Hizb-ut Tahrir Türkiye Haftalık Değerlendirme Toplantısı - [07 Nisan 2020]
08 Nisan 2020

Hizb-ut Tahrir Türkiye Haftalık Değerlendirme Toplantısı - [07 Nisan 2020]

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar, gündem değerlendirme toplantısında; koronavirüs salgınından hareketle tüm dünyayı etkisi altına alan demokrasi ve laiklik salgınına değindi. Demokrasi ve laikliğin ve bunların pazarlamasını yapan kapitalist ideolojinin insanlığa açtığı tehlikelerin altını çizen Kar, daha sonra elektrik faturalarının tahsilatına ilişkin olarak yapılan düzenlemelerdeki haksızlığı gündemine aldı.

Son olarak Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından açıklanan Türkiye’nin 437 Milyar Dolarlık dış borcunu değerlendiren Mahmut Kar, her türlü imkânı olmasına rağmen Türkiye’nin neden bu kadar yüksek bir dış borcunun olduğunun sorgulanması gerektiğini söyledi.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar tarafından dün akşam gerçekleştirilen Haftalık Değerlendirme Toplantısının tam metni:

DEMOKRASİ VE LAİKLİK AYNI KORONA VİRÜSÜ GİBİ İÇİMİZDE YAYILIYOR

Konuşmama tüm Müslümanlara hayır dolu bir hafta geçirmelerini rabbimden temenni ederek başlamak istiyorum. Koronavirüsten vefat eden tüm Müslümanlara Allah rahmet eylesin, salgın sebebiyle evinde ya da hastanede tedavi gören tüm hastalarımıza Rabbim şifalar versin. Sadece Türkiye değil tüm dünya koronavirüse kilitlendi. Artık kimse Suriye’yi, İdlib’i, Filistin’i, Gazze’yi, Yemen’i, Keşmir’i ya da Doğu Türkistan’ı konuşmuyor. Medyanın, siyasetçilerin, akademisyenlerin, sanatçıların, bilim adamlarının “din adamlarının” konuştukları tek şey var, bu küçük virüs. Kaldı ki bunlar koronadan önce de İdlib’i konuşmuyorlardı, koronadan önce de Doğu Türkistan’ı konuşmuyorlardı.

Çin zindanlarında karantina altına alınan Müslüman Uygurların kurtarılması için hutbe yazıp yöneticilere çağrı yapmadılar, ama insanlığı Çin virüsünden kurtarması için hutbelerde Allah’a niyazda bulundular. Kâfir Çin çok daha önce Doğu Türkistan’daki camilerin, mescitlerin kapısına kilit vurmuştu ama âlimler, hocalar bunu görmediler, adeta ağızlarına, dillerine kilit vurdular.

Koronavirüs hakkında çok şey yazıldı, söylendi. Biz de buradan bir şeyler söyledik. Ancak virüsten çıkarılacak ders, ibret o kadar çok ki, ne yazmakla ne de söylemekle bitiyor, kıymetli kardeşlerim. Evet, bu virüs laboratuvar ortamında üretilmiş insan ürünü bir şey değil belki ama ”ekini ve nesli” ifsat eden bir anlayışın ürünü olduğu kesin. İnsanoğlu Allah’ın haram kıldıklarından uzak durmuş olsaydı, tüm dünya belki bu tür ölümcül virüslerle imtihan olmayacaktı. Ancak insan azdı, Allah’ın hudutlarını, sınırlarını aştı, kibirlendi, büyüklendi. Ama neticede bugün, küçücük bir virüsle bile baş edemiyor. Allah Subhânehu ve Teâla kendi hevâ ve hevesine tâbi olanların yeryüzünde ekini ve nesli ifsat edeceklerini, bozacaklarını bildirmişti, değil mi?

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” [Rum 41]

Nitekim temiz-pis, helal-haram demeden her türlü canlıyı yiyip salgına sebep olan kâfirler yüzünden tüm dünya bu hastalıkla mücadele eder oldu. Şimdi size soruyorum: Bizden kilometrelerce uzak olan Çin’e karşı kalbinde, yüreğinde öfkesi olmayan biri var mı içinizde? Şimdi “herkes özgürdür; istediğini yer ve istediğini yapar” diyebiliyor musunuz? Şimdi hâlâ “ben kendime bakarım, bana ne senden, bana ne ondan, bana ne Çin’den” diyen var mı içinizde? Hayır! Çünkü dünya artık küçük bir köy. Ta bir ucunda, Çin’de ortaya çıkan bir virüs diğer ucuna, Amerika’ya kadar tüm dünyada hızlı bir şekilde yayılıyor.

