11 Aralik 2017 - 22 Rebiü'l-Evvel 1439
Velâ ve Berâ
2017-10-04 11:52:00 | Abdullah İmamoğlu | Velâ ve Berâ

“Erdoğan dünyanın çok zorlu bir bölgesinde görev yapıyor.”

“Çok çok güçlü bir şekilde ilgili ve açıkçası yüksek not alıyor”

“Benim dostum haline geldi”

“Türkiye ve ABD şu anda hiç olmadığı kadar birbirine yakın…”[1]

Maalesef bu ifadeler BM 72. Genel Kurul Toplantıları için New York’a giden Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ABD Başkanı Trump tarafından bir araya geldiklerinde sarf edilen övgü dolu sözler… Deve teşbihinde olduğu gibi bu övgü dolu sözlerin tutulacak hiçbir yeri yok yani “baştan sona yanlış” aslında… Yeryüzünü kana bulayan asrımızın eli kanlı mücrimi sömürgeci ABD’nin başkanının Erdoğan’a sarf ettiği bu sözler tam olarak hangi zaman dilimine tekabül ediyor biliyor musunuz? Hemen söyleyeyim kardeşlerim; Arakan’da kâfir Budistler Rohingya Müslümanlarını evlerinden, barklarından ederken ve yine acımasızca katlederken kendilerini bu zulmün girdabından çekip kurtaracak bir lider/yönetici beklerken… Yine bu övgü dolu sözler son yıllarda kâfirlerin uykularını kaçıracak, saçlarını ağartacak kadar önem arz eden Suriye devriminin kâfilerin isteği doğrultusunda sonuçlanması için kurgulanan Astana görüşmelerinde Türkiye, Rusya ve İran işbirliği yaparken… Özellikle İdlib’te Rus uçakları orantısız bombardımanlarıyla Müslüman kanını oluk oluk akıtılıyorken…

Kerim kardeşlerim sanırım yeterli; kısacası Allah’ın düşmanları tarafından Erdoğan’a sarf edilen bu övgü dolu sözler Müslümanların beldelerinde işler Müslümanların istemediği tam aksine kâfirlerin hoşnut olacakları şekilde seyrettiği sırada saf edilmiş sözlerdir. Öyle ya düğün değil bayram değil. Trump bir Müslüman beldenin yöneticisini niye tebrik etsin…   

Özellikle son günlerde İdlib’te artan katliamların faili -her ne kadar azmettiricisi/senaristi ABD olsa da- olan Rusya Devlet Başkanı Putin’in Erdoğan tarafında ağırlanması da yukarıdaki tablodan çok farklı değil… İslâm beldelerini tarumar eden kâfirle Müslüman beldesinin bir yöneticisi kol kola, dostluk mesajları veriyor! Hem de birkaç dakika içerisinde birkaç defa “değerli dostum” ifadesini kullanacak kadar sıkı fıkı bir şekilde… İdlib kan ağlıyorken, İdlib kurtarıcısını bekliyorken, İdlib Halep olmanın endişesini taşıyorken buna imkânı ve kudreti olan yöneticilerin düşmanlarla sarmaş dolaş olması ve birlikte hareket etmesi ihanet ve cehaletten başkası ile izah edilemez. Bunun tercihini de siz kıymetli okurlarımın takdirine bırakıyorum.

Hakikat o ki Türkiye iç ve özellikle dış siyasette ABD’nin yörüngesinden ayrılmadan siyaset yapmaktadır. Dün Halep konusunda bütünüyle direktifleri ABD’den alan iktidar bugün İdlib için de direktifleri aynı yerden almıştır/almaktadır. Sömürgeci kâfirlerle olan işbirliği kesilmediği müddetçe siyasette bugün olanlardan çok da farklı bir şeyler görmeyeceğimiz gerçeğini hepimizin kabul etmesi lazım.

Akıllarda kalması gereken en önemli husus ise perde arkasında verdiği talimatlarla İdlib’i yok etmeye çalışanların kâfirler olduğu gerçeğidir. Türkiye yöneticileri ise gerek “Halep Kalkanı” harekâtıyla gerekse kapının eşiğinde bekleyen İdlib harekâtında kâfirlerin dönen değirmenine su taşımakta maharetli olduklarını ispat etmişlerdir.  Bütün bu yaşananlar Türkiye’nin kendi başına karar alabilme iradesine sahip olmadığının göstergesidir. Aklıma bir hikâye geldi, anlatmak istediğimi fazlasıyla anlatan türden:

Tez danışmanınız kim?

“Bay Tilki bir gün ormanda dolaşırken Bay Tavşan’a rastladı. Bay Tavşan bir şeyler yazmakla meşguldü.

- Kolay gelsin, Bay Tavşan. Ne yazıyorsunuz?

- Doktora tezimin 1. bölümünü yazıyorum...

- 1. bölümde teziniz ne?

- Tavşanlar tilkileri nasıl parçalar?

- Yapmayın! Bu hiç de doğru değil. Bu bir bilim adamına yakışmayacak ciddiyetsizlik. Teziniz kökten yanlış.

“Ya! Öyle mi?” dedi Bay Tavşan. “Peki, gel de deneysel kanıtı gör öyleyse.” Bay Tavşan önde, Bay Tilki arkada çalılığın arkasına doğru ilerlediler. Bir süre sonra Bay Tavşan yüzünde gülümsemeyle çalılıktan çıkıp geldi ve yerine oturarak yazmaya devam etti. Bir zaman geçti. Bay Kurt'un yolu Bay Tavşan'ın bulunduğu yere düştü. Bay Kurt sordu:

- Kolay gelsin, Bay Tavşan. Ne yazıyorsunuz?

- Doktora tezimin 2. bölümünü yazıyorum...  

- 2. bölümde teziniz ne?

- Tavşanlar kurtları nasıl parçalar?

- Yapmayın! Bu doğru değil. Bu bir bilim adamına yakışmayacak ciddiyetsizlik. Teziniz kökten yanlış.

“Ya!” dedi Bay Tavşan, “Gel de sana deneysel kanıt göstereyim.” Bay Tavşan önde Bay Kurt arkada çalılığın arkasına doğru ilerlediler. Bir süre sonra Bay Tavşan yüzünde gülümsemeyle çalılıktan çıkıp geldi ve yerine oturarak yazmaya devam etti.

Biz de neler olduğunu merak ettik, tabii. Çalılığın arkasına dolanıp baktık ki Majesteleri Aslan, ormanın kralı, haşmetle oturuyor ve etrafında parçalanmış kurt ve tilki.”

Aslında sizin ne dediğinizin ya da nasıl düşündüğünüzün bir kıymeti yok. Sizin veliniz ve sırtınızı yasladığınız kimse onun dediği oluyor vesselam. Yani tezinizin ne olduğu hiç önemli değil; önemli olan tez danışmanınızın kim olduğudur.

Müslüman yöneticilerin kâfirlerle olan bu üst düzey dostlukları ya da sırtlarını dayadıkları acı gerçeği bana İslâmi ilimler literatüründe kendisine yer bulan bir kavramı hatırlattı. Ki o; “velâ ve berâ” kavramıdır. Ama yine asıl maksadım bu makalede “velâ ve berâ” konusunu en ince ayrıntısına kadar incelmek değildir. Sadece bunun üzerinde bir takım hatırlatmalarda bulunmak istedim.

Velâ kelimesinin bütün manalarına bakılacak olursa, bunun “sevgi” ve “dostluk” esasına dayandığı görülecektir.[2] Muvalât: Herhangi bir topluma karşı sevgi ve koruma, yardımda bulunma gibi manalara gelir. Şu hadiste de bu manada kullanılmıştır.

مَنْ كُنْتُ مَوْلاَهُ فَعَلِيٌّ مَوْلاَهُ

Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır”[3] İmam Şafiî mevla kelimesi ile alakalı olarak şöyle diyor: Yani bununla İslâm'a olan dostIuk ve saygı kast olunmaktadır.

Berâ kelimesi korunup uzak olmak, uzaklaştırmak manalarına gelmektedir. Şu rivayette olduğu gibi: Hz. Ömer, Ebu Hureyre’yi göreve çağırdığında, o da bundan kaçınmış/uzak durmak istemiş, bunun üzerine Hz. Ömer şöyle söylemiştir: “Doğrusu Hz. Yusuf da görev istemişti.” Ebu Hureyre kendisine şu karşılığı verdi:

إِنَّ يُوسُفَ مِنِّي بَرِيءٌ وأَنا مِنْه بَرَاء

Hz. Yusuf benden uzaktır, benim de onunla bir ilgim yok.”[4]

Şeriat manasında kendisine ittibanın yapılmasından uzak olduğunu kendi şeriatına göre davranacağını ifade eden bu sözden yola çıkarak belanın uzaklaşmak beri olmak manalarına geldiği açıktır.

Bir terkip olarak Velâ ve Berâ konusunda beliren tavır şudur: Allah’ı dost edinenlere dostluk ve sevgi göstermek. Allah düşmanlarına, haramları ve sınırları çiğneyenlere karşı ise buğz etmek ve beri olmaktır.

