loader
HİZB-UT TAHRİR TÜRKİYE HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI - [12 ŞUBAT 2020]

HİZB-UT TAHRİR TÜRKİYE HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI - [12 ŞUBAT 2020]

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu tarafından her hafta düzenli olarak yapılan haftalık gündem değerlendirme toplantısı dün akşam Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar tarafından gerçekleştirildi.

Kar, değerlendirme toplantısına sıcak gelişmelerin yaşandığı Suriye’nin İdlib kenti ile başladı. Rusya ve Esed güçleri arasında bombardımana tâbi tutularak katledilen İdlib halkı üzerinde oynanan çirkin oyunlara değinen Mahmut Kar, konuşmaktan başka bir faaliyeti bulunmayan dünya üzerindeki 9. büyük askerî güce sahip” Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Vakit cani Esed rejimine haddini bildirme vaktidir” diyerek harekete geçme çağrısı yaptı.

İdlib’in ardından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın, İngiliz The Guardian gazetesine verdiği röportajı değerlendiren Mahmut Kar, “Kıbrıs konusunda şu an tek çözüm; bu kadim İslâm toprağının ivedilikle, üzerinden sömürgeci kâfirler kovularak aslına yani Türkiye’ye ilhak edilmesidir.” şeklinde konuştu.

Daha sonra, geçtiğimiz Pazar günü Türkiye genelinde birkaç şehirde yapılan Kudüs mitinglerine değinen Kar, özellikle İstanbul’da çok farklı siyasi partilerin katılımı ile yapılan “garip” mitingi eleştirdi. Saadet Partisi’nin düzenlediği mitinge, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Gelecek Partisi Başkanı Davutoğlu, İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun katıldığını söyleyen Mahmut Kar, yapılan bu “Kudüs Mitingi”nin birleştirici değil ayırıcı, ayrıştırıcı olduğunu, amacın ne Filistin, ne de Kudüs olmadığını ifade etti.

Değerlendirmelerinde toplumun ruh haline de dikkat çeken Mahmut Kar, yöneticilerin refahı için yönetilenlerin ezildiğini, çocuklarının açlığından şikayet eden babaların intihara sürüklendiğini ifade etti, toplumun gidişatındaki vahamete dikkatleri çekti.

Son olarak; kadının korunması ve aile içi şiddetin önlenmesi adına çalışma yaptıklarını söyleyen kimi kadın derneklerini ve faaliyetlerini de eleştiren Mahmut Kar, Siz kadını korumuyorsunuz! Yalnızca çıkardığınız kanunlarla şiddeti körüklüyorsunuz. Dağılan aile sayısı ne kadar çok olursa o oranda AB’den destek ve pay alıyorsunuz. Namus mefhumunun tamamen yok edilmesi için çabalıyorsunuz. Babayı evladına, evladı babaya düşman ediyor, eşleri bir birine kırdırıyorsunuz. Biz ise Hizb-ut Tahrir Türkiye olarak sizin bu tehlikeli çalışmalarınız karşısında aileyi, nesli ve toplumu İslâm ile korumak için mücadele ediyoruz.” dedi.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu tarafından hazırlanan Haftalık Gündem Değerlendirme Toplantısı’nın tam metnini istifadenize sunuyoruz:

İDLİB’DEKİ SICAK GELİŞMELER

İdlip’de sıcak gelişmeler yaşanmaya devam ediyor. Rejim güçlerinin Türkiye askerine yönelik saldırısının ardından yaşanan gerginlik tırmanıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Şubat ayı içerisinde Rejimin gözlem noktalarının gerisine çekilmesini umut ettiklerini söyleyerek, “Rejim bu sürede geri çekilmezse, Türkiye bu işi bizzat yapmak mecburiyetinde kalacaktır” demişti. Kremlin’den bugün yapılan açıklamada ise, İdlib’deki durumun endişe verici olduğu ve Rusya ile Türkiye arasındaki anlaşmanın uygulanmak zorunda olduğu belirtildi. Türkiye de daha önce Rusya’nın anlaşmaya uymadığını, İdlib mutabakatının çiğnendiğini belirtmişti.