İşte demokrasi ve laiklik de aynı bu virüs gibi içimizde yayılıyor. 100 yıldır “özgürlük ve eşitlik” yalanlarıyla demokrasi, sokaklarımızda dolaşıyor. “Ben maske takıyorum, ben evde kalıyorum demokrasi bana virüsünü bulaştıramaz” diyebiliyor musunuz? Hayır! Bu virüs, korona gibi de değil sanal yollar ile bile bulaşıyor. Televizyonu açıyorsunuz demokrasi virüsü; gazeteyi çeviriyorsunuz aynı mikrop; internete bakıyorsunuz sağdan ve soldan size saldırıyor. Şimdi; “ben kendi kapımın önünü, kendi sokağımı temiz tutuyorum bana ne başkasının sokağından, bana ne başkasının kapısından” diyebiliyor musunuz? Yok, değil mi? Herkes tüm gücü ile fedakârlık gösteriyor, maske takmayanı uyarıyor, evden çıkana kızıyor. Çünkü salgının daha da yayılmasından endişe duyuyor.

İşte aynı duyarlılığı Allah’ın emir ve nehiylerine uymayanlar için göstermemiz gerekiyor kıymetli Müslümanlar. İşte aynı duyarlılığı “salgından korunmak için evden çıkmayın!” diye bas bas bağıran yöneticilere karşı göstermemiz gerekiyor. O yöneticilere “bizi koronavirüsünden korumak için uygulamaya koyduğunuz yasakların aynısını demokrasi ve laiklik virüsünden korumak için de uygulamaya koyun” dememiz gerekiyor. Çünkü Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetine son vermek için çalışan kapitalistler bizi demokrasi ve laiklik virüsü ile zehirliyorlar. Bunlar, insanlığa hastalıklardan, sömürüden, kaostan, kandan ve gözyaşından başka hiçbir şey getirmedi, getirmiyor. Oysa İslâm ne yapıyor? Virüslerin beslendiği bataklıkları kurutuyor ve temizliyor. Fuhuş ve eşcinselliği tümüyle yasaklıyor ki HIV virüsü insanlığa tebelleş olmasın. İslâm; leş ve yırtıcı hayvanların, mide bulandırıcı hayvanların, pisliklerin yenilmesini yasaklıyor ki covid-19 gibi daha nice virüsten insanoğlu izole olsun. İslâm böylece ekini ve nesli korumuş oluyor. Böylece canı ve malı korumuş oluyor. İşte böylece izzetli ve şerefli olunuyor.

Ey yöneticiler! Bugün dünyada yaşanan tüm sorunların sebebi Allah’ın mülkünde Allah’a söz hakkı tanımayan kapitalist laik demokratik sistem ve nizamlardır. Allah’ın mülkünde ise düzen koyacak olan yine O’dur! Bu, laik demokratik düzenler değişmediği müddetçe; bu, batıl ve tağuti sistemler bize ve dünyaya hükmettiği sürece virüsler bitmeyecek, salgın hastalıklar, fesat ve zulüm devam edecek. Bunlar var olduğu sürece insanlık selamete kavuşamayacak. Sizlere diyorum ki: demokrasiden korunun; zira o bulaşıcı pis bir virüstür! Laiklikten sakının; zira o uyuşturucu bir zehirdir! Kapitalizmden korunun; zira o öldürür! Sizi İslâm’a ve onun nizamına çağırıyoruz; zira İslâm hayat verir! Sizi İslâm’ın nizamını tatbik etmeye çağırıyoruz; zira tüm sorunların tedavisi, çözümü bu nizamdadır! Sizi İslâmi Hilâfet’i ikame etmeye çağırıyoruz; zira Hilâfet ıslah eder, adalet dağıtır, bereket ve şifa getirir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ

“Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Rasul'e icabet edin.” [Enfal 24]

ENERJİ FATURALARINA KORONA AYARI YAPILDI!

