loader

Kırgızistan’da Sahnelenen Oyun ve Perde Arkasındaki Gerçekler

@

KIRGIZİSTAN'DA SAHNELENEN OYUN VE PERDE ARKASINDAKİ GERÇEKLER

                                           Fatma Nur Şahin

 

Kırgızistan’da 11 Haziran’da başlayıp yaklaşık bir hafta kadar süren kanlı şiddet olaylarında yüzlerce insan ölmüş, binlercesi yaralanmış ve yüz binlercesi de yerlerini yurtlarını terk ederek mülteci durumuna düşürülmüştür. Kırgızistan’ın güneyinde yaşayan Özbekler, Müslümanlardan nefret eden zalim Kerimov’a sığınmaktan başka çare bulamamıştır. Açıklanan ölü ve yaralı sayıları sürekli değişirken, Kırgız yetkililer çıkan olaylarda binlerce insanın ölmüş olabileceğini ifade etmiştir. Kırgızistan bir anda maskeli provokatörlerin ortalıkta dolaştığı, kaos ve karmaşanın hakim olduğu, yağmalama ve soygunların yaşandığı bir hal almıştır. Tüm dünyanın dikkatle takip ettiği olaylarla ilgili yapılan yorumlar ise genelde basit bir etnik çatışma gibi gösterilmeye çalışılsa da, olayların zamanlaması ve planlı bir şekilde ilerlemiş olması aslında göründüğü gibi sıradan bir etnik çatışma olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Meselenin anlaşılması için Kırgızistan’ın vakıasını anlamak ve o bölgede yakın tarihte gerçekleşen hadiseleri etraflıca değerlendirmek gerekmektedir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra 1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Kırgızistan, etrafında Kazakistan, Çin, Tacikistan ve Özbekistan’ın olduğu stratejik öneme ve zengin su kaynaklarına sahip olan, ancak bundan başka bir zenginliği bulunmayan fakir bir Orta Asya ülkesidir. Yaklaşık beş milyon nüfusa sahip olan ülkede Kırgızların yanı sıra Özbekler, Ruslar, Tacikler ve diğer milletlerden oluşan Kırgız vatandaşları yaşamaktadır. Aynı dili konuşup, aynı dine inansalar da sürekli ön planda tutulmaya çalışılan bu farklı etnik yapıdır. Bu etnik yapı ise bölgede her zaman sorun çıkmasına zemin oluşturmuştur. Ayrıca Kırgızistan’da farklı milliyetlerin arasındaki ayrım ve çatışma gibi kuzeyi ile güneyi arasında da ciddi bir çatışma söz konusudur. Güneyi, daha fazla muhafazakâr insanların yaşadığı ve Özbeklerin çoğunlukta olduğu yer olmakla beraber, başkent Bişkek’in bulunduğu kuzeyi ise, Rusların çoğunlukta olduğu ve daha fazla Ruslaşma belirtileri gösteren bölgedir. Bu farklılık iki bölge arasında sürekli bir gerginlik havası oluşturmaktadır. Bu etnik yapının yanı sıra yöneticilerinden dolayı dışarıdan müdahalelere açık bir durumda olan Kırgızistan, bağımsızlığını ilan ettikten sonra da sıklıkla ayaklanmalar, iç karışıklıklar ve devrimlerin yaşandığı bir ülke haline gelmiştir. İstikrardan yana hep uzak kalmıştır.

ABD’nin desteği ile 2005’te “Lale Devrimini” gerçekleştirip Askar Akayev’i devirerek iktidara gelen Kurmanbek Bakiyev geçtiğimiz Nisan ayında gerçekleşen devrimle yönetimden indirilmiş ve yerine kendisiyle birlikte eski hükümeti deviren ve sonradan ters düştükleri Roza Otunbayeva geçici hükümetin başkanı geçerek iş başında olduklarını ilan etmiştir. Bakiyev kendisinden önceki dönemde gerçekleşen yolsuzlukları ve kötü gidişatı aratmayan bir lider olmuştur. Rusya Başbakanı Putin de Bakiyev ile ilgili olarak onun kendisinden önceki lider ile ilgili eleştirdiği yolsuzluk ve zimmetine mal geçirme gibi hususlarda kendi iktidara geçtikten sonra eleştirdiği her şeyi fazlasıyla yaptığını söylemiştir. ABD’nin desteği ile başa gelmiş olmasına rağmen Bakiyev, Rusya’ya 2 milyar dolar kredi karşılığında ABD üssünü kapatma sözü vermiş ancak daha sonra da bu sözünde durmayıp ABD ile yüksek kira bedeli karşılığında yeni antlaşma imzalamıştır. Bu şekilde Rusya’yı kandıran Bakiyev, kendisinden memnun olmayan Rusya’nın desteğiyle kanlı bir darbe sonucu baştan indirilmiş ve ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. O günden sonra 27 Haziran’da yapılacak denilen referandum öncesinde yeni ayaklanma ve karışıklıkların yaşanacağı da tahmin edilen bir gerçekti. Ve 11 Haziran da olan olmuş ve beklendiği gibi ülke bir anda karışmıştır.

Yaşanan bu kanlı olaylar ile ilgili olarak Kırgızistan geçici hükümetinin başkanı Roza Otunbayeva bu olayların arkasında devrik lider Bakiyev’in akrabalarının olduğunu ve bu olayların 27 Haziran’da gerçekleşecek olan referandumun engellenmesi için çıkarıldığını söylemiştir. Olayların arka planına baktığımızda Kırgızistan’ın önemini ve bu ülke üzerinde Çin, Rusya ve ABD’nin mücadeleye girdiklerini görüyoruz. Kırgızistan Orta Asya enerji kaynaklarına hâkimiyet açısından önemli bir ülkedir. Ayrıca ülkede başkent Bişkek’in yakınlarında ABD’nin Manas askeri üssü ve Rusya’nın da Kant askeri üssü bulunmaktadır. Manas hava üssü ABD’nin Afganistan’a müdahalesinde kullandığı önemli bir üstür. Özellikle Rusya, kendi nüfuz alanında gördüğü Kırgızistan’da ABD üssünün olmasını istememekte ve bu karışıklıkları fırsat bilerek kendisinden yardım isteyen Kırgızistan da ki geçici hükümete, ABD Manas üssünün kapatılması karşılığında barış gücü desteği sağlayabileceğini söylemektedir. Bu konu kendisine sorulduğunda Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev, “Manas askeri üssünün sürekli faaliyet göstermesinden yana olmadıklarını belirtiyor” ve “bu üs vazifesini tamamladıktan sonra faaliyetlerini sona erdirmelidir” diyor. O yüzden bu askeri üsler yaşanan sorunların, çatışmanın ve bölgedeki huzursuzluğun en önemli nedenlerindendir.

Bu gün yaşanan çatışmalar doksanlı yıllarda da yaşanmıştır. O bölgede Rusya, ABD ve onların göreve getirdikleri piyon yöneticilerin eli ile Kırgız ve Özbekler arasında çatışmalar çıkmış ve binlerce Müslüman yine bu çatışmalarda hayatını kaybetmiştir. O dönemde Rusların müdahalesiyle son bulmuş olan çatışmalar bu gün yeniden alevlendirilmiştir. Ve bölge bu çatışmalara gebe bir şekilde olduğundan köklü bir çözüme muhtaçtır.

Kırgızistan’ın vakıasına bakıldığında yöneticilerinin; İslam beldelerinin genel tablosuna uygun olarak halkının isteklerine ve menfaatlerine önem vermeyen, sırtlarını büyük bir güce dayamış olmanın ukalalığıyla halkını yönetmeye çalışan, halkına yoksulluğu ve sefaleti layık gören ve hükmetmede adaletsizliği tercih eden yöneticiler olduklarını görüyoruz. Kırgızistan halkı da diğer İslamî beldelerde olduğu gibi fakirlik ve sefalet ile mücadele etmek zorunda bırakılmış, huzur ve refaha ulaşma imkânları olmamış bir halk olmuştur. Fakirlik ile boğuşmak zorunda bırakılan halklar ise en ufak bir kıvılcımla meydanlara dökülmeye müsait olan ve kaybedecek bir şeyi olmadığı için isteyenlerin istediği gibi yönlendirdiği, kullanabildiği topluluklar olarak yaşamaya mahkûmdurlar. Bu bölgeyi ve halklarını iyi tanıyan sömürgeci kâfirlerde bu durumdan faydalanmaktan geri durmamışlardır.

Diğer yandan İnsan Hakları İzleme Örgütü ile Uluslararası Kriz Grubu, Kırgızistan’daki etnik çatışmaların diğer bölge ülkelerine yayılma riskinin büyük olduğu konusunda uyarıda bulunmuşlardır. Aslında asıl korkulan husus bölgeye yayılacak olan etnik çatışmalar değildir. Bu karışıklıklardan yola çıkarak insanların bu bölgede son dönemlerde etkisini daha da bariz bir şekilde hissettiren İslamî hareketlere meyletmeleri ve bunun bu İslamî grupların işine yarayacak olmasıdır. Aklıselim sahibi olanlar ve bu bölgeyi iyi tanıyanlar, genel olarak bölgenin İslam’ın hâkim olacağı köklü bir değişime gebe olduğunu ve son zamanlarda İslami hareketin ivme kazandığını sıkça dile getirmektedirler. İşte tüm bu karışıklıklardan bıkan halklara, doğru çözümün yanında birde kurtuluş reçetesi sunulduğunda buna meyletmeleri ve bu büyük değişimi gerçekleştirmeyi istemeleri doğal bir refleks olacaktır. Bölgedeki diğer ülkelerde kan dökülmeden gerçekleşen renkli devrimler de, halkların istediğinde bunu başarabileceklerini göstermiştir.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Kerimov, Kırgızistan’daki olaylara ilişkin olarak bu yıkıcı eylemlerin dışarıdan organize edilmiş ve yönetilmiş olaylar olduğunu ifade etmiştir. Ve olaylarda ne Kırgızlar ne de Özbeklerin sorumlu tutulamayacağını söylemiştir. Zira Mayıs 2005’te Andican’da yaşanan olaylar ile ilgili bir tecrübeye sahip olduğu için bunu rahatlıkla ifade edebilmiştir. O günde etrafta rastgele ateş eden maskeli insanlar, kaos ve kargaşa vardı. Ve yine nasıl bir oyunun içerisinde olduklarının farkında bile olmayan Müslümanlar. O olaylarda ise Özbekistan’dan kaçıp Kırgızistan’a sığınmaya çalışan mazlum insanlar vardı. Artık söylendiği gibi Özbekler ya da Kırgızların suçlu olmadığını, asıl suçluların bu karışıklıkları çıkaran, dışarıdan işleri organize eden güçler ve içerideki piyon yöneticilerin olduğunu herkes anlayabilmektedir.

Tarihine baktığımızda yüz yılarca bir arada yaşadığını gördüğümüz Özbek ve Kırgızlar, neden şimdi birbirlerini yakarak öldürmeye çalışıyorlar. Onları bu vahşete iten asıl sebebin ne olduğuna bakmak gerekir. Bu öfkenin kaynağı nedir? Bu halklar nasıl birbirlerinden bu kadar nefret eder hale getirildiler? Birbirlerini ateşe verip sonrada alkışlarla yanışını seyredecek kadar nasıl bir kine büründüler? Aynı dili konuşan ve aynı inanca sahip olan bu insanların arasında bu öfke ve nefret nasıl oluşturuldu? Bunlar gerçekten sıradan etnik çatışmalar mı, yoksa arkasında daha büyük oyunlar mı var? İşte tüm bu soruların cevabı verilmeden bu mesele asla çözüme kavuşturulamaz.

Elbette İslam beldelerini bir veba gibi kuşatmış olan milliyetçilik hastalığı kâfirlerin işlerini kolaylaştıran ve ellerini kuvvetlendiren önemli bir unsurdur. Parçalayarak ve farklılıklarından yola çıkıp ayrıştırarak, karşılarında büyük bir güç olarak durmasına engel oldukları halkları böylece daha kolay yönlendirebilmişlerdir. Müslümanlar asıl düşmanları olan kâfirleri bir tarafa bırakarak, farklı milliyete sahip olduğunu düşündüğü, ama aslında kardeşi olanlarla savaşır hale gelmiştir. İngiltere, ABD ve de Sovyetler Birliği her zaman İslam beldelerinde bu ayrımı ortaya çıkarmış, körüklemiş ve bundan nemalanmıştır. Aksi takdirde Müslümanların çoğunlukta olduğu bu coğrafyada hüküm sürmeleri mümkün olamazdı. Bu gün Türkiye’de sahnelenen oyunda bundan farklı değildir. Kürt-Türk çatışması Kırgız-Özbek çatışması gibi aynı hastalıklı zihniyetin ürünü olan çatışmalardır.

Müslümanların yaşadığı bu beldelerde nüfuz çatışmasına giren sömürgeci kâfirler bu etnik farklılıkları kullanarak planlarını uygulamaya koymuş ve bunda da başarılı olmuşlardır. Kendi aralarında girdikleri nüfuz çatışmasında ve menfaatlerinin çatıştığı yerde Müslümanların kalplerine saldıkları ve onları paramparça etmiş olan bu milliyetçilik hastalığından faydalanmışlardır. Yüzyıllardır birbirleriyle kardeşçe yaşamış olan Müslümanların içine düştüğü bu durum her geçen gün değişime olan ihtiyacı daha da hissedilir hale getirmiştir. Bu değişimin gerçekleşmesi ise artık an meselesidir. Müslümanlar başlarına gelen bu felaketlerin asıl sebebinin arkasında savaşacakları, kendisiyle korunacakları, halkını seven ve halkının da kendisini sevdiği, adil, güvenilir, kuvvetli ve basiretli bir yöneticiye sahip olmamalarından kaynaklandığını görmeye başlamıştır artık.

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız