20 Kasim 2017 - 1 Rebiü'l-Evvel 1439
Vehim Ve Gerçeklik Arasında Erdoğan-Abdulhamid Benzetmesi!
2017-02-09 11:38:00 | Abdullah İmamoğlu | Vehim Ve Gerçeklik Arasında Erdoğan-Abdulhamid Benzetmesi!

Vefatının (10 Şubat 1918) 99. sene-i devriyesinde Osmanlı Halifesi II. Abdulhamid’i rahmetle ve hayırla yâd ediyorken İslâm ümmetinin bugünkü hâli, yeni Abdulhamidlere olan ihtiyacı açıkça ortaya koymaktadır. Evet, İslâm ümmetinin hâli pürmelali içler acısıdır. Nasıl olmasın? Yaslandığı asası ve kalkanı, Hilâfet’i kaybedeli takriben bir asır olmuş. Geçen bu süre zarfında gün olmasın ki İslâm beldelerinden kardeşlerimizin katliam haberleri gelmesin. Gün geçmesin ki kâfirlerin şerir planları neticesinde Müslümanların beldeleri işgal edilmesin ve yağmalanmasın. Müslümanların namusları ve değerleri kâfirlerin oyuncağı hâline gelmesin...

Bir taraftan İslâm coğrafyasında yükselen feryatlar, akan kan ve gözyaşı, Abdulhamidlere olan ihtiyacı haykırıyorken; diğer taraftan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Halife Abdulhamid’e benzetilmesi ayrı bir garabettir. Her ne kadar özellikle Halep katliamı esnasında Müslümanların yardımlarına icabet etmeyip (tam aksine Halep kuşatmasını kırmak amaçlı Fırat Kalkanı Operasyonu’nu başlatıp) one minute çıkışıyla Arap dünyasında sahip olduğu kurtarıcı lider pozisyonundan hızla düşerek bu prestijini kaybetmiş olsa da, Türkiye’de o hâlen İslâm coğrafyasının kurtarıcısı olarak görülmektedir. Ben de bu vesileyle bu benzetmenin isabetli bir benzetme olup olmadığını farklı bir yaklaşımla izah etmeye çalışacağım. En nihayetinde takdiri de siz kıymetli okurlarıma bırakmak istiyorum.

Ama öncelikle, özellikle AKP sempatizanları tarafınca yapılan bu benzetmeye dair bir alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Her ne kadar Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde söylenmiş bir söz olsa da hâlen aynı şeylerin terennüm ediliyor olması, paylaşacağım pasajın geçerliliğini koruduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Birisi, dönemi itibari ile yaklaşık 350 milyon Müslümanın temsilcisi durumunda olan ve çökertilirse de bütün İslâm âleminin çökertileceği düşünülen (maalesef öyle de olan) ve böylece başsız kalan ümmetin kurda kuşa yem edilmesi planlanan bir projenin mazlum ve mağdur muhatabı Abdulhamid Han! Birisi de eğer yönetimde kalmaya devam ederse, ümmet merkezindeki yüz senelik dolaylı esaretin biteceği, emperyalizmin içerdeki ihanet şebekeleri ile işbirliği hâlinde sürdürdüğü müstemlekeci derin yönetimin daha fazla dayanamayıp bir daha canlanamayacak şekilde yerin dibine gömüleceği korkusu ile telaşa kapılanların hedefe oturttukları ve de dünyada 2 milyara yakın Müslümanın rüyası olan birlikte hareket etme anlayışının sözcüsü olma kabiliyetine ve müktesebatına sahip ülkemiz ve başındaki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan![1]

Filhakika iki lider arasında herhangi bir benzetmeden bahsetmek söz konusu dahi olamaz. Bilakis ayrıştıkları, tezat düştükleri noktaları bir bir burada değerlendirmeye tabi tutmak bizi, makale formatının dışına çıkaracağından sadece Abdulhamid ve Erdoğan arasındaki bariz farkı ortaya koyan temel bir hususu dikkatlerinize sunmak istiyorum…

Sömürgeci kâfirlere karşı olan siyasî tutum ve mücadele…

Şüphe yok ki sözlerin en kıymetlisi, amelin doğruladığı sözdür. Söz ve amel uygunluğu Müslümanın olmazsa olmaz şiarlarındandır. Hele ki mevzubahis, yöneticiler ve topluma önderlik edenler ise hayati önem niteliğindedir. İşte bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yer yer sömürgeci kâfirlere karşı sarf ettiği sert(!) sözler henüz “söz” aşamasından icraat/amel aşamasına taşınabilmiş değildir maalesef. Arapların tabiri ile “كلم كلم لا ينفع “kellim kellim la yenfa/konuş konuş faydasız…” Yani yıllardır “level” atlayamadan aynı yerde oyalanmaya ve eğlendirilmeye devam ediliyoruz, bir nevi… Hatta ne kadar üzücüdür ki yıllar önce sömürgeci kâfirlere bir hışımla söylenen sözlere aykırı davranışlar ortaya konmuştur. Bunun için, sömürgeci kâfirlere sarf edilen sert(!) sözlere ve ardından onlara karşı takınılan tavır ve mücadeleye bakmak yeterli olacaktır, diye düşünüyorum. Çünkü söylenenler bir vadide, icraatlar ise bir başka vadide… İşte Erdoğan ile Abdulhamid arasındaki en bariz fark da burada zaten. Sömürgeci kâfirlere karşı sadece “söyleyen” ve bir şey yapmayan Erdoğan, “söyleyen” ama hemen sonrasında icraat aşamasına geçen ve bu mücadelesine karşın “bedel ödeyen” Abdulhamid…

Siyasi arenada vuku bulmuş, hafızalarımızda ve yüreklerimizde canlılığını hâlen koruyan “Mavi Marmara” olayı üzerinden bir örnek vermek istiyorum. Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara gemisine, Gasıp Yahudi varlığı “İsrail” askerlerince düzenlenen ve 10 kardeşimizin şehit düştüğü saldırıya ilişkin davanın, Türkiye ile “İsrail” arasında yapılan anlaşmaya göre 6 yıl sonra düşürülmesinin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Mavi Marmara gemisiyle ilgili yaptığı açıklamalar, yukarıda anlatmaya çalıştığım söz ve icraat tutarsızlığına verilebilecek güzel bir örnektir. 16 ve 17 Temmuz 2014 tarihli konuşmalarında “Türkiye'nin dostluğu ne kadar kıymetliyse düşmanlığı da o kadar şiddetlidir” diyen, sonrasında gasıp Yahudileri kınayan sözler sarf ederek “Mavi Marmara”ya ve şehitlere sahip çıkan bir lider görüntüsü çizerken 29 Haziran 2016 tarihli konuşmasında ise evvelinde söylediklerinin tam aksine “Zamanın başbakanından izin mi aldınız?” diyerek kardeşlerimizi suçlarcasına bir tutum içerisine girmiştir.

Kısacası “Mavi Marmara'nın hesabını soracağız” diyen lider, hiçbir siyasi irade ortaya koyamadan Mavi Marmara davasından birkaç menfaat için vazgeçmiştir. Nitekim “İsrail”in Mavi Marmara ailelerine 21 milyon dolar “kan parası” ödemesi karşılığı, Türk mahkemelerinde Mavi Marmara olayına karışmış olan “İsrailli” yetkililere karşı başlatılmış tüm yasal süreçlerin sona erdirilmesi kararı alındı.

Sömürgeci kâfirlerin hoşnutluğu için Müslüman kardeşlerinin değerlerinden taviz veren bir lider, nasıl olur da Müslümanların değerlerine sahip çıkan ve bu uğurda zahmetlere katlanan bir liderle mukayese edilebilir. Buyurun, kalemlerimiz değil tarih anlatsın:

“Sultan Abdulhamid, tahttan indirilişinden sonra Selanik'te iken muhafazasına memur edilen bir yüzbaşıya bu hadiseyi şöyle anlatmıştır: “Bana en çok dokunan; bu mason taslağı Yahudi’nin hâl (tahttan indiriliş) kararını tebliğ edişi olmuştur. Yıldız’a gelen mebuslar heyetinde Emanuel Karasu'yu hiç unutamıyorum. Bu suretle makam-ı Hilâfet’e hakaret edilmiştir. Yahudilerin, Hazreti Peygamber zamanından beri sadr-ı İslâm’a ve Makâm-ı Hilâfet’e karşı duydukları kin ve nefret, cümlenin malumudur. Ben Osmanlı tahtında iken, siyonistlik davası için bir gün huzuruma beynelmilel (Dünya) Yahudi Teşkilatı’nın kurucusu, Teodor Herzl ile hahambaşı gelmişlerdi. Bunları Yıldız Sarayı’nda kabul etmiş ve maksatlarını dinlemiştim. Her ikisi, Yahudiler için bir yurt dileğinde idiler. Bunun için de Kudüs'ü gösteriyorlardı. Hatta utanmadan o Teodor Herzel, ‘Zât-ı Haşmet-penâhîlerine arz edelim ki, Kudüs için her kaç milyon altın tensip buyurursanız (isterseniz), derhal takdime hazırız.’ demez mi? Kan beynime sıçramıştı. Düşün ki yüzbaşı, makam-ı saltanatımızda bu iki Yahudi, rüşvet teklifi cesaretinde bulunmuşlardı. ‘Terk edin burayı, bu topraklar para ile satılmaz!’ diye bağırmıştım. İçeri giren Saray adamlarına da, her ikisini almalarını söylemiştim. İşte bundan sonra, Yahudiler bana düşman oldular. Şimdi burada Selanik'te çektiklerim, Yahudilere yurt göstermeyişimin cezasıdır!”[2]

Yahudilerin Abdulhamid’e düşmanlıkları, onların dostluklarını ve onlarla işbirliğini kabul etmediği içindir. Allah’ın düşmanlarına karşı kararlı bir duruş ve mücadele sergileyen Halife Abdulhamid hiçbir şekilde onları hoşnut edecek tutum da sergilememiştir.

Peki, bugün gasıp Yahudi varlığı “İsrail” ile her alanda dostluklarını güçlendiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Abdulhamid ile kıyaslamak, -en hafif tabiriyle- “insaf fakirliği” değil midir?

Evet, Abdulhamidlere özlem duyduğumuz bir hakikattir ama Müslüman Türkiye halkının ve genelde tüm Müslümanların Abdulhamidlere olan özlemlerini ancak, sahici Abdulhamidler giderecektir. Mazlumların yükselen feryatları, akan gözyaşları ve akıtılan kanlar ancak Müslümanların kanını kendi kanı gibi aziz belleyecek, sahici râşid Abdulhamidlerle dinecektir, yoksa Abdulhamid “görünümlü” liderlerle değil. Müslümanları zalimlerin zulmünden ancak sahici Abdulhamidler kurtarabilecektir, yoksa (yakında TRT’de gösterime girmesi planlanan “Payitaht Abdulhamid” dizisinde olduğu gibi) seyredenlerin duygularını okşamaktan öteye gitmeyecek beyaz perde kahramanı, “rol-baz” Abdulhamidler değil…

Müslümanların özlem duyduğu liderler, zalim karşısında eğilmeyen, Allah düşmanlarına geçit vermeyen Abdulhamid gibi liderlerdir. Bugün Müslümanlar, Abdulhamid gibi halifelerin uygulayacakları İslâm’a ve İslâm’dan sadır olacak adalete muhtaçtır. Hilâfet olmadan, yeryüzüne adaletin hâkim olmasını beklemek de beyhudedir.

Öyleyse soruyorum: Sömürgeci kâfirlere karşı sadece sert(!) sözler sarf eden, sarf ettiği sözlerin ardından kâfirlerle her türlü işbirliği yapmaktan da geri kalmayan yöneticiler; kâfirlere karşı -uğrunda bedel ödemek pahasına da olsa- taviz vermeyen, Müslümanların değerlerine sahip çıkan ve bu mücadelesine karşın, en nihayetinde bedel de ödeyen Abdulhamid’e benzetilebilir mi?

Karar sizin…



[1] http://www.star.com.tr/yazar/abdulhamid-han-ve-recep-tayyip-erdogan-yazi-860434/

[2] Albay Hüsamettin Ertürk'ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası Yazan: Samih Nafiz Tansu

Yorumlar

Abdullah İmamoğlu
YAZARIN DİĞER YAZILARI