Türkiye 84 milyon nüfusu, 735 bin askeri personeli, 1,607 hava gücü, 3200 muharebe tankı, 194 donanma gücüyle dünya üzerindeki 9. Büyük askeri güce sahip. Suriye rejimi ise devrimci gruplara teslim olmak üzereyken İran ve Rusya’nın desteğiyle hezimetten kurtulmuş, dağılmış, parçalanmış, bitkin bir güç. Rusya ve İran olmadan nefes dahi alamayan bu rejim bizim askerlerimize saldırıda bulunacak, yapılan anlaşmaları hiçe sayacak ve katliamlarına devam edecek. Siz de ona Şubat ayının sonuna kadar süre vereceksiniz, bir daha saldırı olursa karşılığı sert olur diyeceksiniz! Bu nasıl bir politikadır!  Bu ne utanç verici bir politikadır!

“Canımızı sıkarsanız, asabımızı bozarsanız, sabrımızı taşırırsanız” ile başlayan cümleler artık bir anlam ifade etmiyor. Vakit tehdit cümleleri kurma vakti değildir. Vakit, süre vererek rejim güçlerine vakit kazandırma vakti de değildir. Vakit cani Esed rejimine haddini bildirme vaktidir. Türkiye, derhal ABD’nin taşeronluğunu yapmaktan vazgeçmelidir. Ve kendi halkını katletmesi için Rusya ve İran’ı davet eden bu aşağılık rejimi bir an evvel yok etmek için gereken ne ise yerine getirmelidir.

KIBRIS İÇİN TEK ÇÖZÜM TÜRKİYE’YE İLHAK EDİLMESİDİR!

Geçen hafta Cumartesi günü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, İngiliz The Guardian gazetesine bir röportaj verdi. Hükümet ve milliyetçi çevreler başta olmak üzere toplumun büyük bir kesiminin tepkisini üzerine çekti… Federal çözüm çağrısı yapan Akıncı, bunun bir an önce hayata geçirilmesi gerektiğine, aksi takdirde bölünmüşlüğün kalıcı olabileceğine vurgu yaptı. Kendisine yöneltilen “Türkiye tarafından Kırım benzeri bir ilhak nasıl olur” sorusuna; “korkunç olur, asıl Kıbrıs’ın sonunu bu getirir, böyle bir şey Türkiye’nin çıkarlarıyla da çelişir” diyerek cevap verdi. Ayrıca, “Kıbrıs Türk´tür Türk kalacaktır siyaseti 1950’lerin sloganıdır. Bu ifadenin gerçek durumla ilişkisi yoktur” şeklinde ifadeler kullandı.

Biz biliyoruz ki; Kıbrıs konusunda ne Türk kesiminin lideri Mustafa Akıncı, ne Rum kesiminin lideri, ne de Ada’da garantör devletler olarak bulunan Türk ve Yunan tarafları söz sahibi değiller. Onlar şu anda Kıbrıs üzerindeki mücadelenin asıl tarafları olan sömürgeci kâfir İngiltere ile Amerika’nın planlarına göre hareket eden, yerel ve bölgesel aktörlerdir. Kıbrıs’taki mücadelenin aslı nedir biliyor musunuz? Burada ki mesele Ada’da askeri ve siyasi olarak hala varlığını sürdüren İngiltere’nin, ABD tarafından tasfiye edilmeye çalışılmasından ibarettir. Buna göre İngilizlerin çıkarları, Kıbrıs’ta mevcut durumun devamlılığına yani statükonun korunmasına bağlıdır.

Amerika ise durumu kendi lehine çevirmek, İngiltere’yi Ada’dan tasfiye edebilmek için mevcut durumu değiştirmeye çalışıyor. ABD, 2004 yılında Annan planıyla çok yaklaştığı, federal nitelikli birleşik bir Kıbrıs için sürekli olarak girişimlerde bulunuyor. Kıbrıs sorununun çözümüyle ilgili Cumhurbaşkanı Akıncı’nın açıklamalarına gelince; her ne kadar söylemleri Amerika’nın Kıbrıs’taki çıkarlarıyla paralellik arz ediyor görünse de, bu röportajı 26 Nisan 2020’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bağımsız aday olarak katılacağını açıklamasının hemen ardından verdi.

Röportajındaki ifadeler, Kıbrıs meselesinin çözümünden ziyade halkın beklentilerini dillendirerek teveccühlerini kazanmaya yöneliktir. Ne acıdır ki Hicri 28 yılında Halife Osman döneminin, Müslümanların ilk deniz aşırı fethi olarak İslâm topraklarına katılan Kıbrıs; Irak, Suriye, Libya, Yemen ve daha nice İslâm beldeleri gibi Sömürgeci Kâfir devletlerin çıkarları uğruna birbirleriyle çıkar savaşı verdikleri beldelerden birisidir.  Müslümanların bu kadim beldesi üzerinde egemenlik mücadelesini bir asırdan fazladır devam ettirmektedirler. Onlara bu imkânı sağlayan hain yöneticiler ise efendilerinin çıkarları konusunda zaman zaman anlaşmazlığa düşmekte ve onların çıkarları için geçmişte olduğu gibi bugün de birbirleriyle mücadele etmektedirler.

Sonuç olarak; Kıbrıs konusunda ne Amerika’nın ne de İngiltere’nin planlamış olduğu çözümlerin bir kıymeti yoktur. Başka bir ifadeyle, Ada’nın Kuzeyi Türkiye’ye, Güneyi Yunanistan’a ilhak edilerek ya da kimseye ilhak edilmeden Kıbrıs’ta iki devletli çözüm, çözüm değildir. Ne Rumlar yönetiminde Kıbrıs’ta federal bir devlet, ne de Rumlar yönetiminde tek bir devlet kabul edilebilir bir çözüm değildir. Çünkü herhangi bir İslâm toprağının otoritesini kâfirlere bırakmak kesinlikle caiz değildir.

وَلَن يَجْعَلَ ٱللَّهُ لِلْكَٰفِرِينَ عَلَى ٱلْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا

“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.” [Nisa 141]

Öyle ise Kıbrıs konusunda şu an tek çözüm; bu kadim İslâm toprağının ivedilikle, üzerinden Sömürgeci Kâfirler kovularak aslına yani Türkiye’ye ilhak edilmesidir. Böylece Kıbrıs kâfirlerin tasallutundan kurtulmuş olacaktır. Aksi takdirde, çok yakında kurulacak olan II. Raşidi Hilafet Devletiyle muhakkak geri alınacak ve kıyamete kadar da İslâm toprağı olarak kalacaktır Allah’ın izniyle…

KUDÜS MİTİNGLERİ

Geçen Pazar günü Türkiye genelinde birkaç şehirde Kudüs mitingleri yapıldı. Özellikle İstanbul çok farklı siyasi partilerin katılımı ile garip bir mitinge ev sahipliği yaptı. Saadet Partisi’nin düzenlediği mitinge CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Gelecek Partisi Başkanı Davutoğlu, İYİ Parti İstanbul İl Başkanı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu katıldı. Sol ve ulusalcı Kemalist medya mitinge katılanları bu şekilde haber yaptı. Hüda Par Genel Başkanı İshak Sağlam da oradaydı ve konuşma da yaptı, ama laik, ulusalcı medya tarafından sansüre uğradı. İşte bu sansür dahi bu Kudüs Mitinginin birleştirici değil ayırıcı, ayrıştırıcı olduğunu, amacın ne Filistin, ne de Kudüs olmadığını göstermektedir. Bunu öncelikle şunu ifade etmiş olayım.

Sonra da şunun da altını özellikle çizmek istiyorum: Kudüs’ün bir İslâm toprağı olduğuna, Yahudi varlığının orada işgalci olduğuna inanan, ne 67 ne de 48 toprakları diye bir şeyi asla ve asla kabul etmeyen, bu mübarek beldede ne Yahudilerin nede Nasranîlerin asla söz hakkının olmayacağını söyleyen ve bu düşünceler ile mitinglere katılan tüm Müslümanlardan Allah razı olsun. Amma hem Kudüs’e özgürlük istediğini söyleyen hem de Türkiye için İngiliz tipi parlamenter sistemi arzulayan Temel Karamollaoğlu’nun samimi olmadığı açıktır. Genel Başkanı olduğu Saadet Partisi İngilizci taife ile iş tutup, Müslümanların temiz duygularını ayaklar altına almıştır.  Gelgelelim Kemal Kılıçdaroğlu’na bu kim? CHP’nin Genel Başkanı. Yani Yahudi Varlığı “İsrail” denen sözde devleti ilk tanıyan Müslüman ülkenin o dönem iktidardaki partisinin başkanıdır. Zamanın CHP Genel Başkanı olan İsmet İnönü 1948 yılında Yahudi varlığını tanımış, hatta Türkiye’den 50 bin Yahudi’yi İsrail’e göndermiştir.

Şimdi söyler misiniz? Müslümanlara Suriye ve Irak’ta her türlü zulmü reva gören, on binlercesini katleden, cesetlerini parçalayan, hatta Halife Ömer bin Abdulaziz’in kabrini dahi tahrip eden İran’ı ve Esed’i aklayıp paklayanların laik Kemalistler ile birlikte Kudüs güzellemesi yapmaları ne ile izah edilebilir? Bu tek kelime ile riyakârlıktır. Bunların Müslümanların onurunu korumak için kılını kıpırdatmayacağı aşikârdır. Hal böyle iken Kudüs için miting düzenlemeleri, mitinglere katılmaları “Aldatıcılar Allah’ın adını kullanarak sizi aldatmasın” ayetini bize hatırlatmaktadır.

Beyler Kudüs’ün sizin gibilere ihtiyacı yok! Kudüs, İslâm’ı dert edinen ihlaslı Müslümanların eliyle kurtulacaktır! Sizin gibi halkın duygularını okşayarak oy devşirme peşinde olan müflis oy tüccarlarının eliyle değil! Buradan Amerika dostu Ak Parti iktidarına da seslenmek istiyorum! Şayet Kudüs sizin gerçekten kırmızıçizginiz ise yapmanız gereken şey, her alanda yüzyılın anlaşması denilen paçavraya karşı mücadele etmektir. Öyle basın toplantılarında iki kelime ile Kudüs bizim kırmızıçizgimizdir deyip Milleti kandıramazsınız. Sokaklarda! Meydanlarda! Topyekûn Kudüs için mücadeleye çıkmalısınız. Yahudi varlığı ile ticari, askeri ve siyasi tüm ilişkileri kesmelisiniz! Nihai çözüm ise elbette Kudüs için orduların harekete geçmesidir. Eğer samimiyseniz bunu yaparsınız.

YÖNETENLERİN ÇIKARLARI İÇİN YÖNETİLENLER EZİLİYOR!

Her gün yenisine şahit olduğumuz toplumsal sorunlar bir türlü çözülemedi, bitmedi, bitmiyor böyle giderse de bitmeyecek gibi… Yine bir geçim sıkıntısı, yine bir bunalım ve ne yazık ki yine yeni bir intihar olayına şahit olduk. Hatay’da bir vatandaş, valilik binası önünde “Çocuklarım Aç” dedi ve kendini ateşe verdi.  Bu üzücü olay neticesinde yaralanan baba ne yazık ki hastanede hayatını kaybetti. Bu olay ilk değildi dediğim gibi böyle giderse son da olmaz. Çünkü hayat şartları her geçen gün halk için çok daha zor bir hale geliyor maalesef. Ekonomide yaşanan olumsuz gidişat, fiyat pahalılığı ve sürekli gelen zamlar, insanları artık son noktaya getirdi. İnsanlar, intiharı bir çözüm olarak görmeye başladılar Allah muhafaza.

Allah için şöyle bir düşünelim; biz bu hale nasıl geldik. İnsanların bu hale gelmesine sebep olan şey ne? Bu halkı bu çıkmaza sokan kim? Bizler Müslümanlar olarak, varlığı da yokluğu da bilen bir toplumuz. Varlığa şükretmeyi yokluğa sabretmeyi İslâm bize öğretti. Allah Subhanehu ve Teâla’ya olan imanımız, akidemiz bizi zor zamanlarda, sıkıntılara karşı sabrı tavsiye eder.

Ancak burada durum farklı Kıymetli Müslümanlar... İçinde bulunduğumuz sorunun asıl sebebi, üzerimize tatbik edilen gayri İslâmi, gayri insanı kanunlar ve onları bizlere zorla dayatan yöneticilerdir. Bakın ülke olarak son günlerde birkaç büyük olayı üstü üste yaşadık. Önce deprem, ardından çığ felaketi ve akabinde yaşanan kazalar… Tüm bunlarda halkın nasıl büyük bir dayanışma içinde olduğunu gördük. İnsanlar hemen yardıma koştular. Kimi canı pahasına enkaz altına girdi, kimi çığ altında kalanları kurtarmak isterken kendisi can verdi. Başka biri hiç tanımadığı birine evini açtı.

Peki ya yöneticiler ne yaptı? Daha ilk dakikadan itibaren iktidar ve muhalefetin birbirlerine sataşmaları başladı. İnsanlar göçük altında yaşam mücadelesi verirken, onlar insan hayatı üzerinden siyaset yaptılar. Halkın bu duyarlılığına rağmen yöneticilerin bu tavrı açıkça şunu ortaya koydu; halk bir vadide, yöneticiler başka bir vadide. Zaten yöneticilerin en iyi yaptığı iş bu değil mi. Halkı aldatmak, kandırmak ve kendi çıkarları için bir şeylere inandırmak.

İşte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu! Seçim döneminde ve seçimden önce kendisini halkın içinde halktan bir parça olarak gösterdi. Başkan olduktan aslına döndü. Elazığ depremi yaşandığında deprem bölgesinde bir kare fotoğraf verdi, ardından tatile kayak yapmaya gitti. Seçim zamanı halkın arasına gidip, esnaf ile poz veren, market arabalarıyla fotoğraf çektirip halktan biriymiş görünenleri Hatırlayın… Hatırlayın seçim döneminde iftarlarda halkın yer sofrasına oturanları… Seçimlerin üzerinden neredeyse bir yıla yakın zaman geçti. Hiç yer sofrasına oturan siyasetçi gördünüz mü? Yok! İşleri güçleri var tabi, seçimden hemen sonra halkı zam yağmuruna tuttular.

Elektrik ve doğalgaz faturalarına bakın, kaç katına çıktı, buna rağmen halen pembe tablolar çizip halkı kandırmaya devam ediyorlar. Toplu taşıma ücretlerine bakın! İETT toplu taşımaya %35 zam yaptı, ulaştırma bakanlığı altta kalır mı hemen o da Marmaray’a %35 zam getirdi. Normalde devlet, insanların sorunlarını çözmek için vardır değil mi? Ancak şuanda biz halk olarak üzerimize yüklenen vergi ve zamlar ile devletin mali sorunlarını, bütçe açıklarını kapatmaktayız.

İşte modern çağdaş yönetim sistemi denilen demokrasilerde sistem tam da böyle işliyor. Yönetenlerin çıkarları için yönetilenler eziliyor. Dönüp bakın demokrasinin tarihine krizlerden ve darbelerden başka bir şey göremezsiniz. Birde İslâm tarihine bakın, En çok eleştirilen Emevi, Abbasi ve Osmanlı dönemine bakın! Bakın bakalım ne göreceksiniz. Bereket, bolluk, refah ve kalkınma göreceksiniz, ilim, irfan, bilim ve teknolojide ilerleme göreceksiniz! Allah’ın izni ve yardımıyla çok yakın bir zamanda İslâm yeryüzüne tekrardan hâkim olacak ve eskiden olduğu gibi bugün de halkın tüm sorunlarını tek tek çözecektir. Bizleri en kısa zamanda o günlere ulaştırması için Allah Subhanehu ve Teala’ya dua ve niyazda bulunuyoruz.

KADIN ÖRGÜTLERİNİN AİLE İLE DERDİ NE?

Bu sistemin sadece ekonomik sorunları insanları çıkmaza ve intihara sürüklemiyor. Aynı zamanda toplumsal sorunlarda aileleri ayırıyor, yok ediyor ve öldürüyor. Ankara’nın Çubuk ilçesinde yaşayan bir kişi, 18 yaşındaki öz kızını erkek arkadaşı olduğu için öldürdü ve yol kenarına attı. Konya’da üniversite sınavına hazırlanan Kadir Şeker isimli bir genç, parkta kız arkadaşını darp eden adama engel olmak istedi. Çıkan arbedede saldırgan adam öldü, üniversite öğrencisi Kadir Şeker tutuklandı. Hatırlarsanız geçen haftaki toplantımızda da evden uzaklaştırma aldığı için eski eşi ile tartışan ve hem eşini hem de kızını öldüren cani adamın cinayetinden bahsetmiştik. Toplumun bu hale gelmesi elbette bugünün meselesi değil bu bir sürecin neticesinde oluştu ve gerçekleşti. Bu süreçte eskiden beri Laik sisteme göre oluşturulan kanun ve yasaların etkisi çok büyük tabi… Ama aynı zamanda feminist kadın örgütlerinin ve özellikle de iktidarın payı daha da büyük.

Kadın örgütleri, sözde uzmanlar, Avrupa’dan finanse edilen ve cinsel sapkınlığı, cinsiyet eşitliğini destekleyen dernekler hep bir ağızdan Kadına şiddeti konuşuyor. Bu kuruluşlar, birbirine eş olan kadın ile erkeğin, karı ile kocanın arasını açınca, cezaları ağırlaştırınca sorunun çözüleceğini zannediyorlar. Batı’nın uydurduğu kanunlar yürürlüğe girince, sihirli bir değnek değmiş gibi tüm sıkıntıların yok olacağını, biteceğini düşünüyorlar. 2016 yılında kadın örgütlerinin Avrupa’ya jurnallediği gölge raporda ne var biliyor musunuz? Kadın Örgütleri, 15-18 yaş arası cinsel ilişki ve flörtün cezalandırıldığını ve engellenmeye çalışıldığını AB’ye şikâyet ediyor. Yani bırakın gençler, çocuklar özgürce zina etsinler diyor bu dernekler.

Aynı dernekler, 18 yaş altı gençlerin mahkeme kararı, ailelerin muvafakati ve izni ile evlilik yapmalarını engellemeye çalışıyor. Meşru evliliğe karşı olan bu dernekler eşcinselliğin görünür olması ve eleştirenlerin cezalandırılması için çalışıyorlar. Her sene sokaklarda bayrak açıp yürüyüş gerçekleştiriyorlar bunlar. Kur’an ayetleri ile dalga geçiyorlar. Kürtajın önünün açılmasını istiyorlar. Bunlar açıkça çocuk cinayetini meşru görüyorlar. Gebeliğin sonlandırılmasında kocanın rızasının gerekmediğini savunuyorlar. “Şiddete uğramış” kadınların eşleri ile barıştırılmasından şikâyetçiler bunlar!

AB fonları ile çalışan ve ayakta duran bu derneklerinin asıl derdi kadına şiddeti önlemek değil aslında. Onların asıl derdi, son kale olan ailenin sağlam duvarlarını tahrip etmek, İslâm ile korunan kaleyi yıkmak. Onlar aile içi şiddetin artmasını, 6284 ile babaların evlerden uzaklaştırılmasını ve ailenin yıkılmasını istiyorlar. Onların hedefinde aile var, onların hedefinde İslâm ve İslâmi fikirler var. Onlar düşmanlıklarını açıkça gösteriyorlar. Sapkın ve tehlikeli taleplerini dile getiriyorlar. Peki, iktidar ne yapıyor? Onların istediklerini tek tek yerine getiriyor. Evet, onlar istiyorlar, iktidar tek tek yapıyor.

Malatya’da evinden uzaklaştırılıp, sokağa atılan ve arabasında hayatını idame ettiren emekli imamın feryadını hepiniz duymuşsunuzdur. Sırf çocuklarını kötü alışkanlıklardan korumak, Allah’ın emri gereği iyiliği emredip, kötülükten sakındırdı diye hanımı tarafından şikâyet edildi. Ne mi oldu? Hanımına şiddet uygulamadığı halde 6284 yasası gereği kadının beyanını esas alan yargı, evden uzaklaştırma kararı çıkardı. Düşünün Adalet Bakanlığı verilerine göre son 5 yılda bunun gibi 2 milyon baba evinden uzaklaştırıldı. Peki, çözüm oldu mu? Kadın cinayeti katlanarak çoğaldı.

Siz kadını korumuyorsunuz! Yalnızca çıkardığınız kanunlarla şiddeti körüklüyorsunuz. Dağılan aile sayısı ne kadar çok olursa o oranda AB’den destek ve pay alıyorsunuz. Namus mefhumunun tamamen yok edilmesi için çabalıyorsunuz. Babayı evladına, evladı babaya düşman ediyor,  eşleri bir birine kırdırıyorsunuz. Biz ise Hizb-ut Tahrir Türkiye olarak sizin bu tehlikeli çalışmalarınız karşısında Aileyi nesli ve toplumu İslâm ile korumak için mücadele ediyoruz. Yürüttüğümüz “Aile Nesil ve Toplum İslâm ile Korunur” başlıklı kampanyamız bu anlamda daha fazla önlem kazanmaktadır. Kıymetli Müslümanlar Bu önemli kampanyaya destek vermenizi bekliyoruz ve hepinizi Allah’a emanete diyoruz.

•Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

SON HABERLER