18 Aralik 2017 - 29 Rebiü'l-Evvel 1439
Suriye Devrimi Neden Farklı?
2013-07-26 14:00:00 | Yusuf Yavuzkan | Suriye Devrimi Neden Farklı?

"Arap Baharı" olarak bilinen olgu dahilinde gerçekleşen tüm diğer devrimlerin aksine Suriye devrimi, son 2 yıldır süregelen olayların açıkça gösterdiği gibi, benzersiz bir devrim olarak durmaktadır.

Mevcut durumu anlamak ve gelecek beklentisini öngörmek açısından geçmişin iyi analiz edilmesi gerek. Devrimin patlak vermesine yol açan vakıanın oluşmasında doğrudan rol oynayan geçmiş, derinlemesine kavranmadıkça, Suriye'deki mevcut vakıayı ve devrimin koşullarını anlamak mümkün olmaz.

Birinci Dünya Savaşı - Böl & Yönet

Son İslam devleti olan Osmanlı Hilafeti, I. Dünya Savaşı'nda müttefikler tarafından yenilgiye uğratıldıktan sonra, savaşın başlıca galipleri olan İngiltere ve Fransa, İslam topraklarını ele geçirmeye başladılar. Bu, son derece önemli bir tarihsel dönüm noktasıydı, çünkü tarihte ilk defa tüm İslam toprakları, İslam düşmanlarının egemenliği altına girmişti. Avrupalı güçler, İslam dünyasını sömürgeleştirmiş, ardından bir "Böl & Yönet" stratejisi izleyerek İslam topraklarını parçalara ayırmışlardır.

Biladu'ş Şam (Suriye-Lübnan-Ürdün-Filistin) da parçalanmış, Suriye ve Lübnan, iki farklı siyasi varlık olarak ilan edilmiştir. Keza Ürdün ve (sonradan Yahudilerce işgal edilecek olan) Filistin de parçalanmış, böylece tüm sınırlar yeni ulus devletler inşa edilmek üzere birbirinden koparılmıştır.

O süreç, bir dönemin sonu ve yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Yeni dönemi şekillendiren iki realite vardı. Batı, bu iki realiteyi mümkün olduğunca korumaya çalışmış, bugüne kadar da bunu başarmıştır. İlki, bir yönetim sistemi olarak İslam şeriatının hayat sahasından kaldırılması ve Batılı bir yaşam tarzı dayatarak Batı tipi laik kanunların uygulanmasıdır. Genel olarak tüm Müslümanlar üzerinde böyle yapıldığı gibi, konumuz olan Suriye'de de böyle olmuştur. İkincisi, siyasi ve iktisadi kurumlar üzerinden dolaylı bir sömürgecilik uygulanarak Müslüman toplumların tüm boyutlarıyla tahakküm ve sömürü altına alınmasıdır. İşte bu iki husus, Batı'nın İslam'a karşı siyasi üstünlüğünü koruyan ve çıkarlarını güvence altına alan Yeni Dünya Düzeni'ni temin eden stratejik amaçlar arasında yer almaktadır. Bu realite, bir taraftan güdümlü yerli rejimler üzerindeki doğrudan nüfuz yoluyla korunurken, diğer taraftan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Dünya Bankası gibi yeni Dünya Düzeni'nin ajansları üzerinden kalıcılaştırılıyordu.

Bu nedenle, Fransız askerlerinin 1946 yılında, konumuz olan Suriye topraklarından çekilmesi ve aynı yıl sözde bağımsızlığın ilan edilmesinin pek de önemi yoktu. Çünkü Fransızlar, fiziksel olarak Suriye'den ayrılmalarına rağmen, dayattıkları güdümlü rejimler sayesinde doğrudan nüfuzlarını sürdürebilmekteydiler.

