loader

Yardım Kampanyasına Değil, Adaletsizliğe Kızıyoruz…

Koronavirüs pandeminin sebep olduğu ekonomik sarsıntı dünya devletlerini çıkmaza soktu. Hükümetler ardı ardına destek paketleri açıkladılar. Krizin yeni merkez üssü olan Amerika, 2 Trilyon Dolarlık dev bir paket açıkladı. Almanya 750 Milyar Euro, İngiltere 330 Milyar Sterlin ve diğer ülkeler de bütçelerine göre ekonomik destek paketi açıkladılar. Türkiye ise bu süreçte 100 Milyar TL’lik bir paketi açıkladı.

Türkiye hükümetinin açıkladığı 100 Milyar TL ve 21 maddeden oluşan bu destek paketi, ilk andan itibaren başta muhalefet kanadı olmak üzere birçok kesim tarafından eleştirildi. Gerek paketin limiti, gerekse içeriğindeki maddeler halkın büyük bir bölümünü tatmin edemedi.

Paketin içeriğine tek tek değinmek istemiyorum. Zira maddelerin büyük bir bölümü halkın çok az bir kesimini ilgilendirmekte. Sadece birkaç maddesi dar gelirli kişileri kapsıyordu ki, onda da bazı şartlar aranıyor. Dolayısıyla bu paket, halkın beklediği ya da problemlerine çözüm sunacak bir paket ne yazık ki değil. Zaten Türkiye hükümetinin bundan daha fazla verebilecek bir şeyi de yoktur.

Hafızalarımızda henüz taze olan bir vakıa var ki, o da 2018 yılında yaşadığımız ekonomik kriz. Biz bu krizi Rahip Brunson ile hatırlıyoruz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de tutuklu bulunan Rahip Brunson’un sebep açtığı(!) kiriz neticesinde dövizde ciddi bir artış gerçekleşmiş, buna bağlı olarak da tüm mal ve hizmetlere %40 ile %60 oranında değişen zamlar yapılmıştı. Hükümet yetkilileri bu olayı dış mihrakların oyunu olarak lanse etse de asıl sebep bu değildi tabii ki.  Bildiğiniz gibi dünya, 2008’de yaşanan Amerikan krizinin etkilerinden hâlen kurtulabilmiş değildir. Krizin merkez üssü olan “Süper-güç”(!) Amerikan ekonomisi bile ciddi sarsıntılara maruz kalmışken, Türkiye gibi kapitalist ekonomiyi benimsemiş ve dışa bağımlılığı yüksek olan ülkelerin bu süreçlerde çok ağır hasar almaları son derece tabiidir. Dolayısıyla 2008’den itibaren sürekli eksi yönde seyreden ekonominin 2018’den itibaren böylesi bir kırılım yaşaması hiç de şaşırtıcı değildir.

Koronavirüsün sebep olduğu ekonomik bunalıma tam da böyle bir süreçte yakalanan Türkiye hükümetinin, cömert bir paket açıklaması da zaten sürpriz olurdu. Paket vatandaşlara bir umut ışığı yakmadığı gibi, her gün açıklanan test adedi, yeni vakıa ve vefat sayıları da toplum üzerindeki psikolojik baskıyı iyice artırdı. Halkın bir bölümü evde kalıp dışarı çıkanlara tepki gösterirken, diğer bir bölümü ise geçimini temin etmek üzere mecburiyetten çıkmak zorunda kalıyor. Çünkü devlet, halkının birincil ihtiyaçlarını karşılayacak bir güvence vermedi. İşte tam da bu ikilemlerin yaşandığı bir süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın öncülüğünde “biz bize yeteriz” başlıklı yardım kampanyasının startı verildi. Tepkiler de beraberinde çığ gibi büyüdü tabii.

Her ne kadar bu kampanya halkın dayanışması, birlik ve beraberlik mesajları eşliğinde verilse de toplumun büyük bir bölümü tarafından tepkiyle karşılandı. Böyle bir süreçte insanlar, evde kalıp kendini ve ailesini izole etmek için devletten maddi yardım beklerken, devletin halkından bağış istemesi alay konusu oldu. Burada şöyle düşünebilirsiniz: “Devlet gücü olanlardan istiyor zaten”, “zenginden alıp fakire verecek”, “gün dayanışma günü, bunlara takılamayalım” vs. vs. vs.

Evet, bunlar bir bakıma doğru cümleler, ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Devletin açıkladığı paketin değeri 100 Milyar TL (15 Milyar Dolar), Türkiye’nin en zengin 100 kişisinin serveti ise 100 Milyar Dolar. Yani, 82 Milyon nüfusu olan bir ülkenin ciddi bir salgın için açıkladığı ekonomik paket, en zengin yüz kişinin servetine oranla 1/6’sı kadar. Burada ortaya çıkan husus gelir adaletsizliğidir. Halkın büyük bir bölümü açlık sınırının altında yaşam mücadelesi verirken, bir avuç sermayedarın böyle bir gelir elde etmesi kabul edilebilecek bir durum değildir. Üstelik “hepimiz aynı gemideyiz”(!) Ayrıca, geçtiğimiz yıllar itibariyle, büyük şirketlerin ve kulüplerin devlete olan vergi borçlar silinmiş, iflas etmek üzere olan müteahhitler varlık fonu ile kurtarılmış, işçilerin maaşlarından kesilerek oluşturulan işsizlik fonundaki paralar, bankaların finansmanlarına aktarılmış; oluşan bütçe açıkları da, zam ve yeni vergiler ile vatandaşa yüklenerek telafi edilmiştir. Tüm bunların üzerine, ekonomide yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen devlet yetkilileri de lüks kamu harcamalarından da asla vazgeçmediler. Bu harcamaları eleştirenlere ise “İtibardan tasarruf olmaz” diyerek alaycı cevap verdiler.

Dolayısıyla toplumun verdiği tepki, yardım kampanyasına değildir. Bizler toplum olarak varlığı da yokluğu da iyi bilen, mazlumun imdadına ivedilikle koşan bir toplumuz. Sahip olduğumuz İslâmi akide yardıma muhtaç birine her koşulda el uzatır. Ancak devleti yönetenler, normal zamanda pastanın büyük bir bölümünü kendi aralarında paylaşmakta, zenginlerin refahı için halkın büyük bir bölümünü sefalete mecbur etmekte, sonra da her başı sıkışınca yine o halka el açmaktalar. İşte tepkilerin asıl nedeni budur. Akıl sahibi hangi insan böyle bir durumdan rahatsız olmaz?

Evet, gerek Türkiye gerekse tüm dünya zor bir süreçten geçiyor. Hem ekonomik hem de insani krizlere şahit oluyoruz. Bu süreç nereye gider, nasıl gider, kim batar-kim çıkar Allah bilir. Ancak gözle görülen bir şey var ki, tüm dünya değişim istiyor. Dünya halkları mevcut durumlarından memnun değiller. Doğru bir yönetim şeklinin ne olduğunu bilmeseler bile mevcut düzenin doğru olmadığını artık daha iyi anladılar. Ve elbette dünyada bir değişimin yaşanması an meselesi. Allah’tan muradımız odur ki bu değişim insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiği İslâmi bir değişim olsun…

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız