loader
HİZB-UT TAHRİR TÜRKİYE HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI - [16 TEMMUZ 2019]

HİZB-UT TAHRİR TÜRKİYE HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI - [16 TEMMUZ 2019]

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar, bu haftaki gündem basın toplantısını dün akşam gerçekleştirdi.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar; 15 Temmuz darbe girişimi sonrası sistem tarafından yapılan manipülasyona değinerek toplantıya başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ali Babacan’a söylediği “Ümmeti parçalayamazsınız!” sözünü de gündemine alan Kar, daha sonra Srebrenitsa katliamını andı S400 Hava Savunma Sistemlerinin alımı meselesine de değinen Mahmut Kar, bu başlıkla değerlendirme toplantısını sonlandırdı.

Mahmut Kar tarafından gerçekleştirilen basın açıklamasının tam metni:

Haftalık Gündem Değerlendirmesi

DEMOKRASİNİN DEĞİL MÜSLÜMAN HALKIN ZAFERİDİR!

Bu hafta toplantımıza 15 Temmuz darbe girişimi ile başlıyoruz. Üzerinden tam üç yıl geçti. Tekrar hatırlayalım o günü. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki ciddi bir öbeği teşkil eden, kökten İngiliz beslemesi Kemalist laik bir grup darbeye kalkıştı. Kendi varlığının tehlike altında olduğunu hisseden bu grup 15 Temmuz gecesi harekete geçti ve ortak çıkar üzerinde “FETÖ” ile ele ele verdi. Tanklarla şehir merkezlerine girdiler, insanları ezip geçtiler. Uçaklar ve helikopterler ile kurum binalarına ve meydanlarda toplanan halkın üzerine ateş yağdırdılar. Minarelerden okunan selâlar ile sokağa çıkan ve meydanları dolduran Müslüman halk bu darbe girişimine “dur!” dedi. Dediğim gibi insanlar tankların önüne geçtiler, mermilere karşı yürüdüler, kanlarını döktüler ve canlarını verdiler.

Bu hain darbe girişimine karşı halkı ayaklandıran yegâne ruh İslâm ruhuydu. Zira insanlar camilerden okunan selâlar eşliğinde evlerinden çıktılar. 15 Temmuz günü ve 16 Temmuz gecesi meydanlardaki tek ses tekbir ve tevhid sesleriydi. Müslümanlar “Ya Allah, bismillah, Allahu ekber!” diyerek laik Kemalistlere ve hain darbecilere karşı yürüdüler. Evet, o gün laik Kemalistler tekbirler eşliğinde ölüme yürüyen Müslüman halktan korktular. Bu halkı gözlerinde basit gören kibirli ve çıkarcı hain “FETÖ”cüler neye uğradıklarını şaşırdılar. Aynı şekilde kâfir Batılı devletleri de bir korku sardı. İslâm ile bağlarını tamamen kestiklerini zannettikleri Müslüman Türkiye halkının yeniden ayağa kalkması onları şoke etti. Öyle ki tekbir sesleri ile meydanlardan geri dönmeyeceğini söyleyen halk kendilerini meydanlara çağıranlarda bile tedirginlik oluşturdu. Hemen belediyeler harekete geçirildi ve meydanlarda demokrasi şenlikleri başlatıldı. Siyasetçiler, yazarlar, akademisyenler ve medya tek bir ağızdan darbecilere karşı bu tarihî karşı duruşun demokrasi için yapıldığı dillendirmeye başladılar. Günlerce “Demokrasinin zaferi”, “Demokrasi kazandı” sloganlarını öğretmeye çalıştılar. Hatta bazıları “Demokrasi Şehidi” diye ucube yeni bir kavram bile icat etti.

Dediğim gibi Müslümanlar İslâm’ı savunmak için sokaklara döküldüler. Destekledikleri partinin İslâm’ı savunduğunu zannettiler ve bunun için arkasında durdular. Ancak bu kavganın kirli bir iktidar mücadelesi olduğunu da göremediler maalesef… Bu kavganın arka planındaki sömürgeci kâfirlerin yürüttüğü çıkar savaşını fak edemediler. Her zaman olduğu gibi yine en sonunda savundukları partilerin Batılıların küfür nizamını kutsayacağını hesap edemediler.

Ey siyasetçiler, ey yöneticiler!

Madem Demokrasiyi kutsayacaktınız, bu laik küfür nizamını göklere çıkaracaktınız, minarelerden yükselen ezan ve selâlar yerine neden belediye hoparlörlerinden Onuncu Yıl Marşı’nı okutmadınız? Bakalım kaç kişi arkanızdan gelirdi, görmüş olurdunuz. Demek ki o okullarda ezberletilen ant metinleri, demokrasi düşüncesi, laiklik safsatası, cumhuriyet… bunların hiçbiri Müslüman halkı harekete geçirmiyor! Yıllarca Demokrasiyi anlattınız, dillerinizde tüy bitti anlata anlata… Ama 15 Temmuz gösterdi ki sizin demokrasiniz için ölecek, kanını dökecek tek bir Müslüman yok! Ama konu İslâm davası olunca durum değişir. Müslümanlar ancak ve ancak Allah için, İslâm için, Kur’an için can verir! Hain darbeciler işe kalkışınca önce ezan ve selâya sarıldınız sonra demokrasi meydanları kurarak tekbir seslerinden ürken Batı’yı rahatlattınız!

Siz bu Ümmetin kanının son damlasına kadar İslâm’ı savunacağını çok iyi biliyorsunuz. Ümmetin enerjisini boşa harcayıp kirli iktidar savaşlarında kullananlar! Şunu iyi bilin: hücrelerine kadar tekbirlerle diri duran bu Ümmet, vakti geldiğinde fasit nizamınızı da, Batılı efendilerinizin küfür düzenlerini de “ya Allah, bismillah, Allahu ekber!” diyerek yerle bir edecektir!

Ey Müslümanlar!

Bakın, onların demokrasi dedikleri şey nedir biliyor musunuz? “Allah göktedir, yere biz hükmederiz!” demektir, hâşâ! Demokrasi, Allah’ın mülkünde, Allah’a söz hakkı tanımamaktır; bu apaçık Allah’a karşı bir isyandır! Demokrasi, Kur’an-ı Kerim’in “Hüküm yalnız Allah’ındır!” ilkesine bir başkaldırıdır. İşte o arkasında yürüdüğünüz siyasetçiler ve karşısına geçtiğiniz darbecilerin ortak yanı demokrasiyi savunmalarıdır. Siz gelin, İslâm davasını, Hilâfet davasını savunun… Çünkü gerçek kurtuluş, gerçek kalkınma ve adalet bu davadadır! Güç, kuvvet ve izzet bu davadadır! Batılın karşında duran ümmetin hak davası, işte bu davadır!

AK PARTİ ÜMMETİN HANGİ PARÇASINI BİRLEŞTİRDİ?

“Ümmet” demişken… Ümmetin bölünmesi ve parçalanması konusu üzerinde de duralım istiyorum. Malum, geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ali Babacan’a yönelik “Ümmeti parçalayamazsınız!” çıkışı kamuoyunun gündemindeydi. Ali Babacan ve AK Partili bazı siyasetçilerin yeni bir oluşum içinde oldukları artık gizli değil. Her fırsatta bu yeni oluşum hazırlıklarından duyduğu rahatsızlığı dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, Saraybosna seyahati dönüşü uçakta gazetecilerin sorularını yanıtladı. Cumhurbaşkanı, Ali Babacan ile yaptığı görüşmede kendisine “Şunu unutmayın ki ümmeti parçalamaya hakkınız yok!” demiş.

Erdoğan’ın Ali Babacan’a hitaben dile getirdiği bu sözler, 17 yıllık AK Parti iktidarının neresine konulabilir, açıkçası ben bir yer bulamadım… AK Parti, hangi ümmetin, hangi parçasını birleştirdi ki şimdi parçalamamaktan bahsediyorlar, Allah için… AK Parti iktidarı döneminde Irak ve Afganistan, Amerikan conileri tarafından işgal edildi.