Suriye için Uluslararası Mücadele

1946'tan itibaren uluslararası güçler, egemenlik ve çıkarlar üzerinden bir güç mücadelesi içine girmişlerdir. Suriye, jeopolitik ve stratejik konumu nedeniyle böyle bir mücadelenin en sıcak yerlerinden biri olmuştur. Dolayısıyla farklı uluslararası güçler çeşitli askeri darbeler düzenlemişlerdir. Ta ki Amerikan destekli Hafız Esed'in 1971 yılında yönetimi ele geçirmesine kadar. Esed rejimi, hem baba Esed, hem de oğul Esed döneminde, içi boş bir Amerikan karşıtlığı sergilemesine rağmen, İsrail'e karşı direnişin kalesi olduklarını iddia etmelerine rağmen, söylemleri ile eylemleri arasındaki hiçbir paralellik yoktu. Aksine politika dünyaları tamamen yalan ve aldatmaca üzerine kuruluydu, aynen diğerleri gibi. O nedenle söylemlerine değil, eylemlerine bakılmalı.

Esed Rejiminin Vakıası

Esed ailesinin hükmü altındaki Suriye'de yaşam, -öteden beri Suriye'yi izleyenlerin bildiği gibi- korkutma, despotluk ve yolsuzluk ağlarıyla örülmüştür. Esed rejimi; Baas Partisi, istihbarat ve güvenlik teşkilatları aracılığıyla, demir pençe ile yönetilen halk üzerinde sert bir korku imparatorluğu kurmayı başarmıştır. Rejim, siyasi faaliyetleri tamamen yasaklamış, Müslüman Kardeşler ve Hizb-ut Tahrir gibi özellikle muhalif İslami hareketleri acımasızca ezmiştir. O nedenle Suriye, dünyanın en ünlü "muhalefetsiz" diktatörlüklerinden biri haline gelmiştir. Devletlerarası hukukta meşru savaş sebebi teşkil eden İsrail'in sürekli gerçekleşen saldırıları ve Golan Tepeleri'ni işgaline karşı süt dökmüş kedi tavrı sergileyen Esed rejimi, söz konusu halk olunca, halkın mevcut statükodan rahatsızlığını duşavurması olunca, aslan kesilip başını kaldıranın başını ezmiştir. Rejimin, Suriye Müslümanlarına karşı sergilediği bu acımasız baskının en vahşi örneği, 40.000'den fazla sivilin katledildiği meşhur Hama Katliamı (1982) olmuştur. [1]

Arap Baharı

Arap Baharı olarak tanınmaya başlayan gelişmeler dahilinde, Arap dünyasındaki geniş halk kitlelerinin sokaklarda öne çıkardıkları en meşhur slogan; (eş-Şa'b Yurid İsqata'n Nizam) "Halk Rejimin Devrilmesini İstiyor" şeklindeydi. Bu slogan, çok açık bir mesaj içeriyordu: halk kitleleri artık, Batı'nın I. Dünya Savaşı sonrasında dayattığı mevcut statükoya karşı isyan etmiştir ve ülkelerinde köklü bir değişim görmek istemektedir. Arap dünyası çapında yayılan bu hareket, kuşkusuz Batı'nın bölgedeki stratejik çıkarları açısından en büyük tehdit haline dönüşmüştür.

Ancak Tunus, Mısır, Libya ve Yemen'de Batı hızlı davranmayı başarmış, bu devrimleri, çeşitli desiselerle birer birer çalmıştır. Üstelik tam bir ikiyüzlülük içinde, kendi güdümlerinde hareket eden bu diktatör ve yolsuz rejimleri ve baskıcı politikalarını on yıllar boyunca desteklemelerine rağmen kendilerinin de halkın taleplerini desteklediklerini iddia etmekten çekinmemişlerdir. Bu suretle Batı, devrimleri çalmak, yönünü değiştirmek ve yalnızca yüzlerin değişimiyle sınırlı kalan bir makyaja dönüşmesini sağlamak için yoğun çaba harcamıştır. Sonuçta, bu ülkelerde gerçekleşen devrimlerin sonuçları, Batı tarafından çeşitli siyasi manevralarla kontrol altına alınabilmiştir. Bugün bu ülkelerde yaşananlar her şeyi gözler önüne sermekte: Tunus'ta ve Mısır'da gösteriler devam ediyor, Libya'da ve Yemen'de çatışmalar sürüyor. Kısa süre önce Mısır'da meydana gelen darbe ve darbenin ardındaki güçlerin kim olduklarının belli olması, devrimlerin nasıl çalındığının en açık göstergesi. Üstelik Mısır'daki devrim yalnızca çalınmakla kalmamış, pervasızca Mısır meydanlarında satılmıştır.

Buradaki anahtar nokta; Batı'nın, bölgedeki stratejik çıkarlarını tehdit etmeyecek bir şekilde bu ayaklanmaları yönlendirmeyi başarmış olmasıdır. Bu da doğrudan problemin kendisine -Batı'nın tarihsel ve stratejik nüfuzuna- yönelik değil, yerli uzantılarının yoğun çabaları sayesinde, gerçek problemin buzdağının görünen kısmı kadarki yansımalarına ve belirtilerine yönelik kozmetik dokunuşlarla halledilmiştir. Örneğin, Mısır'daki devrimin hemen ardından Mübarek ve oğullarının[2] zenginliği ve rejimin yolsuzlukları hakkında medyada çok sayıda haber yer alıyordu ve böylelikle devrimin amacı rejim değişikliği iken, rejimin varlığı koruma altına alınıyor ve yalnızca rejim içindeki siyasi ve ekonomik sorunlar öne çıkarılmakla yetiniliyordu. Mursi liderliğindeki Müslüman Kardeşler yönetiminin, Mübarek dönemindeki aynı ordu ve aynı devlet kurumlarıyla çalışmak zorunda kaldığı, bu nedenle sürekli sorun yaşadığı ve nihayet bunlar tarafından görevinden alınarak Müslüman Kardeşler'e karşı ağır bir saldırı kampanyasının başlatıldığı herkesçe malum.

Suriye Devrimi

Arap Baharı, 15 Mart 2011 tarihinde Suriye ulaştı. Diğer ülkeler gibi Suriye'deki protestocular da Esed rejiminin baskılarından kurtulmayı talep ettiler. Bu rejimin baskıcı yapısının gayet iyi farkında olan Amerika, rejimin bu ayaklanmayı birkaç ay içerisinde bastırma yeteneğine sahip olduğundan oldukça emindi. Üstelik Amerika'nın o zamanki stratejisi, ajanı Esed'in gereken gücü kullanarak bu devrime son vermesi için ona peş peşe açık fırsatlar tanımaya ve olanları gözardı etmeye müsaitti.

Ancak, olaylar hızla tırmandı ve birkaç ay sonra Suriye ordusu, barışçıl göstericilere ateş etme emirlerini yerine getirmeye reddeden subay ve askerlerin ordudan kopuşuna tanık olmaya başladı. Bu vakıa giderek güçlendi ve ordudan ayrılanlar, rejimin saldırılarına karşı halkı korumak amacıyla Özgür Suriye Ordusu'nu kurdular. Bunun ardından çok sayıda silahlı tugay kurulmaya başladı.

Gelişmeler sahada faaliyet gösteren bu silahlı tugaylar lehine gerçekleşince, Amerika bu tehdidi tanımanın zamanının geldiği kanaatine vardı. Çünkü ajanı Esed'in, halkın eliyle ve bu silahlı tugayların desteğiyle devrilebilir hale geldiğini gördü. Bunun üzerine kanaatleri olabildiğince saptırmak üzere amansızca çalışmaya koyuldu. Böylelikle Amerika, aynen diğer Arap Baharı ülkelerinde meydana geldiği gibi, devrimin sonuçlarını pasifize etmeyi amaçlayan farklı bir stratejiye başvurdu. Bu bağlamda, önce Suriye Ulusal Konseyi'nin, ardından Suriye Ulusal Koalisyonu'nun kuruluşunu, daha sonra da bir geçiş hükümeti oluşturulmasını desteleyip birtakım muhalif figürleri öne çıkardı ki kendilerini Esed sonrası dönemin potansiyel olarak takdim edebilsinler. Buna aynı zamanda, siyasi bir geçiş sürecinin başlatılıp Cumhurbaşkanı'nın geri adım attığı "Yemen yaklaşımı" deniliyordu.

Ancak, sahada meydana gelen gelişmeler, özel olarak Amerika'yı, genel olarak Batı'yı derinden endişelendirdi. Suriye Müslümanları ve silahlı tugaylar tarafından yürütülen ayaklanma, yükselen sloganlar ve beyan edilen amaçlar, açıkça bu devrimin İslami bir karaktere sahip olduğunu gösteriyordu.

Net bir şekilde açığa çıkmıştır ki Suriye Müslümanları, yalnızca Esed'in değiştirilmesiyle yetinmeye hiç de niyetli değiller. Her Allah'ın günü gerçekleşen katliamlar, işkenceler, tahribatlar gibi tezahürler çok daha büyük bir problem teşkil etmekteydi ve asla kozmetik bir değişimle düzeltilmesine Suriye halkı razı olmayacaktı. İşte bunun için Suriye Müslümanları, Batı'nın tüm önerilerini kesin bir dille reddetti ve Batı destekli laik muhalefete yüz vermedi, adeta onlara "Sizin Suriye'de yeriniz yok, siz efendilerinizin başkentlerinde oturmaya devam edin" dedi. Her şey çok açıktı; Suriye Müslümanları güçlerini, İslami akidelerinden ve siyasi uyanıklıklarından almaktadırlar. Meselenin temel sebebinin, Batı'nın I. Dünya Savaşı'ndan sonra dayattığı stütokodan kaynaklandığının ve o günden bu yana peş peşe gelen tüm sorunların bu temel sebebe dayandığının çok iyi farkındadırlar. Aynı zamanda yalnızca İslam sayesinde, tüm bu sorunlarının köklü bir şekilde çözüme kavuşacağının da çok iyi farkındadırlar. İşte bunun için görüyoruz ki Güney'deki Der'a'dan Başkent Şam'a, Batı'daki Humus'tan Kuzey'deki Halep ve İdlib'e ve Doğu'daki Rakka'ya kadar Suriye genelinde düzenlenen çok sayıda protesto gösterisinde, Hilafet'in yeniden kurulması çağrıları yankılanmaktadır. Hiç kuşkusuz İslami Hilafet'in yıkılmasında bu yana ilk kez, İslam dünyası çapında on binlerle ifade edilen muazzam kitleler Hilafet'in yeniden kurulmasını böylesin güçlü bir şekilde talep etmektedirler.[3]

Suriye Müslümanlarının gösterdiği muhteşem azim ve kararlılık, bütün dünyayı şaşkına çevirmiş, Batılı yönetimlerin politika yapım süreçlerini alt üst eden şok dalgalarına neden olmuştur. Ne şaşırtıcıdır ki Esed rejiminin, ayaklanma boyunca icra ettiği onca korkunç tahribata ve daha önce misli menendi görülmemiş en iğrenç cürümlere rağmen, Suriye Müslümanları, rejimin ana iskeletine dokunmayıp yalnızca Esed'in geri çekilip katliamlara son vermesine çağrıda bulunan tüm çözümleri reddetmeye devam etmiştir. Sanıyorlardı ki insanlar bu ağır baskı ve işkence altında ezilip her şeye bir son vermek uğrunda onların dayatacakları çözüme boyun bükecekler, ama yanıldılar.

Bugün Amerika çeşitli cephelerden hareket edip Suriye devriminin Hilafet'in yeniden kurulmasıyla ve önce Suriye'de, daha sonra tüm bölge çapında Batı'nın nüfuzunun sona ermesiyle sonuçlanmaması için adeta çırpınıyor. Esed rejimini askeri ve lojistik olarak desteklemek için Rusya ve İran ile birlikte hareket ediyor, Hizbullah militanlarını Suriye'ye sokarak Esed ordusunu ve Şebbihaları takviye ediyor ve son zamanlarda görüyoruz ki Kuzey'de de birtakım laik Kürt hareketleri bu cephe dahil edilerek Suriye direnişi kuşatılmak isteniyor. Öte yandan Amerika, sözde "aşırı" unsurları zayıflatmak için Selim İdris liderliğindeki ABD-destekli Yüksek Askeri Konseyi güçlendirmek için çalışıyor, buna da "muhalifleri silahlandırma projesi" adını vererek, Esed rejiminin arkasında olduğu gerçeğini gizlemeye çalışıyor. Üstelik bölgedeki tüm ajanlarını da çeşitli stratejileri icra etmek üzere seferber ediyor.[4] Ayrıca Esed sonrası dönem için yeni bir siyasi liderlik oluşturma çabaları çerçevesinde peş peşe adımlar atıyor. Suriye Ulusal Konseyi başarısızlığa uğrayınca, Suriye Ulusal Koalisyonu ve Ahmed el-Hatib gibi adamları devreye soktu, bu da başarısız olunca, geçici hükümeti ve Gassan Hito kartını devreye soktu, o da başarısızlığa uğrayınca Cenevre görüşmelerini gündeme getirdi. Onun da başarısızlığa mahkum olduğunun farkında olduğu için aylar sonrasına erteledi.

Suriye Devriminin Geleceği

Son 2 yılda rejim tarafından katledilen Suriyeli sivillerin sayısı 100,000'i aşmış durumda. Yine de Suriye Müslümanlar, baş koydukları bu yolun daha çok masumun canına mâl olacağının farkında. Çünkü onlar mücadelenin vakıasını çok iyi anlıyorlar. Bu mücadelenin, Esed rejimi ile muhalifleri arasındaki bir savaş olmanın ötesinde, bir tarafta İslam Ümmeti, diğer tarafta Batılı Sömürgeciler ve yerli uzantıları olmak üzere, bunun İslam ile Küfür arasındaki bir savaş olduğunu iyi biliyorlar. Hatta bu mücadelenin sonucunun, hem Müslümanlar, hem de Batı açısından ölüm-kalım meselesi düzeyinde sonuçları olacağını çok iyi görüyorlar. Biliyorlar ki bugüne kadar Müslümanların toprakları üzerinde meydana gelen tüm değişimler, yüzlerin değişiminden ibaret kalmış, asla bu küfür rejimlerine dokunmamış, problemin köküne asla nüfuz etmemiş, statükoyu köklü bir değişimle değiştirmemiş.

Arap dünyasında gerçekleşen tüm diğer devrimlerin aksine Suriye Devrimi, insanlık tarihindeki dönüm noktalarından birini teşkil edecek benzersiz bir devrim olarak konumunu koruyor. eş-Şam toprakları ve bu toprakların insanları, Rasulullah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem)'in pek çok hadisinde zikredilmiş, bu toprakların mübarek niteliği ve Müslümanlarının azmi övgüyle ifade edilmiştir. Ayrıca İslam tarihinde görülür ki, bu özel bölgenin Müslümanları, işgal ve hezimetle geçen yılların ardından, Haçlıları ve Moğolları yenilgiye uğratarak İslam Ümmeti'nin önceki izzetine, kuvvetine ve kurtuluşuna liderlik etmişlerdir.

İşte şimdi, can alıcı soru şu: Tarih yine tekerrür edecek ve eş-Şam Müslümanları, sömürgecilik, zillet ve zorbalıkla geçen bir asırdan sonra, yeniden bir kez daha Ümmet'e liderlik edebilecek mi?



Yorumlar

Yusuf Yavuzkan
YAZARIN DİĞER YAZILARI