İslâm’ın bizden istediği tavır bu iken, günümüz yöneticilerinin Allah düşmanlarını veli edinmiş olmaları ve Allah’ı dost edinenlerden de beri olmaları rıza-i ilahiye uygun değildir. Tam aksine bugün maalesef bizi idare edenler adeta kâfirleri memnun etme yarışına girmişlerdir. Yeri gelmişken hemen ifade edeyim; kâfirlerin rızasını, hoşnutluğunu ve övgüsünü kazananlar bilmeliler ki Allah’ın rızasını kazanamazlar.

Müminlerin kâfirleri veli/dost edinmesi haramdır. Ki bu Allah Azze ve Celle’nin şu sarih ayeti ile sabittir:

لا يَتَّخِذْ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنْ اللَّهِ فِي شَيْءٍ

“Müminler müminler dışında kâfirleri veli/dost ve yardımcı edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah katında bir değeri yoktur.”[5] Kâfirlerin müminler üzerine otorite olması da haramdır. Allahu Teâlâ bunu şu ayet-i kerimesi ile beyan etmiştir:

وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا

 “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.”[6] 

Kâfirleri dost edinmek ve onları Müslümanlar üzerine otorite kabul etmek asla caiz değildir. Bununla alakalı şer’î hüküm budur. Bize düşen ise bu şer’î hükümle amel etmek ayrıca zalime zalim, haksıza haksız, yanlışa da yanlış demektir. Evet, kâfirleri dost edinmek mutlak surette haramdır. Kâfirlerle işbirliği ve dostluk tutanlara bu yanlışı hatırlatmak da bizim vazifemizdir. Hem de kimseden korkmadan, çekinmeden kınayıcının kınamasına aldırış etmeden... Vazifemiz ve şiarımız: “suskunluğun kırılma noktası” olmaktır. Yoksa bize yakışan susmak, gizlemek ve manipüle etmek değildir…

Aşağıda paylaşacağım misal İslâm coğrafyasında Müslümanların duçar kaldıkları zulümlere özellikle İdlib’te olup bitenlere seyirci kalanlara, sırf yöneticilere yakın olabilmek adına İdlib’le alakalı bir şeyler karalayan ama hakkı yazamayan statüko kalemşorlarına, sırf yöneticilerden sağladığı çıkarlar için dilleri lal olmuş hocalara-âlimlere(!) ithaf olsun…

“Eski devirde bir Paşa, dostlarından biriyle satranç oynamakta, diğer misafirleri de onları heyecanla seyretmekteydi. Bir ara yapılacak hamle sırası hakkında itilaf doğunca, Paşa misafirlerine sorar: ‘Yahu! Oyun seyrediyorsunuz, kim haklı, kim haksız söyleyiniz’ der. Misafirler Paşa’nın haksız olduğunu söylemeye cesaret edemediğinden sükût ederler. Tam o sırada odaya bir zat girer ve Paşam, siz haksızsınız. Hamle sırası diğer arkadaşta der. Bunun üzerine Paşa şöyle çıkışır: ‘Siz henüz geldiniz. Bir şey görmediniz. Meselenin ne olduğunu da bilmiyorsunuz. Bu karara nasıl vardınız?’ Adam hiç düşünmeden cevap verir: ‘Paşam eğer siz haklı olsaydınız, bu kadar insan sualiniz karşısında susmazdı.’”

Ahir kelam;

Biz kâfirleri veli edinmedik. Allah’ım sen şahit ol ki biz kâfirleri veli/dost edinmekten de edinenleri dost edinmekten de beriyiz. Bizim yegâne velimiz sensin ya Rabbi!

Biz izzeti kâfirlerin yanında aramaktan beriyiz.

Sen şahit ol ki Rabbim; biz izzeti ancak ve ancak Allah’ın, Rasul’ün ve Müminlerin katında ararız. Biz yardımı ve zaferi yalnız senden istedik Allah’ım!

Sen şahit ol ki; biz yardımı sömürgeci kâfirlerden bekleyen zelil yöneticilerden de beriyiz.

Şüphesiz ki sen söylenenleri ve gizlenenleri bilensin…



[1] https://www.haberler.com/trump-erdogan-i-ove-ove-bitiremedi-benim-10053617-haberi/

[2] Lisanul Arap

[3] Tirmizi, Menakıb,19; İbn Mace, Mukaddime,11; İbn Hanbel, 1/84,118, 119

[4] İbn Kesîr

[5] Âli İmran, 28

[6] Nisa, 141

Yorumlar

Abdullah İmamoğlu
YAZARIN DİĞER YAZILARI