Covid-19 dolayısıyla en çok gündeme gelen konulardan biri de elektrik, su ve doğalgaz faturalarının en az üç ay süreyle ertelenmesi, bunların devlet tarafından karşılanması konusuydu. Sabah-akşam “Evde Kal!” çağrılarının yapıldığı bir ortamda vatandaş da haklı olarak bu konuda devletin bir kolaylık sağlayacağını düşündü. Halkta böyle bir beklenti oluştu. Nihayet beklenen açıklamayı Enerji Piyasaları Denetleme Kurulu yaptı. Elektrik, su ve doğalgaz faturaları sosyal mesafe kuralı gereği sayaç okuması yapılmadan belirlenecek. Nasıl mı? Abonelerin geçmiş tüketim ortalamalarına göre… Yani Ocak-Şubat-Mart aylarındaki ortalama Nisan-Mayıs ya da Haziran ayı faturalarınıza yansıyacak. Şimdi halk mı korunmuş oldu bu uygulama ile yoksa enerji şirketleri mi? Bırakın faturaların devlet tarafından karşılanmasını, bir erteleme ya da taksitlendirme bile yapılmadı. Şirketler çoğunlukla abonelerden kullanmadıkları enerji bedelini alacaklar. “Fazlasını sonra geri ödeyeceğiz” diyorlar ama yani o kadar da değil…

Elektrik sayaçlarını okuyan, fatura kesen ve tahsil eden bu özel şirketler kimmiş, bakalım. İstanbul Avrupa yakasına; Boğaziçi Elektrik Dağıtım A.Ş. (BEDAŞ). Elektrik dağıtımı yapılan bölge 9.162.919 nüfusa sahiptir. BEDAŞ, Cengiz Holding, Limak Holding ve Kolin İnşaat tarafından işletiliyor. Cengiz Holding, Limak Holding ve Kolin İnşaat aynı şekilde; Bursa ve civar illerde, Antalya ve civar illerde, Sivas ve civar illerde, Konya ve civar illerde de vatandaşa fatura kesiyor. İstanbul Anadolu yakasına AYEDAŞ hizmet vermektedir. Elektrik dağıtımı yapılan bölge 4.997.548 nüfusa sahip. AYEDAŞ, Enerjisa Sabancı Holding tarafından işletilmektedir. Sabancı Holding aynı şekilde Ankara ve civar illerde, Adana ve civar illerde enerji hizmeti sunuyor halka. Sömürüyor daha doğrusu… İşte elemanlarını çalıştırmadan, belki de onların maaşlarını keserek ek gelir elde eden, sayaç okumadan oturduğu yerden fatura kesecek şirketlerden bazıları bunlar! Kim, kime hizmet ediyor, siz karar verin!

Bu sıkıntılı zamanda devletten beklenen, mesken konumundaki tüm evlerden hayat normale dönene kadar elektrik fatura bedeli alınmamasıdır. İsmini zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz şirketlerin gücü buna fazlasıyla yeter. Üstelik bu şirketlerin bugüne kadar devletten aldıkları teşvikler 3-4 ayda kazanacaklarından çok daha fazladır. Asıl yapılması gereken ise elbette elektrik ve su gibi kamu mülkiyetinden olan malların halkımıza ücretsiz ulaştırılmasıdır. Türkiye’nin doğalgaz kaynağı yoksa da en azından aldığı fiyata sadece hizmet ücretini ekleyerek halkına sunmasıdır asıl olan. Peki, bunu bu devlet, bu hükümet yapabilir mi? Siyasi geleceğini kapitalist şirketlerin ipoteğine bırakmış bir hükümet bunu yapamaz! Bunu ancak, “kamu malı ortak maldır” anlayışını bir düstur, bir emir olarak gören Râşidî Hilâfet Devleti yapabilir!

TÜRKİYE’NİN DIŞ BORCU 437 MİLYAR DOLAR

Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgını, sadece sağlık sistemlerini değil ülke ekonomilerini bir bir sarsmaya devam ediyor. Tüm devletler, mevcut olan bütün kaynaklarını kullanarak ekonomik destek paketleri açıklamışlardı. Türkiye de bu bağlamda 100 Milyar TL’lik bir destek paketi açıklamıştı. Tabii daha henüz bu paketten kimin ne kadar faydalanacağı üzerine net bir resim çizilmedi. Finans çevresi ve bankacılar mı, ayakta kalmaları için borçları ödenen büyük yatırım şirketleri mi, futbol kulüpleri mi yoksa gerçekten ihtiyaç sahibi olan esnaf, çiftçi ve işçi mi, bunu göreceğiz.

Tam böyle bir gündemde ülke covid-19 ile çalkalanırken birkaç gün önce Hazine ve Maliye Bakanlığı, 31 Aralık 2019 itibarıyla Türkiye’nin dış borcunun 437 Milyar Dolar olduğunu kamuoyu ile paylaştı. Biliyorsunuz, Türkiye ekonomisinin on yıllardan beri enflasyonu hep yüksek ve ekonomi devamlı cari açık veriyor ve bu cari açık devamlı da yükseliyor. Esasında mevcut olan yeraltı ve yerüstü kaynakları doğru bir nizam ile yönetilse Türkiye ekonomisi kendi kendine yeter ve hatta devlet bütçesi sürekli artış gösterir. Peki, böylesi potansiyele sahip bir ülke neden bu kadar dışa bağımlı hâle gelir? Neden bu kadar dış borç yapar? Bunu yöneticilere, ekonomiyi yönetenlere sormayacak mıyız? Sorumlular bunun izahını yapmayacaklar mı? Biz sormalıyız, onlar da bunu cevaplamaları gerekir. Çünkü bu topraklar yöneticilerin, bürokratların ve birkaç zenginin değil, bu toprakların zenginliği halkın, ümmetin ortak malı ve ortak servetidir.

Dolayısıyla şimdi buradan tek tek açıklıyoruz: bir ülkenin dış borcunun yüksek olması, o ülkenin ithalata bağımlı hâlde olduğunun göstergesidir. İthalata bağımlılık ise, sanayi ve üretiminin yetersiz olmasından kaynaklanır. Dolayısıyla, 3 tarafı denizlerle çevrili olan, tarım ve hayvancılığa son derece elverişli toprakları olan, yeterli miktarda hammadde ve doğal kaynakları olan ve en önemlisi genç nüfusu, yani işgücü olan bir ülkenin dışa bağımlılığının bu kadar yüksek olmasının nedeni ne olabilir? Un var, şeker var, yağ var ama helva yapmıyorlar, yüksek fiyata satın alıyorlar. Neden? Tek bir nedeni var: siyasi olarak dışa bağımlı olan bir ülkenin ekonomisi de dışa bağımlı olur. Başka bir nedeni yok.

Türkiye’nin sahip olduğu tüm bu potansiyel, Batılı kapitalist iktisat sistemi sebebiyle yok ediliyor, verimli arazileri boş bir şekilde bekletiliyor, üretim ve ağır sanayide yabancı yatırımcılara düşük işgücü hizmeti sağlanıyor. Dolaşımda olması gereken para ise faizli bankaların, baronların kasalarında bekletilerek ekonomik sistem bir avuç sermayedarın kontrolüne veriliyor. Dolayısıyla tüm bunların neticesinde, her geçen gün daha da borçlanan bir ülke oluyoruz. Hâl böyleyken yöneticilerin itibar adına yaptıkları lüks harcamalar ve yüksek kamu maliyetleri borç yükünü katbekat artırıyor. Kim ödeyecek bu borçları, kim kapatacak bu açığı? Vatandaş! Nasıl peki? Vergiler, cezalar ve zamlarla…

Kıymetli Müslümanlar,

Kapitalizme bağlı tüm sistemler er ya da geç yıkılmaya mahkûmdur. Çünkü o, serveti belli bir zümrenin kontrolüne veren gayriinsani bir sistemdir. İşte bakın, şu anda nasıl sarsıldığını hep birlikte görüyoruz. Şahit olduğumuz tüm bu hadiseler bizlere şunu göstermektedir: dünya, İslâm’a, onun yönetim nizamına ve onun iktisat sistemine muhtaç! Dilimizde tüy bitti bunu söyleye söyleye. Ama usanmadan bıkmadan tekrarlayacağız!

Çünkü İslâm, insanın tüm ihtiyaçlarını gidermeyi hedef edinen ve serveti belirli bir zümrenin kontrolüne değil, tüm ümmettin maslahatına harcayan bir iktisat sistemine sahiptir.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

_

#YenidenHilafet