loader

"Dijminê Bavan, Nabe Dostê Lawan!"

“Kürt meselesi” bu ülke kurulduğu günden beri varlığını devam ettiren bir mesele. Bir çözümsüzlük sarmalı içerisinde acılar ile yoğrulmuş etno-politik bir mesele.

Fransız İhtilali ile başlayan milliyetçilik temelinde ulus-devletler çağı ile Osmanlı’nın yıkımı gerçekleştirildi. Dünya üzerinde egemen bir güç olan İslâm, o zamanlar İngilizlerin öncülüğünde Batılı devletler ve yerli işbirlikçiler vasıtasıyla tasfiye edildi. O zamanlar siyasal-otoriter bir güç olan İslâm, Osmanlı’nın yıkılışı ve hemen akabinde Hilâfet’in ilgası ile bugün hâlâ akidevi/kültürel bir unsur olarak varlığını sürdürüyor.

Ümmetten ulusa geçişi taltif eden, İslâm’a dair bütün unsurların devletten, toplumdan izale edilmesini öngören yeni inşa edilen ulus devlette, Mustafa Kemal’in Adalet ve İktisat Bakanlığını yapmış olan Mahmut Esat Bozkurt, ”Sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırkî birtakım haklar isteyebilir. Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur. Saf Türk olmayan hiç kimsenin bu ülkede hiçbir hakkı yoktur; onlar sadece ve sadece hizmetçi ve köle olma hakkına sahiptirler. Bu gerçeği dost düşman herkes, dağlar bile bilmek zorundadır.” derken İsmet İnönü de “Biz açıkça milliyetçiyiz. Milliyetçilik, bizi birleştiren tek nedendir. Türk çoğunluğunun yanında diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türkçülere karşı çıkanları yok edeceğiz.” diyerek yeni kurulan devletin inkâr, asimilasyon ve yıkım temelinde Kürtlere yaklaşımını afişe ediyordu. Bu paradigma esasında inşa edilen bir devlette “Kürt Meselesi”nin vuku bulması kadar doğal bir sonuç olamazdı.

İslâm’ın hayat sahnesinden silinip milliyetçilik, laiklik ve demokrasinin hakim paradigma hâline getirilmesiyle 72 millet tek çatı altında huzur, barış ve refah içinde yaşarken Batıcılık esasında tesis edilen kutsal(!) seküler devletlerde iki millet dahi huzur içerisinde yaşayamadı. Batı dünyası, İslâm dünyasına karşı hem fiilî hem kültürel bir savaş verdi. Egemen bir güç haline gelmesiyle hâkim olduğu yerleri, kendi cinsinden bir parça hâline getirmek için mücadele etti. Katillerimiz, kurtarıcımız olarak lanse edildi. Katillerimize kucak açmayanlar, hıyaneti vataniye ile itham edilip “terörist” ilan edilerek yok edilmeye çalışıldı. Batı’nın kültürel hegemonyası altında şekillenen bu süreci, kıymetli âlim Takiyuddîn en Nebhânî şöyle tasvir ediyor: “(Batı) İslâm Devleti’nin çocuklarının annelerini öldürüp kanını akıttığı hâlde gelip onlara kibirlenerek şöyle dedi: ‘Ben, size kötü bakımından, kötü terbiyesinden dolayı öldürülmeye müstahak olmuş olan ihtiyar annenizi öldürdüm. Ben, size bendeki terbiyeyi (nizamı), sunuyorum ki; onunla hayatın zevkini, daimi mutluluğunu tadın…’ Böylece onlar, katil ile tokalaşmak için ellerini ona uzattılar. Hâlbuki onun silahı, daha annelerinin kanıyla kanlı duruyordu.”

Şimdi durum bu iken, bu kadar yaşanmışlık ortada iken hâlâ Batı ve ondan südur eden fikir ve nizamlarla Kürt meselesine bir çözüm aranıyor. Bir Kürt atasözünde şöyle denmektedir: “Dijminê bavan, nabe dostê lawan!” yani “Babaların düşmanı oğulların dostu olmaz!” Batı’nın İslâm’a karşı düşmanlığı ve yaptıkları ortada iken Batı dünyası ve onların yerli müttefikleri bir çözüm odağı olabilir mi? Müslümanların kalkanını dağıtan, onları koruyan kollayan güçlerini ortadan kaldıran Batı dünyası şimdi bizlere dost olabilir mi? Sorunun kaynağı laik seküler bir düzen iken bu kaynak kurutulmadan buradan çözümün sadır olmasını beklemek ne kadar mantıklıdır?

Batı dünyası inşa ettiği Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi gibi siyasi oluşumlar veya NATO gibi askerî paktları kendi hegemonyasını İslâmi beldelerde sağlamak için şimdiye dek bir araç olarak kullanmıştır. Müslümanlara karşı işlediği cürümlerle sicili baya kabarık olan Batı dünyasının Müslümanlarla ilgili hiçbir mesele de çözümün odağı olamayacağı aşikârdır.

Bu gerçeklik vurgulandığı zaman; Müslümanlardan da şimdiye dek bir çözüm çıkarılamadığı eleştirisi getirilebilir -ki getiriliyor da-. Bu itiraza karşı evvela şunu söylemek gerekir: bu sorunun vuku bulduğu ilk andan şimdiye dek İslâm hiçbir zaman çözümün kaynağı olarak görülüp kendisine rücu edilmedi ki… Allah Azze ve Celle Nisâ Suresi 65. ayette; “Hayır! Rabbine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” diye buyurduğu hâlde İslâm, hakem ve otorite olarak kabul edilmedi. İslâm, kendi hukuksal ve nizamsal boyutuyla hiçbir zaman tatbik edilmedi. Hatta tatbik edilmemesi için azami gayret sarf edilerek, İslâm’a dair bir hükmün devlet içerisinde yer almaması sistemin kırmızıçizgisi hâline getirildi. İslâm’ın gayrimeşru kabul ettiği bir sistemin ürettiği sorunlar ve sonuçlarından İslâm’ı sorumlu tutmak akıl ve iman nimetinden yoksun olmayı gerektirir.

Gel gelelim Müslümanlara… Bu sistem içerisinde İslâm’ı kendine refere ederek siyaset yürütenlerin yaptıklarından da İslâm sorumlu tutulamaz. Çünkü laik demokratik düzen içerisinde din, diğer birçok değer gibi yalnızca bir istismar aracı olarak kullanıldı. Laikliği İslâm beldelerine tavsiye edip Allah’a inandığı gibi demokrasiye inandığını söyleyen, modern tapınaklarda küfre biat tazeleyen, egemen/eli kanlı küfrü düzen ile müttefik olmayı izzet olarak gören ve iktidar için papaz kıyafeti dahi giymeyi göze alan Müslüman, mücahit(!) yöneticilerin yaptıklarından ne İslâm ne de Müslümanlar mesul tutulamaz.

İslâmi camialarda, cemaatlerde bu noktada devletsel bir mekanizma olmayıp gücü ellerinde bulundurmadıkları için sorunun halledilmesini bizzat onlardan da beklemek doğru olmayacaktır. Fakat İslâmi camianın/hareketlerin süreç içerisinde zalim ve mazlum tarafların bulunduğu bir durumda; zalime karşı durup mazlumdan yana bir duruş sergilemeleri gerekirken her zaman güçten, devletten yana bir tavır takınmaları elbette eleştiriye açık bir durumdur. 23 Arap devleti ve 7 Türk devletini helal, Kürdistan’ı haram görme tutarsızlığı da kabul edilebilir değildir. İslâm’da hiçbir karşılığı olmayan “self-determinasyon” ilkesini kendi siyasal varlığı için bir meşruiyet kaynağı olarak görenlerin bir yandan ulus-devletleri kutsarken öte yandan muhtemel başka bir ulus-devleti şeytanlaştırmaları çifte standarttır. Bölünmeye karşı olmak doğru bir tutumdur ama var olan bölünmüşlüğü meşru kabul etmek samimiyetsizliktir, ikiyüzlülüktür. Bazı İslâmi cemaatlerin yaptıkları hatalar üzerinden bir genelleme yaparak diğer tüm İslâmi camiayı töhmet altında tutmak, suçlamak da hakkaniyetli bir tavır değildir.

Bölünmüşlüğün, milliyetçiliğin, ırkçılığın panzehiri İslâm’dır. Geçmişte de bu böyleydi; günümüzde de böyle, gelecekte de böyle olacaktır.

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.” [Âli İmrân Suresi 103]

___

#KürtMeselesiNasılÇözülür

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız