loader

Rıfk ve Mevcut Toplum

Rıfk ve Mevcut Toplum

“Benim adım Rıfkı. Bakmıyor musunuz toplumun haline? Nasıl sakin olayım? Devlet nerede? Tüm bu pislikler, suçlar yapılırken bir Müslüman nasıl sakin olabilir?”

Rıfkı Bey, kendi halinde, sakin bir adamdı. Çocukluğundan beri selim tavırlarıyla, merhametiyle, hoşgörüsü ile tanınırdı. Bebeklik dönemi de anne ve babasına meşakkat vermemesi ile hatırlanırdı. Öyle ki ismini dahi, dünyaya geldiğinde, hayata gözlerini açtığında üzerindeki sükûnet ile hak ettiği söylenirdi.

Çevresinde olanlara pek aldırış etmezdi, kendisinin bazı kırmızı çizgileri vardı, bunları aşan insanları gördüğünde ya yolunu değiştirir ya ortamdan ayrılır ama müdahale etme cesaretini ve azmini göstermezdi.

Yıllardır, bir fabrikanın gece bekçiliğini yapmaktaydı. Gece işine başlar, sabaha karşı eve dönüş yolunu tutardı. Namazlarını hiç aksatmazdı. Bunu bilen fabrika çalışanları ona Rıfkı Hoca diye seslenirlerdi. Rutin işlerini yaptıktan sonra her gece üç dört sayfa Kur’an-ı Kerim okumayı ihmal etmezdi.

Bir sabah eve doğru yola koyulmuşken, köşe başında karanlıkta üç adamın bir şeyler konuştuğunu gördü. Yanlarından geçerken selam verdi fakat duymadılar bile. Konuştuklarından bir kelimeyi yakalamıştı ama anlam verememişti ta ki iki gün sonra haberlerde aynı kelimeyi duyana kadar. “Bonzai” kullanan iki gençten birinin hayata veda etme haberini duyduktan sonra brokolinin faydalarının anlatıldığı bir sonraki haberde iyice kafası karışmıştı. Kendi mahallesinde insanları ölüme sürükleyen bir madde mi satılmaktaydı? Selim tavrını korudu, “Allah’larından bulsunlar… Onlar da içmesin canım, zorla mı içiriyorlar?” demekle yetindi.

On yaşında, doğuştan kas hastalığı olan yatalak bir oğlu ile henüz üç yaşında sevimli mi sevimli bir kızı vardı. Hanımı ile çok iyi anlaşırlar, birbirlerini üzmemek için hep dikkat ederlerdi. Hanımı, Rıfkı Bey’in yaptığı işten biraz rahatsızdı ama ne zaman bu konuyu açsa “rızkı veren Allah’tır hanım, ha oradan gelmiş ha başka yerden” cevabı ile hemen konunun kapatılacağını bilirdi. Rıfkı Bey, yıllardır bira üretilen bir fabrikanın gece bekçiliğini yapmaktaydı. Kendisi alkolün bir damlasını bugüne kadar ağzına koymamıştı, içenlerden de hiç haz etmezdi. Ama haberleri izlerken “kadim dostumuz Amerika, dostum Putin, Papa hazretleri” ifadelerini duyunca eli kanlı kâfirlere karşı dahi böylesine hoşgörü gösterilip ilişkiler devam ettiriliyorsa fabrikada içki üretenlere ve içki içenlere Rıfkı olarak neden karışayım ki diye düşündü. Hem, devlet bekçiliğini yaptığı bira fabrikasının açılmasına, işletilmesine, üretim yapmasına, satış yapmasına ruhsat veriyorsa, satışlarından vergi alıyorsa Rıfkı Bey ne yapsındı. Zaten bu gibi düşüncelerle kafasını da pek yormuyordu.

Bekçiliğini yaptığı bira fabrikasının hemen ilerisinde cami vardı. Cumalarda oraya giderdi. Yine abdestini özenle aldı ve vaktiyle camiye girdi. Vaiz, vaaza henüz başlamıştı. Konuyu anlaması çok sürmedi. Konu, ihlas üzerineydi. Vaiz, ibadetlerde, insanlarla ilişkilerimizde, yaptığımız-çalıştığımız işte, eşlerimiz çocuklarımız ile münasebetlerde hep ihlaslı olmanın gerekliliğinin altını çiziyordu. Bunun herkeste sağlanması için nasihat kavramının öneminden bahsettikten sonra bir hadis-i şerif nakletti:

عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ الدِّينُ النَّصِيحَةُ ، قُلْنَا : لِمَنْ يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ قَالَ : لِلَّهِ ، وَلِكِتَابِهِ ، وَلِرَسُولِهِ ، وَلأَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ

“Rasulullah “Din nasihattir.” buyurdu. Biz kendisine: Kimin için nasihattir ya RasulAllah?, dedik. Dedi ki: “Allah, Kitabı, Rasulü, müminlerin yöneticileri ve tüm Müslümanlar için (nasihattir).”

Rıfkı Bey, bu hadis-i şerifi ilk kez duymuştu. Kendisinin çevresindeki insanlara dahi nasihat etmediğini düşündü, Müminlerin yöneticilerine olan nasihati ise dimağı hiç kabul etmedi. Daha bekçiliğini yaptığı fabrikada çalışan arkadaşlarına nasihat etmez iken, devletin başındaki yöneticilere nasıl nasihat edecekti ki? Bu düşünceler içini daralttı. Düşünmemeyi, kafa yormamayı tercih etti.

Cuma sonrası birkaç işini hallettikten sonra eve gitti, bir an önce uyumak istiyordu, gece kalkıp işe gidecekti fakat kapıda hanımı onu telaşla karşıladı. Oğlu, ateşlenmişti, hanımıyla birlikte onunla ilgilendiler, ateşi birkaç saat içinde kontrol altına alabildiler, yoksa yine hastaneye gitmeleri gerekecekti. Sonrasında anca uyuyabildi. Biliyordu ki hanımı, oğluna her daim göz kulak oluyordu, o varken içi rahattı.

Gece yine rutin olarak işine gitti, rutin döngüsünü sürdürdü ve sabahı etti. Ev dönüşünde, yavaş yavaş camiye giden yaşlı amcaya selam vererek geçti. Köşe başında acaba yine bonzai satıcısını görecek miydi? Görürse ne yapacaktı? Hadis-i şerif zihninde yankılandı. “Din nasihattir.” Nasihat edebilecek miydi? Etse fayda verecek miydi? Bu düşünceler ile nasıl köşe başına vardığını anlamadı bile. Evet, o adam yine oradaydı ve yine yanında alıcılar vardı, bir şeyler konuşuyorlardı. Rıfkı Bey, durdu, derin bir nefes aldı ve “Ne yapıyorsunuz siz burada?” diyebildi. Cevap sert geldi: “Yürü işine be adam! Polis mi kesildin başımıza?”. Rıfkı Bey, korktu ve kaçar adımlarla yoluna devam etti. Adamın söylediğini de düşünmeden edemedi. “Ben polis miyim? Polis bunlara bir şey yapamıyor mu da haberlere ölen adamlar çıkıyor?” dedi kendi kendine. Ama Rıfkı Bey’in içinde değişik bir kıpranış oldu; bugüne kadar selim tavrını, sabırlı tutumlarını, merhametini koruyamıyordu sanki. Sanki içinde bir öfke vardı. Göz göre göre insanların aklına zarar veren, dinine zarar veren bir şeylerin alınıp satılabiliyor olması kanına dokundu, bir şey yapamıyor olması da içini burktu.

Sabah kahvaltı sofrasına oturduğuna sabah haberlerini de eş zamanlı olarak izliyordu. Bir habere takıldı, kanı dondu. İki gasıp, hırsız cani adam, hırsızlık yapmak için gece bir eve girmiş, uyuyan evin babasını sprey ile bayıltmış, adamın karısına ve küçük kızına da tecavüz edip sonra da onları öldürmüş… Evden değerli eşyaları çalmış, babayı baygın olarak bırakmışlar. Bu nasıl olabilirdi? Hemen aklına kendi karısı, kendi küçük kızı geldi. Onların katledildiğini, kendisinin sağ kaldığını düşündü. Devam eden haberler yine hiç iç açıcı değildi. Öldürülenler, tecavüze uğrayanlar, gasp edilenler, istismarlar, kavgalar, ekonomik kriz, ahlaksızlıklar… İçi karardı. Rıfkı Bey’in psikolojisi mi bozuluyordu? Midesinin bulandığını hissetti. Bu kadar pislik bu topluma ne ara sirayet etmişti.

Bu döngü içerisinde bir haftayı daha tamamladı. Sürekli, toplumdaki bozuklukları, devletin neden bir şey yapmadığını, kendisinin Rıfkı olarak ne yapabileceğini düşünüyordu. Cuma hutbesi zamanı geldi. İmam, hutbeyi vermek üzere ayağa kalktı ve şu ayeti okudu:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُۜ اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ 

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şekilde önle. O zaman bir de göreceksin ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sımsıcak bir dost oluvermiş.”

Rıfkı Bey’in aklına, köşe başındaki adamlar geldi. Haberlerde izledikleri, gözlerinin kulaklarının şahit olduğu vahşi olayları, katilleri, cinayetleri, tecavüzleri, hırsızlıkları hatırladı. Zihninden bunlar geçerken, hatip “Rıfk; güler yüzlü, tatlı sözlü, sakin ve geçim ehli olmaktır” cümlesini okudu ve devam etti: “İnsanın aklını karartan ve sonu hüsran olan öfkeye yenik düşmemek, sabırlı ve soğukkanlı olmaktır.”

Rıfkı Bey, doğuştan bugüne zaten sakindi. Ama ne zaman başını kaldırıp çevresinde olanları görmeye, düşünmeye başladı, bu tutarsızlıklar canını sıkmaya başladı. Olanlara müdahale etmesi gerektiğini de öğrendikten sonra çözüm aramaya başladı. Müslümanların toplumunda bu gibi konular mevzu bahis olmamalıydı. Sonra, bonzai satıcısının ona bağırması aklına geldi: “Sen polis misin?” Anladı ki, bu kötülükleri engellemesi ve halkını güven içinde tutması gereken devletti. Kendini tutamadı ve bu düşünceler onu kıyama sevk etti ve dedi ki:

“Benim adım Rıfkı. Bakmıyor musunuz toplumun haline? Nasıl sakin olayım? Devlet nerede? Tüm bu pislikler, suçlar yapılırken bir Müslüman nasıl sakin olabilir?” dedi ve hemen kamet okunmaya başlandı.

Namazı kılıp, dışarı çıkıyorken, koluna yabancı bir adam girdi ve “Rıfkı Bey, şöyle buyrun!” dedi. “Merkeze kadar gidiyoruz.” Rıfkı Bey, toplumdaki zulümlere karşı suskunluğunu kırdığı noktada ilk koluna girenin devletin suçları önlemesinden sorumlu kolluk kuvveti olan polis olmasına çok şaşırdı.

Rıfkı Bey, merkeze gidene kadar yolda bu çalışmanın tek başına yapılacak bir çalışma olmadığını anladı. Her akşam okuduğu Kur’an-ı Kerim’de geçen hüküm ayetlerini hatırladı. Tüm bu problemlerin, Allah’ın hükümlerinin tatbik edilmemesinden kaynaklandığını anladı. Yöneticilere nasihat konusu şimdi kafasına daha iyi oturdu. Onlara yapılacak nasihatin, mevcut hükümleri bırakıp eli kanlı kâfirlere gereken tepkinin verilip Allah’ın hükümlerinin hükmedileceği bir devletin tesis edilmesi yönünde olması gerektiğini anladı.

Anlaşılan o ki, Rıfkı Bey’in bu konudaki araştırmaları devam edecek…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Fussilet, 41/34.

 

 

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız