loader

Son Terör Olaylarına Dair Bir Değerlendirme

@

SON TERÖR OLAYLARINA DAİR BİR DEĞERLENDİRME

                                                    Hakkı EREN

 

Maalesef son iki ay içerisinde askeri birliklere ve kamusal alanlara yönelik yapılan saldırılar Müslüman Türk halkını hüzne boğmuş ve var olan dertlerine bir dert daha eklemiştir. Yirmi altı yıldır kanayan yara tekrar azdırılmış ve Anadolu insanı artık yeter diyerek feryat figan etmiştir. Tüm söylenenlerin aksine Analar yine ağlamış, yürekler yeniden sızlamış ve her zaman olduğu gibi ateş yine düştüğü yeri yakmıştır. Uzun yıllar boyunca kardeşçe yaşamış olan iki Müslüman kimlik çatıştırılmış ve aralarına kin ve nifak tohumları saçılmıştır. Gözlerde akacak yaş kalmadığı gibi, bu acılara dayanacak sabır da kalmamıştır.

Burada bu son terör olaylarına dair siyasi bir değerlendirmeyle birlikte, bu menfur olaylardan sonra siyasilerin ve askerlerin sergiledikleri tavrı inceleyeceğiz. PKK lideri Öcalan’ın “31 Mayıs’tan sonra ben yokum” açıklamasının ardından Haziran ayının başı ile birlikte yaklaşık olarak elli’ye yakın insanımız terör saldırılarında hayatını kaybetti. Sırasıyla sayarsak; Tunceli kırsal kesimi, Sarıyayla Karakolu, İskenderun Deniz İkmal Destek Komutanlığı, Şemdinli Sınır Birliği ve İstanbul Halkalı'da ki servis aracına yönelik patlama ve arada birçok irili ufaklı hadise. Ve hayatını kaybeden asker ve siviller.

Cumhurbaşkanı Gül’ün “çok güzel şeyler olacak” diyerek başlattığı ve “biz çözmezsek başkaları gelip çözerler” diyerek önemini vurguladığı, içeriği bugün bile anlaşılamayan ABD patentli ‘Demokratik Açılım’ sürecinde bir arpa boyu yol alınamamıştır. Bugüne kadar geçen süreçte âdeta dağ fare doğurmuş ve çok basit düzenlemeler bile gerçekleştirilememiştir. Habur görüntüleri, yapılan tartışmalar ve mecliste edilen kavgalardan hariç akıllarda bir şey kalmamıştır. Taş atan çocuklar halen cezaevlerinde ve değiştirilmek istenen yasalar da halen yürürlüktedir.

Şemdinli de askeri birliğe yapılan saldırı neticesinde bölgeye giden Başbakan Erdoğan her şey yolunda mesajı vermiş ama ondan iki gün sonra gerçekleşen Halkalı saldırılarına engel olamamıştır. Medyanın da meseleyi ajite etmesiyle birlikte bir anda kaos atmosferi oluşturulmuştur. Terörü çözeceğiz diye hükümet ise halkın güvenliğini sağlamak yerine halka kalabalık yerlerde dolaşılmaması uyarısında bulunmuştur. Muhalefetin de olaya siyasi bir menfaat açısından bakarak, CHP’nin bu sorunu ancak biz çözeriz ve MHP’nin OHAL talebi çözümden daha ziyade bu kaostan pay çıkarma çerçevesindedir. Ergenekon ve daha sonra gelen Kafes ve Balyoz operasyonları hükümetin belli noktalarda atılım yapmasında etkili olmuş ve bu operasyonlar sayesinde Anayasa değişiklikleri meclisten geçirilmiştir. Ama her nedense bu operasyonlara devam edilmemiş aksine davalar soğutularak birçok tahliye gerçekleştirilmiştir. Her ne yapıldı ise AKP içerideki parazitleri tam olarak temizleyememiş ve cesaretli davranamamıştır. İç siyasette bunca derin sorunlarla ve nerede ise kökü cumhuriyetin oluşumuna kadar gidebilecek olan karanlık çetelerle mücadele yarım bırakılmış ve nedense üstlerine daha fazla gidilememiştir. Bunun yanında küresel güç ABD’nin hükümetten istekleri ve model ortaklığın gerekleri doğrultusunda da Filistin ve İran sorunları çıkmış ve Türkiye dış siyasette de hassas bir döneme girmiştir.

ABD veya AKP hükümeti şunu gayet net olarak görmelidir ki; Türkiye’den dış siyasette verim alınabilmesi için, iç siyasette var olan sorunlar tamamen temizlenmelidir. Askeri vesayet tüm derin uzantılarıyla birlikte ortadan kaldırılmalı ve laik Kemalist güruhun son kalesi olan yargı da temizlenmelidir. Özellikle son iki ay içerisinde “İsrail”i de karşısına alan AKP hükümeti zaten kendisine direnen odakların elini daha da güçlendirmiştir. Türkiye’nin yumuşak karnını bilen siyonistler belli odaklara destek vermişlerdir. Hükümeti zora sokacak hususlar medya eliyle gündem edilmeye çalışılmıştır. Dikkat edilirse; Baykal’ın CHP’nin başından indirilmesi ve CHP de meydana gelen toparlanma, Başsavcı Cihaner dosyasında olduğu gibi yargının yekten hükümete açıkça kafa tutması ve hukuku çiğnemesi, Ergenekon tutuklusu Haberal’ın davasında verilen tazminat kararı, terör saldırılarının birden tavan yapması, Balyoz darbe planında suçlanan askerlerin tamamının serbest bırakılması, Kafes eylem planında verilen tahliye kararları hep bu toparlanmanın ve AKP’nin iç siyasette derin yapıları hafife almasının ürünüdür. Demokratik Açılım sürecinin sekteye uğraması ve soğutulmasının da bunlarla alakası vardır.

O yüzden gerek Erdoğan gerekse son terör olaylarından sonra bir taziye mesajı yayınlayan Fethullah Gülen bu konulara dikkat çekmişlerdir. Başbakan Erdoğan: “Türkiye’nin gür sedası dünyanın her yerinde yankılanıyor. İşte böyle bir dönemde terör devreye giriyor… Türkiye milli birliğini ve kardeşliğini güçlendirmek, kırgınlıkları gidermek, ayrımcılığı ortadan kaldırmak adına, tarihi bir süreçte iken terör örgütü devreye giriyor, bu bir tesadüf değildir?” demiştir. Fethullah Gülen ise: “Göstere göstere yapılan terör saldırıları, daha önce defalarca görülen karanlık oyunların bir yenisinin sahneye konulmasından ibarettir. Bütün bir toplumun içini acıtan terör, beslendiği kaynaklarla aslında geleceğimizi karartmayı, ülkemizi demokrasiden ve insan haklarından uzaklaştırmayı hedeflemektedir.” demiştir. (Cihan Haber Ajansı)

Hükümet ve hükümete yakın olan bazı ağızlar başta İskenderun saldırısı olmak üzere son terör eylemlerinde “İsrail’in” parmağı var açıklamaları yapmışlardı. Buna karşın Genelkurmay İç Güvenlik Harekat Dairesi Başkanı Tümgeneral Fahri Kır, yaptığı bilgilendirme toplantısında, Reşadiye ve İskenderun’a yönelik terör saldırılarının arkasında “İsrail’in olduğuna” ilişkin yorumları kesin bir dille yalanladı ve bu değerlendirmeler gerçek dışıdır dedi. ABD ile istihbarat paylaşımında da bir sorun olmadığını belirtti. Ayrıca bu toplantı da terör olaylarının artacağının bilgisinin verilmesi ve hemen akabinde gerçekleşen Şemdinli saldırısı, bilgi ver sorumluluktan kurtul mantığıyla verilmiştir. Zaten böylesi bir konjonktürde herkes bunu tahmin edebilir. Fakat bütün yetki ve imkânlarla donatılmış olan bir kurumun, otuz yıldır mücadele ettiği bir örgüt ile alakalı yapabilecekleri sadece bu olayları engellemek olmalıdır. Daha önce Dağlıca ve Aktütün saldırılarından sonra ihmali ya da kastı gün yüzüne çıkan TSK’ya karşı bu türden sorgulayıcı bir yaklaşımda sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mehmet Ali Şahin’den gelmiştir. Şahin, `Türk Silahlı Kuvvetleri, vatandaşlarımıza tatmin edici bir açıklama yapmalı` diyerek bir nevi hedef göstermiştir. Yine Başbakan Erdoğan’da, “Terörle mücadele devletin tüm kurumlarının uyum içinde sürdürülmesi halinde başarıya ulaşır. Yasama, yürütme ve yargı bu noktada eğer dayanışma içinde olmazlarsa o zaman açık söylüyorum bu işin bir kanadı eksik kalır.” diyerek devlet içerisinde bazı merkezlerin terörle mücadelede kaçak dövüştüğünü belirtmiştir.  

Tüm bunlarla birlikte PKK ile mücadelede tek sorun maalesef sadece K. Irak gibi görünmektedir. Zira Suriye birçok açıdan hükümetle uyum halinde ve PKK’ya karşı tam destek vermektedir. Sınırlarını muhafaza etmekte ve örgüt içerisinde bulunan vatandaşlarının teslim olmaları halinde af edeceğini bildirmektedir. Uranyum meselesinde Türkiye’ye güvenen İran ise, PEJAK’a karşı göz açtırmamakta ve sert tedbir ve operasyonlarla kendi sınırını güvenli kılmaktadır. Tek sorunlu bölge ise bu manada K.Irak toprakları kalmaktadır. Barzani nedense sadece sözlü duruş göstermekte ve PKK’ya karşı somut adımlar atmamaktadır. Bu da Irak siyasetinin rant paylaşımında ABD’nin kendisine istediğini vermemesi ile alakalıdır. Ya da Türkiye’nin Suriye ve İran ile yakaladığı diyalogu ve aynı ekseni K.Irak yönetimi ile yakalayamamasındandır. Barzani bir şekilde ikna edilmedikçe bu bölgeden gelen saldırılar engellenemeyeceği gibi, PKK’nın dağ kadrosu da asla yok edilemez. O yüzden eski tavırlarından uzak olan Barzani, hem küresel güçlerin hem de bölge vakıasının getirdiği şartların neticesinde Türkiye’ye karşı daha ılıman durmaktadır. Sanki istedikleri verilirse o da kendisinden istenileni sağlayacaktır. Zira Türk kamuoyunun hoşuna giden açıklamalar yapmaya devam etmektedir. Geçen ayki Türkiye ziyaretinde, 'PKK'nın tek taraflı ateşkesi fesh etmesi' yönündeki bir soruya karşılık “Böyle bir şey varsa PKK’ya teessüf ederim” diyen Barzani, Şemdinli saldırısından sonra da PKK'nın bir eylemini ilk kez resmi olarak kınamıştır. Yapılan açıklamada, “Biz Kürdistan Bölge Başkanlığı olarak PKK'nın son Şemdinli saldırısıyla ilgili tutumumuzu net bir şekilde dile getiriyoruz ve bu saldırıyı şiddetle kınıyoruz” denilmiştir. Ama devamında ise, “Türkiye'nin bu saldırıya karşılık olarak gerçekleştirdiği bombardıman faaliyetlerinin sivil yerleşimlere zarar verdiğini” de belirtilmiştir. Ankara'nın Barzani’den beklentisi ise Kandil Dağı gibi PKK'nın tepe kadrosunun konuşlandığı noktalara askeri bir operasyon değildir. Sadece PKK'nın lojistik bağlantılarının kesilmesi ki bu, ikna olmuş bir Barzani’ye hiç de zor değildir.

PKK meselesinde net bir yol alınamamasının bir diğer nedeni de bu terör saldırıları karşısında gerek devlet kurumlarının ahenkle mücadele etmemesi, gerekse siyasi partilerin bu konuyu iktidar kavgasına alet ederek istismar etmeleridir. Bu kadar çok insanı ölen bir ülkede halen bu tür bencil menfaatlerin ve ince hesapların yapılması tek yürek, tek vücut ve tek inanç etrafında toplanılmamasından kaynaklanmaktadır. Ordusu; ben haber verdim sorumlu değilim, hükümeti; bizim dönemimizde daha az sizlerin döneminizde daha çok insan ölmüş, siyasi partilerin; çözüm üretmekten ziyade gerilim oluşturma peşinde olduğu bir ülke nasıl olurda terörle mücadele edebilir. Bu konu çözülmek mi yoksa çözülmemek mi isteniyor. Gerçekten Türk halkının bu soruya verecek net bir cevabı yoktur. Terörle mücadelede yapılan yanlışlıklara bir örnek olması açısından, son dönemde hükümeti eleştiren tespitlerinden mi olsa gerek geçen hafta görevinden alınan eski USAK Başkanı Laçiner’in daha önceki günlerde Taraf gazetesine verdiği röportajdan bazı bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu bilgiler neden otuz yıldır terörün bitirilmediğini anlamamıza yardımcı da olacaktır: “Terörist sivrisinek gibidir. Ordu ise dev bir balyozdur. Türkiye elinde balyozla sivrisineğin peşinde koşturuyor. Siz sivrisinek olsanız, balyozdan korkar mısınız? Korkmazsınız. Balyozun üzerinize isabet etme ihtimali çok düşüktür çünkü. Bu yüzden sivrisinek insanın devamlı orasına burasına konup kanını emmeye çalışır ki, insan balyozu kendisine vursun. (...) Doğu'da 250 bin asker var. Değil 250 bin, 2 milyon asker yerleştirin, terörist gene gelir bombasını atar. Bir ili, 50 kişiyle terörize edebilirsiniz. Çünkü ordular hantaldır. Orduyla iç güvenlik sağlanamaz. Siz 10 bin kişiyi oradan oraya sevk ederken, 50 kişi ıslık çalarak başka bir yere gider. (...) Mesela Gabar Dağı'nın adı çok geçiyor. Bu dağda şu anda 35 PKK’lı var. Bu resmi rakamdır. Peki, biz bu dağın etrafında kaç kişi bulunduruyoruz biliyor musunuz? Dağın etrafında 10 bin kadar askerimiz var bizim. Oysa bir dağa hâkim olmak için binlerce insana ihtiyacınız yok. O dağa işini iyi yapan, komando eğitimi almış, SAT türü 35-100 James Bond gönderirsiniz, işi bitirirsiniz. Ama gönderilmiyor.”

İç siyasette kendisini devamlı olarak sıkıştıran terör meselesini TSK ile çözemeyeceğini anlayan hükümette her saldırıdan sonra oluşan kamuoyundan faydalanarak atmak istediği adımları hızlandırıyor. Aktütün ve Dağlıca’dan sonra sınırların korunması için yine özel bir birlik kurulması fikri gündeme gelmiş ve bazı çalışmalar başlatılmıştı. Şimdi ise hükümet yeni özel hareket birlikleri oluşturarak kendine bağlı olan polis gücünü kuvvetlendiriyor. Ayrıca hatırlarsanız birbirlerine güvenmeyen emniyet kurumlarının arasındaki koordineyi sağlamak amacıyla da KGM oluşturulmuştu. İslam ve Müslümanlarla mücadele de üzerine vazife olmayan işlere karışan askerler nedense her resmi törende sergiledikleri gücü bir türlü PKK meselesinde gösterememişlerdir. Gücü ile övünülen bir ordu var ama otuz yıldır değişen bir şey yok. Ama tüm bunların aksine terör bahane edilerek mağdur edilen bir halk var.

Diğer bir mesele ise, AKP’nin kurtuluş reçetesi olarak gördüğü AB ile alakalıdır. Terör örgütüne desteği açık olan ve finans kaynaklarını ülkelerinde bulunduran bu devletler, kendilerine yapılan onca ikaza rağmen ciddi adımlar atmamışlardır ve atmayacaklardır da. Geçen aylarda Avrupa’da PKK’ya yapılan gözaltlılar kimseyi yanıltmasın. Zira bu kişilerin hepsi serbest bırakılmıştır. Buda bize göstermiştir ki terör meselesini himaye edenler, Türkiye Cumhuriyeti devletinin her hükümetinin bu devletlere yakın olmayı mağrifet bildiği kafir batılı devletlerdir. Bu kafir batılı iştahı ile de Türkiye’nin sorunları asla bitmeyecektir.

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız