktada sorunlar yaşadıkça da gerilemiştir. Bu konu derin bir mevzu olduğu için, burada detaya giremiyorum. Ama özetle şunu söyleyebilirim: içsel sorunları, kavgaları/çatışmaları bir tarafa bırakarak genel bir değerlendirme yapacak olursak, Müslümanların ilk 1000 yılı, genel olarak başarılarla dolu bir tarihtir (Bu değerlendirmeyi, ‘rakipleri’ göz önünde bulundurarak yapıyorum). Bunun da ilk 5 ya da 6 asrında, Müslümanlar -tabiri caizse-, ‘rakipsizdir.’ Özellikle de bu ilk 6 asırlık dönemde ne olmuştur? Müslümanlar önce ‘düşünsel’ alanda performans göstermişler, bu alanda dünyanın ‘en iyisi’ olduklarını kanıtlamışlardır. Peki, bu dönemde ‘siyasal’ pratik nedir? Yüzeysel bir bakışla bakıldığında dahi, şu görülür ki, bu dönemde Müslüman devletlerin karşısında ciddi bir siyasal güç yoktur. Ta ki Haçlılar ve Moğollar dönemine kadar. Tarihçilerin ve muhakkik ulemanın da ifade ettiği gibi, Haçlılar ve Moğollar daha gelmeden önce Müslümanların siyasi gücünde zayıflıklar baş göstermiştir. Daha dikkatli bir gözle bakıldığında görülen ise şudur ki: aynı dönemde ‘düşünsel dinamizm’ de ciddi ölçüde azalmıştır! Bu da benim “siyasal gücü, düşünsel güç belirler” iddiamı doğrulayan bir şeydir. Haçlı ve Moğol istilası bunun üzerine gelmiştir ve fakat bu iki büyük ‘meydan okuma’nın ardından Müslümanlar yine toparlanabilmişler ve ikinci ‘türev’ medeniyetlerini de kurmuşlardır. Bu dönemin imparatorlukları (batıda Osmanlı, doğuda Babür İmparatorluğu, vs.) niçin ‘türev medeniyet’tir? Bunu da ‘düşünce’ gücüyle açıklamak mümkündür. Dikkat edilirse, bu dönemin imparatorlukları ‘bürokratik’ karakterlidir ve orijinal düşünce de üretememişlerdir. Yani bu imparatorluklar, ilk ‘klasik’ dönemin düşünsel mirası üzerine kurulmuşlardır. Bir benzetme yapacak olursak, bu dönemin siyasal entitelerini Roma İmparatorluğu ile, ilk 6 asırlık dönem tecrübesini de antik Yunan medeniyeti ile kıyas etmek mümkündür. Bunun ardından ise Avrupa istilası gelmiştir. Avrupa istilasının Müslüman Dünya üzerindeki etkisi ise daha ‘olumsuz’ olmuştur. Müslüman Dünyası, ilk meydan okumaya bir şekilde cevap vermiş, Haçlılar “geldikleri gibi gitmişler”, Moğollar ise, düşmanlarının dinini benimseyerek Müslümanlaşmışlardır. Bu, zaaflı bile olsa, klasik dönem Müslüman Medeniyeti’nin gücünü gösteren bir şeydir. Fakat Avrupa istilasının etkileri, Müslüman Dünyası’nda daha büyük izler bırakmıştır. Yirminci yüzyıl boyunca Müslüman Dünyası’nda Batılı ideolojilere dayalı siyasal rejimlerin tesisi bunu göstermektedir. Dahası, ilk meydan okuyuş Müslüman Dünyası’nda bir ‘kimlik krizi’ne yol açmamış iken, ‘Avrupa istilası’ndan sonra, Müslüman Dünyası’nda bu yönde ciddi tecrübelere şahit olunmuştur. (Örneğin bu dünyanın insanlarından önemli bir kesimi, göğüslerini gere gere “ben laikim, ben sosyalistim, ben liberalim” diyebilmiştir!) Bu da tabiatıyla bu coğrafyada bir ‘kimlik krizi’ yaşandığını gösterir. Fakat ‘İslâmi Uyanış’ olgusuyla birlikte, bu istilanın etkilerinin giderek azalmakta olduğunu da burada ifade etmemiz gerekiyor. Bu süreç yavaş işliyor, ama işliyor! Benim gözlemim ve kanaatim budur. Birçokları, son dönemde yaşanan karışıklıkları, savaşları vs. örnek göstererek, Müslüman Dünyası’nın geleceği hakkında olumsuz kanaatler serdediyorlar. Bendeniz bunlara katılmıyorum. Bunlar, bence ‘doğum sancıları’dır. Ve tabii ki hiçbir doğum sancısız olmaz!

Müslümanlar son yüzyılda kalkınma yolunda metot ve yöntem tartışmaları yaptılar. Fikir ve metot olarak İslâm nasıl bir siyaset ve yönetim modeli ortaya koymuştur?

İslâm’ın siyaset alanına dair söylediklerinin özet ifadesi kanımca şudur: Hakikat iddiası olan her düşünce, siyaset alanına hâkim olmak ister. Zira doğrular herkes içindir. İkincisi, siyaset ‘evrensel’ bir olgudur. Hıristiyan iseniz de, bir ‘iktidar alanı’nız olur, Müslüman iseniz de bir iktidar alanınız olur. Ateist veya agnostik olsanız da fark etmez, deist veya teist olsanız da fark etmez. Siyaset böyle bir şeydir. Topluluk halinde yaşıyorsanız, bir ‘siyasa’nız illa ki olur! (O yüzden, bendeniz, ‘anarşizm’i ütopik bir düşünce olarak görürüm). Hâl böyle olunca, Müslümanların da İslâm’a göre ve İslâmca yaşayacakları bir ‘siyasa’ talebinde bulunmaları kadar doğal bir şey olamaz. Klasik dönem uygulamasında zaten bunun yeterince kanıtı mevcuttur. Bizim peygamberimiz “eli kılıçlı” bir peygamberdir ve tarihimizde kurulmuş devletlerin sayısını, değme matematikçiler bilemez! İslâmi siyasetin ilkeleri, “hâkimiyetin Allah’a ait oluşu” esasına dayalı olarak belirlenir. Dolayısıyla, İslâmi manada bir siyasal erk varsa, bunun meşruiyeti, Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda işlev görmesine dayanır. Uygulamada aksaklıklar olsa bile, bu böyledir. Bunun hemen ardından ‘şûrâ’ ilkesi gelir. Çünkü İslâmi siyasette ‘iş/emir’ kişinin değil, toplumundur. Halife, toplumun işlerini idare etmek için orada vardır. O halde toplumun kanaatinin İslâmi siyasette yeri vardır. Bir de “akıl akıldan üstündür.” İslâmi siyasette, Halife, insanların ‘en akıllısı’ olacak diye bir kural yoktur. Halife, en akıllının (ya da akıllıların) aklına itibar ediyorsa görevini yapıyor demektir. Fakat bunu, demokrasilerdeki “yüzde 51” kuralı olarak anlamamak gerekir. İslâmi siyasette yüzde 51’e itibar edilecek durumlar vardır, edilmeyecek durumlar vardır. Örneğin, Allah’ın açık emir ve yasağına aykırı bir ‘yasa’ çıkarılamaz. Dolayısıyla, yasamanın sınırları bellidir. Şûrâ’da da, “yüzde 51”e uyulacak zaman vardır, uyulmayacak zaman vardır. Akıl var, yakîn var! Sahabe toplumuna dayalı bir devlette “yüzde 51” kuralına uymak akıllıca bir iş olurken, fetret dönemlerinde “yüzde 51” kuralının başa bela olacağına kuşku yoktur! Ayrıca “masiyette itaat yoktur” prensibi de, İslâmi siyasetin önemli saç ayaklarından biridir. Halife “kafasına estiği gibi” hareket edemez. Ederse, “eğri kılıçlar onu düzeltir.” Dolayısıyla, İslâm’da ‘muhalefet’in de sınırları bellidir ve nettir. Fakat tabii bunun için, bilinçli bir toplumun olması gerekir. Fetret dönemlerinde ‘bilinç’ düzeyi düştüğü için, bu dönemlerde Müslüman toplumlar bu kuralı fazla işletememişlerdir. Burada başka ilkeleri saymamız da mümkündür. Fakat dikkat edilirse, bunlar, İslâm’ın ‘devlet’ olduğu dönemlere ilişkin prensiplerdir. İslâm’ın siyasal iktidarı yitirdiği dönemlerde yapılacaklar ise daha başkadır: siyasal erke sahip olmak için çalışmak. Burada da ana strateji, Mekke Dönemi yöntemidir. Peygamberimiz Mekke’de “hakka çağırmış” ve “güce başvurmamıştır.” Bu ikisi, Mekke Dönemi siyasetinin ana ilkeleridir. Zannımca Çağdaş Dönem’de Müslüman coğrafyasının kahir ekseriyeti Mekke Dönemi şartlarını yaşamaktadır. O halde, takip edilecek ana strateji de Mekke Dönemi stratejisi olmalıdır. Burada genel olarak ‘şiddet’e yer yoktur ve odaklanılan ana husus, İslâm’ın “hakikati temsil ettiği”dir. Böylesi dönemlerde, öncelikle insanların kalplerini ve vicdanlarını tatmin etmeye yönelik bir yöntem izlenmelidir. Başta da ifade etmeye çalıştığım gibi, bu, düşünce kalitesini artırmakla mümkün olur. Müslümanların bu dönemde en çok dikkat etmeleri gereken husus budur. 

SON HABERLER