18 Aralik 2017 - 29 Rebiü'l-Evvel 1439
Pragmatizm İslâm’da Ölçü Değildir
2017-03-11 17:41:00 | Abdullah İmamoğlu | Pragmatizm İslâm’da Ölçü Değildir

İki arkadaş sohbet ederlerken biri diğerine demiş ki: Kardeşim dün bir sirk gösterisine gitmiştim. Gösteri sırasında çok korkunç, çok kötü bir olay meydana geldi. Tabii ki dinleyen kişi merakla sormuş: Nedir o kötü ve korkunç olan şey? Diğeri cevap vermiş: Hiç sorma aslan gösteri sırasında bakıcısını paramparça etti. Çok kötüydü çoook. Diğeri heyecanla sormuş: Peki kardeşim bunun için sizden ayrıca bir ücret talep ettiler mi? Halen olayın etkisinden kurtulamayan adam demiş ki: Hayır bunun için bizden ek ücret talep etmediler. Diğeri şöyle söylemiş: Senden ek ücret talep etmedilerse bunun neresi kötü?

Fayda ve zarar eksenli değerlendirme yaklaşımı dedikleri bu olsa gerek. Bu aslında günümüz Müslümanlarının kahir ekseriyetinin karşılaştıkları meseleleri değerlendirirken ortaya koydukları tutumun resmedilmiş hâlidir… Bu hastalıklı yaklaşımın diğer adı “pragmatizm”dir.

Maalesef Müslümanların hem zihinlerini hem bedenlerini kanserolojik bir hastalık gibi sarmalamış bu anlayışı İslâmi açıdan değerlendirmeye ve dolayısıyla referanduma katılmak konusunu da ortaya koyduğumuz bu yöntem doğrultusunda incelemeye çalışacağım. Dikkat ederseniz kastım “evet” ya da “hayır” tartışmasına kapı aralamak değil. Bilakis bir yöntem/usul çerçevesinde demokratik anayasa oylamasına/ referanduma katılmakla alakalı şer’î hükmü ortaya koymaktır.

Eski Yunancada felsefi bir terim olan “pragma” sözcüğünden türeyen pragma kelimesi iş, uygulama, eylem gibi anlamlara karşılık gelmektedir. Pragmazizm ise 1842’den 1910 yılına kadar yaşamış olan William James tarafından tanınmış ve popüler hâle getirilmiştir. 

Faydacılık olarak dilimize uyarlanan bu felsefi düşüncenin yani pragmatizmin temelinde sonuç odaklı olmak esastır. Eyleme dayalı bu düşünce yapısında işin nasıl yapıldığından ziyade nereye vardığı gibi sonuçlar incelenir.

Pragmatik Olmak yapılan işin neden, nasıllarından ziyade sonuçlarıyla ilgilenme durumudur. Pragmatik insanlar doğrudan başarıyı değerlendirir. Pragmatik düşüncede başarının ölçümlenebilir değerleri vardır. Bu değerler genellikle işin sağladığı fayda üzerine kuruludur.

Başka bir ifadeyle “faydalı olan iyidir, yapılmalıdır, zararlı olan şey kötüdür ve yapılmamalıdır” anlayışı... Yani menfaat ve yararı amellerin tayininde hakem kılmaktır bu yaklaşımın/anlayışın özü...

Fiillerde Asıl Olan Pragmatist Davranmak Değil Şer’î Hükümle Kayıtlı Olmaktır

Müslümanların amellerinde asıl belirleyici değişken olan menfaat değil, şer’î hükümlerdir. Şeriat koyucunun kulların fiilleriyle alakalı düzenlemesidir esas olan… Şâri'nin ‘hayr' olarak gördüğü hayr, ‘şer’ olarak gördüğü ise şerdir bizim için... Müslümanlar için iyiyi-kötüyü, hayrı-şerri ve güzeli-çirkini belirleyecek merci ancak ve ancak şeriattır. Evet, olması gereken budur… İyiyi-kötüyü, faydayı-zararı belirleyen şeriatın bizatihi kendisidir. Ama pragmatist yaklaşımda bu böyle değildir. Misal teşkil etmesi bakımından pragmatist bakış açısıyla bir konuyu değerlendirmek istiyorum. Şeran cihat, savaşa hastır ve doğrudan savaşla alakalıdır ve cihat meşakkati beraberinde getiren ameldir. Peki şimdi pragmatist anlayışın değerlendirmesine bir bakalım; cihat gerek mali gerekse bedenen insana fayda değil bilakis zarar veren amel türlerindendir. Hâlbuki bu anlayışa göre asıl olan faydalı olanı almak ve zararlı olanı terk etmektir. Pragmatist bir kişi olayı böyle değerlendirir. Peki Allahu Teala bu konuda ne buyuruyor şimdi ona bakalım:

    كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ

“Cihat, hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Bazen bir şeyi kerih görürsünüz hâlbuki o şey sizin için bir hayırdır. Bazen de bir şeyi seversiniz, hâlbuki o şey sizin için bir şerdir. Allah Teâlâ bilir, sizler bilmezsiniz.”[1]

Demek ki bizim kerih gördüğümüz şeyleri şeriat bizden talep edebiliyor. Amellerin belirlenmesindeki kriter insanın sağladığı menfaat ya da zarar değil, şeriatın o konuyla alakalı hükmüdür. Müminin şiarı kâr-zarar hesabı yapmadan Allah’ın hükmüne teslimiyet göstermektir. Allahu Teala şöyle buyuruyor:

 وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ ا                           

“Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mümin olan bir erkek ve mümin olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”[2]

Müslüman için asıl kâr ve menfaat Allah’ın rızasına nail olmaktır. Onun için şeriat; insanlara bu tür meselelere nasıl bakılması gerektiğini izah etmiş, gerçek menfaatin ancak Allah’ın rızasına nail olmak olduğunu bildirmiştir. Zira Müslüman için gerçek mutluluk ancak Allah’ın rızasına nail olmaktır. Allah’ın rızasından uzak kalmakta Müslüman için dünyada sıkıntı, musibet, fitne, ahirette ise hüsran ve elim bir azap vardır. O hâlde Müslümanın elde edeceği asıl kâr, kazanç ancak Allah’ın rızasına uygun davranışta bulunmakla, yani Allah’ın şeriatına uymaktadır. Velev ki yapılan iş zararına yapılmış olsun ya da zarar görülmüş olsun… Dolaysıyla pragmatizm İslâm’da ölçü değildir. Amellerin sergilenmesinde belirleyici kriter asla değildir. Amellerde belirleyici olan şer’î hükümlerdir. 

Ortaya koyduğumuz bu yöntem/usûl çerçevesinde referandumu değerlendirecek olursak; referandum, herhangi bir siyasal ya da toplumsal sorunla ilgili olarak halkın olumlu ya da olumsuz tutumunu belirlemek üzere başvurulan genel oylamaya denir. Ama burada asıl halkın oylayacağı hususun/meselenin türü önemlidir. Ki bu önümüzdeki referandumda halkın oylamasına sunulacak olan mesele başkanlık sistemi ve yeni demokratik, laik anayasa maddeleridir. Dolaysıyla burada halkın oylamasına sunulan şeyin bilinmesi ve bu bağlamdan hareketle o meselenin hükmüne binaen amelin türünün belirlenmesi icap eder.

Başkanlık modeli esas itibariyle demokratik cumhuriyet nizamından/sisteminden farklı olmayan bir modeldir.  Çünkü bu nizam cumhuriyetçi ve demokratik yapısı, laik karakteri ve de temel direklerinde demokrasi nizamından farklılık arz etmemektedir.[3] Öyleyse mercek altına alınması gereken mesele demokrasi konusudur. Demokrasinin üzerine bina edildiği fiilî hakikat, halkın iradesine müracaattır. Yani egemenliğin halka verilmesidir. Demokratik nizamlarda halk başlı başına yasamanın kaynağıdır. Hâlbuki İslâm’da egemenlik kayıtsız şartsız şeriata aittir. Demokrasiyle ilgili izahatın bu kadarıyla iktifa ediyorum. Daha kapsamlı bilgi sahibi olmak isteyen kardeşlerimiz daha önce konuyla alakalı olarak kaleme aldığım makalelere müracaat edebilirler. [4]

Dolaysıyla temelde demokratik nizamdan ayrışmayan ve yasama yetkisini halka veren bu sistemin desteklenmesi asla caiz değildir. Üstelik halkın oylamasına sunulan diğer temel mesele ise anayasa meselesidir. Esasını laikliğin teşkil ettiği bir anayasaya Müslüman nasıl olur da amiyane tabirle “eyvallah” diyebilir. Allah Azze ve Celle’ye kendi mülkünde söz hakkı tanımayan sistemin yani laikliğin tartışmaya dahi açılmaz maddesini içeren bir anayasayı Müslümanın onaylaması kati surette caiz değildir.

Başkanlık sistemi her ne kadar Hilâfet modeline benzetilse de kati surette temelde ayrışan ve hiçbir şekilde de harmonize edilmesi mümkün olmayan yönetim şekilleridir.

Buraya kadar izah ettiğimiz bölümde başkanlık sisteminin esasını demokrasinin teşkil ettiğini ve anayasanın temelini de laikliğin oluşturduğunu izah ettik. Demokrasi ise Allah’a rağmen halka egemenlik vermektir. Allah’ın hükümleri yerine hükümler ihdas etmektir. Velhasıl demokrasinin fiilî hakikatine binaen onunla amel etmek, onu almak ve taşımak haramdır. Bu yönüyle ele alındığında demokrasinin temelini teşkil ettiği başkanlık ve beşerî anayasa oylamasına katılmak tartışmasız haramdır.

Referandum konusuyla alakalı geriye sıkça ileri sürülen “referanduma katılmayalım da eski günlere geri mi dönelim?”  argümanını değerlendirmek kalmıştır. Bu tamamen İslâmi bakıştan yoksun vakıacı/vakıaya teslimiyetçi ve akılcı bir yaklaşımdır. Vakıalar/olaylar/meseleler düşüncenin konusu olması gerekir, kaynağı değil.

Belki Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in örneği bu meselenin izahında yerinde ve dakik bir örnek olacaktır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Sahabelerin işkence gördüğü, sürgün edildiği, şehit olduğu, sancılı ve sıkıntılı bir dönemde kendisine gelen teklifleri vakıacı zihniyetle yani “fayda ve zarar” bağlamında değerlendirmemiş bilakis vahyin tayin ettiği rota doğrultusunda hareket etmiştir. Sormak isterim; Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde Sahabeler şehit edilirken “pragmatist” düşünmek, “fayda ve zarar” endeksli hareket etmek en çok O’nun için lazım değil miydi?

Kureyş ileri gelenleri, Ebu Talib’e geldiler ve Hz. Peygamber’den yakındılar. Ebu Talib Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e hitaben “Yeğenim! Allah’a yemin ederim ki benim bildiğime göre sen bana itaat edersin. Kavmin yanıma geldi ve iddialarına göre sen Kâbelerinde ve meclislerinde onlara varıp hoşlarına gitmeyen sözler söylüyormuşsun. Eğer onlara bu sözleri söylememeyi münasib görürsen, ne âlâ (yoksa sana eziyet edecekler/etmelerinden korkuyorum.)” dedi. Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem mübarek gözlerini göğe doğru kaldırıp şöyle buyurdu:

والله مَا أَنَا بِأَقْدَرَ أَنْ أَدَعَ بُعِثْتُ بِهِ مِنْ أَنْ يُشْعِلَ أَحَدُكُمْ مِنْ هَذِهِ الشَّمْسِ شُعْلَةً مِنْ نَارٍ 

Allah’a yemin ederim, vazifemi terk etmem birinizin şu güneşten bir parça ateş getirmesinden daha zordur.[5]

Görüldüğü üzere Rasulullah meseleleri “fayda ve zarar” ekseninde değerlendirmemiştir. Sonucunda zahmet ve sıkıntı olsa da şer’î hükme tabi olmuştur ve bizlere böyle davranmak gerektiğini miras bırakmıştır.

Ezcümle olarak, pragmatist yaklaşım ne İslâmidir ne de İslâm ile bağdaşır. Dolaysıyla gerek özelde demokratik anayasa oylamasında olsun gerekse genelde karşılaştığımız sair meselelerde olsun ölçü şer’î hükümlerle kayıtlı kalmaktır. Şer’î hüküm gereği demokratik anayasa oylamasına katılmak haramdır. Fayda ve zarar ölçü değildir.

Ebu Bekir RadiyAllahu Anh’ın ağzına aldığı lokmanın haram olduğunu öğrendiğinde takındığı tutum ve söylediği şu muhteşem söz anlamak isteyen gönüller için nasihat vesikası olarak karşımıza arzı endam ediyor. Pragmatist düşünceyi yerle yeksan eden işte o sözler: “Canımın çıkacağını bilsem yine de o lokmayı çıkarırdım. Çünkü ben Hz. Peygamber’in ‘Haramdan oluşup gelişen vücutlar için en layık şey ateştir.’ buyurduğunu işitmiştim. İşte bunun için de vücudumun bu bir lokmadan yararlanmasından korktum.” [6]

Nasihat alanlardan olmak duasıyla…



[1] Bakara Suresi 216

[2] Ahzab Suresi 36

[3] Hilafet, KöklüDeğişim Yayıncılık

[5] Tabarani; Buhari, Tarih (Akil b. Ebi Talib’ten)

[6] Buhari

Yorumlar

Abdullah İmamoğlu
YAZARIN DİĞER YAZILARI