loader

“İsrail”in Katliamları ve Uluslararası Hukukun İnce Detayları (!)

@

"İSRAİL"İN KATLİAMLARI VE ULUSLARARASI HUKUKUN İNCE DETAYLARI (!)

                                                        İbrahim ER

 

31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece saat 02:00 sularında “İsrail” hücumbotlarının ve hava birliğinin harekete geçmesiyle, başlangıçta uyarı atışlarıyla başlayan bu operasyon; saat 04:00 sularında “İsrail” askerlerinin denizden ve havadan “Mavi Marmara” gemisini işgal etmesiyle ve ardından da dokuz sivil Müslüman’ı katletmesiyle devam etmiş, operasyon esnasında yaralanan onlarca kişiye çeşitli eziyet ve işkenceler yapılmış, daha sonra da “İsrail” ele geçirmiş olduğu gemileri Aşdod Limanı’na çekerek gemideki diğer yolcuların da çoğunu gözaltına alıp tutuklamıştır. Ancak “İsrail”, olaydan sonraki birkaç gün içerisinde cenazeleri göndermiş ve bütün yaralı ve tutukluları da iade etmiştir.

“Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” kampanyası kapsamında Gazze’ye insani yardım malzemesi götüren altı gemilik bu filo, her ne kadar otuz üç ülkeden katılan altı yüz sivil eylemciden meydana gelmesi sebebiyle uluslararası bir nitelik taşıyor olsa da; gemilere Türk Bayrağı’nın çekilmiş olması, bu yardım hareketini organize eden derneğin bir Türk Derneği olması, gemilerin Türkiye’den hareket etmiş olması ve İsrail askerlerinin katlettiği insanların Türk Vatandaşı olması gibi nedenlerden dolayı meseleyi otomatikman Türkiye-“İsrail” meselesi haline getirmiştir. Hemen hemen bütün dünya ülkeleri meseleyi yakından takip ederlerken veya meseleyle ilgili tepkilerini ortaya koyarlarken, bir taraftan da bakışlarını bu iki ülkeye yöneltmişlerdir.

Olayın ardından başta Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri olmak üzere toplumlar bazında mitingler, basın açıklamaları, yürüyüşler ve “İsrail” Büyükelçiliklerine yönelik bir takım eylemlerle olay protesto edilmiş, devletler bazında da kınama mesajları birbiri ardına sıralanmıştır. Benzeri türden olaylar, yine devletler ve halklar bazında dünyanın birçok ülkesinde meydana gelmiş ve bu olaylar ülkelerin gündemlerindeki sıcaklığını birkaç gün boyunca korumuştur.

Bu süreçte özellikle Türkiye’nin yaklaşımları dikkat çekicidir. Olayın meydana gelmesiyle birlikte Başbakan Erdoğan Güney Amerika (Şili) ziyaretini yarıda keserek yurda dönerken, Dışişleri Bakanının temasları ve başta BM Güvenlik Konseyi olmak üzere uluslararası kuruluşları harekete geçirme çabaları, birbiri ardına gelen kınama ve meselenin “Uluslararası Hukuk” çerçevesinde ele alınacağı mesajları, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ortaya koymuş olduğu ilk tepkilerin özetidir. Nitekim bu çerçevede Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Kimse bizden savaş ilan etmemizi beklemesin” şeklinde bir beyanda bulunmuştur. Olaydan bir gün sonra Başbakan Erdoğan’ın Ak Parti gurup toplantısında yaptığı ve dünyanın en saygın haber kanallarının canlı yayınlarıyla tam on sekiz ülkede anında izlenen sert(!) konuşmasının içeriği de özetle bakışları “Uluslararası Hukuka” yöneltiyordu. Bu etkili konuşma her ne kadar duyguları okşayarak halklar üzerinde hissi bir hoşnutluk oluştursa da, çözüm olarak ortaya somut bir şey koymaktan uzaktı. Bunlarla birlikte; “İsrail”le yapılması planlanan üç askeri tatbikatın iptal edilmesi, Türkiye’nin “İsrail” Büyükelçisi’nin geri çağırılması ve “İsrail”le yapılacak bir milli futbol maçının iptal edilmesi de yine “İsrail”e yönelik ilk tepkilerdendir. Bu hususlara TBMM’nin hazırladığı “zoraki” ortak deklarasyonunu da dâhil edebiliriz.