AK Parti yöneticilerine söylüyorum: siz Afganistan’da işgale açıkça NATO ile destek verdiniz. Irak işgali sürecinde TBMM’de 1 Mart tezkeresi geçmedi diye ABD’ye mahcubiyet duydunuz. Siz birlikteyken, Irak’a ilk bomba düşse de ABD tarafından Türkiye’ye yapılacak kredi yardımları gelse diye beklediniz. Daha Arakan’ı, Suriye’yi, Keşmir’i, Doğu Türkistan’ı, Filistin’i saymıyorum bile… Ayrıca Ümmet kavramı bir partideki iç çekişmeye malzeme edilecek kadar küçük müdür? Siyasi menfaat için parti içi çatışmalarında kullanılacak kadar boş ve değersiz midir?

“Ümmet” kavramı, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği dine tâbi olan tüm Müslümanları içine alan bir kavramdır. “Ümmet” kelimesi, uğruna tüm dünyevi değerleri yok saymayı gerektiren büyük bir kelimedir. Ümmet bilincine sahip bir devlet başkanı, Peygamberin getirdiği yönetim nizamından başkasına tâbi olmaz, olamaz! Batı’nın demokrasisini savunup onun bekçiliğini yapmaz! Ümmetçi bir lider, Filistin’i kana bulayan, Kudüs’ü başkent ilan eden ABD ve işgalci Yahudiler ile ticaret hacmini geliştirmez! Ümmetçi bir parti, Doğu Türkistan’ı Çin toprağı, Uygur Müslümanları ise terörist olarak görmez, göremez! Suriye’de, ABD ve Rusya ile ortak hareket edip Müslümanların kanı üzerinden siyaset yapmaz, yapamaz!

Ümmetçi parti, milliyetçilikten beslenemez, milliyetçi partiler ile ittifak kuramaz; ırkçılık politikası yaparak muhacir Suriyelilere “Haydi yeter artık gidin!” demez, diyemez! Ümmetçi bir devlet adamı, dinsizlik olan laikliği Mısır’a gidip Müslümanlara tavsiye etmez, edemez! Ümmetçi iktidar, dünya Müslümanlarına olmadık zulümleri reva gören sömürgeciler ile dostluk kurmaz, kuramaz!

Bu sebeple; ne Ali Babacan ne de Cumhurbaşkanı Erdoğan, siz ümmetçi değilsiniz! Dolayısıyla, sizin parçalanmasından korktuğunuz şey ümmet değil. Sizin parçalanmasından korktuğunuz şeyin ne olduğu belli: siz, Batı’ya hizmet etmede koltuğu paylaşamıyorsunuz. Sizin mücadeleniz başka, Ümmetin mücadelesi bambaşka!

SREBRENİTSA KATLİAMI

Bundan tam 24 yıl önce 11 Temmuz 1995'te Srebrenitsa’da büyük bir katliam gerçekleşmişti. Bu katliam ABD, İngiltere ve Fransa’nın aralarında yaptıkları gizli bir anlaşma ile Birleşmiş Milletler’in oluşturduğu “güvenli bölgede” BM’nin “koruması” altında yaşandı. Sırplara teslim edilen Bosnalı Müslümanlar, büyük bir soykırıma tâbi tutuldular. Sırp komutanlar “Osmanlı’nın intikamını alıyoruz!” diyerek aslında Aziz ve Hamid olan Allah’a iman ettikleri için Bosnalı Müslümanlardan intikam aldılar. Sırp askerler Srebrenitsa’da sadece 3 gün içerisinde 8 binden fazla Müslüman'ı katlettiler… Bu katliamda hayatını kaybeden tüm şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

O günden bugüne aradan geçen 24 yılda Müslümanlara yönelik katliam hiç bitmedi; yine artarak devam etti. Çeçenya, Afganistan, Irak, Burma, Urumçi, Yemen, Libya, Filistin ve hemen yanı başımızdaki Suriye’de katliamlar devam ediyor. Katliamı yapan aktörler aynı sömürgeci devletler! Bu katil devletlerle kol kola olan, ticari ve stratejik işbirliğini artırmayı maslahat olarak gören Müslümanların başındaki hain işbirlikçi yönetimler de yine aynı…

Geçtiğimiz hafta BM İnsan Hakları Konseyi’ne üye 22 kâfir ülke yayınladıkları bir mektupla Çin’e Doğu Türkistan bölgesindeki Uygur halka yönelik kitlesel gözaltıları sona erdirmesi çağrısı yaptılar. Bu 22 devletin, Müslüman Uygurların çektiği sıkıntıları dert edinmedikleri muhakkak. Onların asıl gayeleri dünyaya uygar olduklarını ve -sözde- insan haklarını savunduklarını göstermek… Ayrıca bu tür girişimlerle kendi çıkarları için Uygur meselesi üzerinden Çin’e baskı yapmak istiyorlar. Bunu nereden mi biliyoruz? Bu mektuba imza atan devletler, Srebrenitsa’da Müslümanları katleden devletler de ondan biliyoruz! Yani kâfirlerin Müslümanları korumak ve kollamak gibi bir dertleri hiçbir zaman olmadı.

Peki ya İslâmi beldelerin başındaki yönetimler ve liderler niçin bu mektuba imza atmadılar? Mektuba imza atan 22 devleti katil bildikleri ve inandırıcı bulmadıkları için mi imza atmadılar yoksa Müslüman Uygur halkının yaşadığı zulüm ve baskıları inandırıcı bulmadıkları için mi imza atmadılar? Büyük çoğunluğunu İslâmi beldelerin oluşturduğu 37 ülke, siyasi ve ticari menfaatleri gereği bu süreçte Çin’in yanında yer aldı. Kâfir Çin’in Doğu Türkistan’da Müslümanlara karşı insanlık dışı uygulamalarını desteklediklerini beyan eden bir karşı mektup yayınladılar.

Türkiye’nin ise kâfir Çin’in politikalarını destekleyen mektuba imza atmasına gerek kalmadı. Çünkü Cumhurbaşkanı G20 Zirvesi sonrası Çin’i bizzat ziyaret etti. Türkiye ve Çin arasındaki siyasi ve ticari işbirliğinin artırılması, “terörle mücadele”de ortaklığın geliştirilmesi yönünde mesajlar verdi. “Müslüman Uygurların mutlu olduklarını” söyledi ve Doğu Türkistan topraklarını Çin toprağı olarak kabul etti. Aynı şekilde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Srebrenitsa katliamının yıldönümünde Twitter hesabından yayınladığı mesajda, Avrupa’nın gözleri önünde yaşanan Srebrenitsa Soykırımı’nın tarih boyunca unutulmayacağını ifade etti.

Evet, unutulmayacak çok şey var gerçekten… Irak işgali unutulmayacak, 1 Mart Tezkeresi de unutulmayacak! İşgalci Amerikan askerlerine “Bu cesur kadın ve erkeklerin en az kayıpla evlerine dönmelerini umuyor ve bunun için dua ediyoruz!” sözünüz hiç unutulmayacak! Ebu Gureyb’in duvarlarını aşıp bizlere kadar ulaşan Nur bacının o mektubu da unutulmayacak! ABD’nin Afganistan’ı işgaline NATO bünyesinde verdiğiniz destek unutulmayacak! Filistin için ABD’nin iki devletli çözüm planına sunduğunuz siyasi katkı unutulmayacak! 20 milyon dolara sattığınız Mavi Marmara şehitleri unutulmayacak! Fırat Kalkanı Harekâtı ile Suriye devrimine vurduğunuz sarsıcı darbe unutulmayacak! Banyas’da Nusayriler tarafından katledilen ailelerin size ulaşan ama bir türlü karşılık bulmayan yardım mektupları unutulmayacak! Hama, Halep, Guta ve İdlib unutulmayacak! Rusların zorla kendine ilhak ettiği Kırım meselesindeki sessizliğiniz unutulmayacak! Ve tabii dün Srebrenitsa’da Sırplara silah veren bugün Suriye’de Müslümanları katleden Rusya ile dostluğunuz da hiç ama hiç unutulmayacak!

S400 SİSTEMLERİ TESLİMATI

Türkiye 2017 yılında Rusya ile yaptığı anlaşma gereği S400 Hava Savunma Sisteminin ilk parçalarını teslim almaya başladı. Geçtiğimiz hafta Cuma günü sistemin ilk parçaları Türkiye'ye geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, S-400’lerin Nisan 2020’de tamamıyla yerlerine yerleştirilmiş olacağını söyledi. Aylardır yapılan tartışmalardan sonra sistemin gelmesiyle birlikte Türkiye’de adeta bir bayram havası estirildi. Türkiye sanki kendi silahını üretmiş, düşmanlarına karşı zafer kazanmış gibi bir kamuoyu oluşturuluyor. Sanki bu anlaşma ile ABD’ye olan askerî bağımlılığın yanında Rusya’ya da bağımlı olmamışız gibi kutlamalar yapılıyor. Sanki Türkiye, Batılı işgal ittifakı olan NATO’dan ayrılmış gibi bir gündem oluşturuluyor.

Türkiye hâlâ NATO’nun bir üyesi… S400’ün kullanımı konusunda da Avrupa ve Amerika’ya güvence veriyor. Tüm bu hakikatlere rağmen S400 teslimatı medyada, büyük bir başarıymış gibi lanse ediliyor. Basiret ile bakıldığında ise bu durumun başarı değil, ABD ve Rusya gibi kâfir devletlerin Suriye’de işledikleri suçlara yardım etmek olduğu apaçık görülür. Suriyeli kardeşlerimizi katletmesi karşılığında ABD’nin izni ile Rusya’dan alınan silahlara “hayırlı olsun” nasıl denilebilir? S400 anlaşması Rusya’nın Suriyeli Müslümanlara karşı yürüttüğü kirli savaşın masraflarının ABD tarafından Türkiye'ye finanse ettirilmesidir. Tıpkı Suriye devrimine darbe vurma ve Müslümanları katletme karşılığında İran ile ABD’nin yaptığı nükleer anlaşma gibi. Bu anlaşmadan 7 milyar dolar gelir elde eden İran bunu Suriye’deki katliamlarda yaptığı askerî harcamalara saydı.

İlk başta bu anlaşmaları destekleyen ABD, Suriye’de işleri kendi istediği doğrultuda yoluna koyunca artık İran ve Rusya’ya verdiği siyasi rüşvetleri de geri istiyor. Türkiye milyar dolarlar ödeyerek aldığı S400’leri konuşlandıracağı yeri bile belirlemiş değil. Sistemin kullanılıp kullanılmayacağı, aktive edilip edilmeyeceği de tam olarak netlik kazanmış değil. Türkiye’nin ABD’ye “Rusya’dan S400 aldık, sizden de Patriot alalım” demesi bile aslında Batı’ya bağımlılığı gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO’ya sadakatini yinelemesi bu bağımlılıkla ilgilidir. Yani aslında ABD’ye karşı bir zafer elde edilmemiştir, aksine ABD hoşnut edilmeye çalışılmaktadır.

Ayrıca terörün elebaşı ABD Türkiye’nin dostu ise, Avrupa, Rusya ve “İsrail” gibi İslâm düşmanı kâfir ülkeler dostu ise Türkiye’ye kim tehdit oluşturacak? Bu sistemler onlara karşı kullanılmayacaksa kime karşı kullanılacak? Daha dün Tunceli Ovacık’ta küçücük körpe iki yavru PKK mayınları ile katledildi. Allah rahmet eylesin, anne-babasına sabırlar versin… Bu çocukları katleden Amerikan beslemesi bir örgüt olan PKK’ya karşı mı S400’ler kullanılacak?  Mesele sadece parayla silah satın almak değil, mesele o silahı düşmana karşı kullanabilmektir! S400’ler işgalci birlik olan NATO’ya tehdit oluşturmayacaksa kime tehdit oluşturacak? 

Kıymetli Müslümanlar!

“Dost” ve “düşman” tanımını doğru yapamayan bir devlet siyasi alanda bağımsız olamaz. Dostunu ve düşmanını ABD’nin tanımlarına göre belirleyen bir devlet askerî alanda güçlü olamaz! “Güçlü devlet”, dostunu bilen ve düşmanını tanıyan devlettir. O devlet Râşidî Hilâfet Devleti’dir. Mazlumlar ve muhacirler o devletin dostudur; zalimler ve kâfirler ise o devletin düşmanıdır!

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

SON HABERLER