Bu olayın medya boyutunda ise çok farklı, hatta birbirine tamamen zıt görüşler ortaya konulmuş; günlerce süren tartışma programları, olayın “Uluslararası Hukuk” boyutundan değerlendirilmesi, bundan sonra olabilecekler, Türkiye’nin yapabilecekleri, diğer devletlerin konuya bakışları ve haklı-haksız değerlendirmeleri, bazı din adamlarının ve kanaat önderlerinin konuyla ilgili görüşleri ve bunlara gelen tepkiler gibi birçok mesele kamuoyunu meşgul etmiş ve bunlar farklı şekillerde yazılı ve görsel basına yansımışlardır. Bir de bunların yanında gün gibi ortada olup ta basına yansımayan ve kamuoyunu her nedense fazlaca meşgul etmeyen hususlar vardır ki, asıl konuşulması ve üzerinde durulması gereken hususlar onlardır. Mesela; “İsrail”in bu şımarıklığı ve küstahlığı nereden kaynaklanmaktadır? Dünyanın en korkak milleti olmalarına rağmen nasıl bu kadar cesur davranabilmektedirler? İsrail’in bu zamana kadar yapmış olduğu zulüm ve katliamların BM nezdinde ele alınmasının onun bu cesaretindeki rolü nedir? Uluslararası Hukuk düzmecesinin bu Yahudi varlığına katmış olduğu gücün boyutları nelerdir? Nasıl oluyor da bulunduğu bölgede askeri, siyasi ve ekonomik anlamda tek destekçisi olan Türkiye’yi bu kadar kolay karşısına alabiliyor? Gerçekten de Türk ve Dünya ekonomisi üzerindeki etkisi bahsedildiği kadar büyük müdür yoksa bunlar kasıtlı olarak üretilmiş palavralar mıdır? Eğer gerçekten ona dur demek ve haddini bildirmek gerekiyorsa, bunun yöntemi nasıl olmalıdır? İşte kamuoyunda ve onun sesi olan medyada haber yapılan ve tartışılan konular bunlar olmalıdır.

“İsrail”in yardım gemilerine yönelik yapmış olduğu bu son saldırıyı baz alarak meseleyi sadece bu olayla sınırlandırmak, onu bugünün meselesiymiş gibi değerlendirmek veya o şekilde göstermeye çalışanların etkisinde kalmak, bizleri meseleyi sağlıklı değerlendirmekten uzaklaştırır ve yüzeysel düşünmeye sevk eder. Çünkü mesele “İsrail”in ne “Mavi Marmara” gemisindeki yardım gönüllülerine yapmış olduğu saldırıdır, ne kurulduğu günden bu yana Filistin’de Müslümanlara yapmış olduğu zulüm, işkence ve soykırımlardır, ne Batı Şeria ve ne de Gazze’dir. Eğer mesele bunlardan ibaret olsaydı, Yahudi Varlığı’nın hesabını görmek ve ona haddini bildirmek gerçekten çok kolay olurdu. Mesele başlı başına oradaki gasıp Yahudi Varlığı ile O’nu oraya yerleştirip devlet haline getirenler ve tanıyarak O’nu meşrulaştıranlardır. Kendisiyle; askeri, siyasi ve ekonomik alanda anlaşmalar yaparak ekonomisini destekleyip, varlığı önündeki engellere siper olarak O’nun bekasına kefil olanlardır. O’nun yaptıklarına boyun büküp kınayanların ve O’ndan gelecek bir özürle yaptıklarının üstünü örtmek suretiyle kendi halklarına, kısacası bu ümmete ihanet edenlerin meselesidir. Mesele O’nun kurucusu, koruyucusu ve meşrulaştırıcısı olanlardan O’na “dur demesini” beklemektir. O’nun varlığını kullanarak Ortadoğu’da bekasını garanti altına alıp, bölgeyle ilgili projelerini hayata geçirmeye çalışanlardan O’na “hesap sormasını” istemektir.

Yahudi Varlığı’nın Filistin’e yerleşmesi, dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı’nın ismine atfen 02.11.1917 tarihinde imzalanan “Balfour Deklarasyonuna” dayanmaktadır. Bu bildiride İngilizler, Yahudilerin Filistin’i işgal etmeleri ve orada bir devlet kurmaları için yardım etmeyi taahhüt ediyorlardı. Bu taahhüdün ardından dönemin süper gücü olan İngiltere, dünyanın değişik bölgelerinden Yahudilerin Filistin’e göç etmelerini sağlayacak icraatlara başladı. Onları eğitti ve silahlandırdı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Birleşmiş Milletler (BM) kuruldu. BM Genel Kurulu’nun çıkarmış olduğu 29-10-1947 Tarihli ve “181 Sayılı Taksim Kararı” yayınlandı. Bu karar uyarınca; yerli Filistin halkıyla, Filistin’i işgal edenler (Yahudiler) arasındaki toprak paylaşımı gerçekleşecektir. Kısacası bu karar Filistin’i bölüşme kararıdır. Bu kararla birlikte bütün altyapılar oluşturulmuş ve artık sıra “İşgalci Yahudileri” devlet haline getirmeye gelmiştir. Sonuçta bu senaryo da kusursuz bir şekilde işletilmiş ve bu senaryo kapsamında İngiltere, kendi ajanlarının yönetimindeki yedi Arap Devleti’ni güya Filistin’de devlet kurmasın diye Yahudilere saldırtmış ve göstermelik bir savaş çıkartmıştır. Bu savaş, Yahudilerin bu yedi devleti püskürtmesiyle, bir başka ifadeyle İngiliz ajanı yöneticilerin geri çekilerek Filistin’i Yahudilere hibe etmeleriyle son bulmuştur. Yahudilerin “Bağımsızlık Savaşı(!)” dedikleri bu savaş neticesinde, 15.05.1948 Tarihinde Yahudi Devleti’nin kuruluşu ilan edilmiştir.

Bu Yahudi Devleti’nin ilanının ardından; ABD, Sovyetler Birliği, Fransa ve İngiltere gibi devletler, hiç zaman kaybetmeden O’nu tanıdıklarını ilan ettiler. Daha sonraki süreçte bölgede nüfuz mücadelesi veren devletler, kendi oluşturdukları ve “Ortadoğu Krizi” adını verdikleri bu Filistin meselesi hakkında her biri kendi çıkarlarına uygun projeler üretmeye başladılar. Üretilen bütün projelerde “Yahudi Varlığı’nın” yeri, bölgedeki diğer bütün devletlerin yerinden daha fazla bir ağarlığa sahipti. Çünkü sömürgecilerin Ortadoğu’daki varlıkları ve bölge üzerindeki projelerinin işletilebilmesi; bölgedeki kriz ortamının sürekliliğine, bu kriz ortamının sürekliliği de İsrail’in varlığına, saldırılarına ve gücüne bağlıdır. İşte sömürgecilerin çıkarlarına hizmet edecek durum budur. Ayrıca Sömürgeci kâfirler bu Yahudi Varlığı’nı devletleştirerek:

1.    Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İslam Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte, kurulan milli devletçikler ve oluşturulan suni sınırlarla zaten parçalanmış olan bu ümmetin önüne, tekrar bir araya gelmesine engel teşkil edebilecek yabancı bir cismi yerleştirmiş oldular.

2.    Müslümanları Yahudi karşıtı bir çatışmayla meşgul ederek, asıl mücadelenin yani Hilafet’i ortadan kaldıran “Kâfir Batı” ile Müslümanlar arasında olması gereken mücadelenin eksenini kaydırmış oldular. Çünkü asıl mücadele Müslümanlarla sömürgeciler arasında iken, Yahudilerin Filistin’i işgal etmesiyle bu mücadele Yahudi merkezli bir mücadele halini aldı. O’nu o bölgeye yerleştirip devlet haline getirenlerle olan mücadele ise hafifledi.

3.    Onlar, Yahudileri o bölgeye toplayıp onlara bir devlet kurdurarak kendi ülkelerindeki Yahudi belasından; Onların fesadından, fitnelerinden ve bozgunculuklarından kurtulmuş oldular.

İşte anlatmaya çalıştığımız bu nedenlerden dolayı “Sömürgecilerin” Yahudi Varlığı’nı korumaları, onu güçlendirmeleri ve onun yaptıklarına göz yummaları kendi çıkarları açısından kaçınılmazdır. Hatta tertiplemiş oldukları 1967 Savaşıyla “İsrail”; Mısır, Ürdün ve Suriye’ye karşı savaşı kazanmış, bu savaş sonucunda yenilmez(!) İsrail Ordusu, “Batı Şeria, Gazze, Golan Tepeleri ve Sina Yarımadası’nı” altı gün içinde ele geçirmiştir. Bu üç devletin ajan yöneticilerinin açık ihanetleriyle kaybedilen bu savaş sonrası, mesele Filistin meselesi ve Yahudilerin bu bölgedeki gayrimeşru varlığı meselesi olmaktan çıkmış, İsrail’in 1967’de işgal ettiği topraklar meselesi haline gelmiştir. 1948’de işgal ettikleri ise tertiplenen bu senaryo ve oluşturulan hava ile meşrulaştırılmıştır, oralar İsrail’in toprağı olarak kabul edilir hale gelmiştir. Yani artık mesele, bugünlere kadar ulaştığı üzere “Batı Şeria ve Gazze” meselesi olmuştur. Bu durumu teyit eden ise; “İsrail’in” 1967 Savaşı’nda işgal ettiği topraklardan çekilmesine çağrıda bulunan, BM Güvenlik Konseyi’nin yayınlamış olduğu 242 sayılı meşhur kararıdır. Bu karar ise ortaya necis kokular saçan, “İsrail”i Filistin’de meşru hale getiren “Sömürgeci kâfirlerin” oyunundan başka bir şey değildir.

“İsrail”le ilgili yakın tarihteki gelişmeler de bundan farklı değildir. Hamas’ın füze saldırılarını bahane ederek 27 Aralık 2008 günü hava ve kara saldırılarıyla silahsız Filistin halkına karşı başlatmış olduğu taarruz tam 22 gün sürdü. Sonra da, 31 Mayıs’ta “İsrail” saldırısına maruz kalan yardım konvoyunun da harekete geçmesine neden olan Gazze üzerindeki “İsrail” ablukası başladı. Bu saldırılarda, “İsrail” bombalarına ve mermilerine hedef olan 1500 civarında Müslüman katledildi. Operasyonun sona erdiği 17 Ocak 2009 Tarihinden bu yana da, “İsrail” ablukası altında 1,5 milyon Müslüman açlığa ve sefalete terk edilmiş bir şekilde yaşamını devam ettirmeye çalışmaktadır. “İsrail”in 22 gün süren bu katliamı esnasında da bildik senaryolar işlemeye devam etti. BM Güvenlik Konseyi toplandı, “Uluslararası Hukuk” çerçevesinde “İsrail”in suç işlediğinden bahsedildi, birtakım devletler tarafından kınama mesajları yayınlandı. Peki, bir sonuç çıktı mı? Hayır. Çünkü “İsrail”in bu taarruzu, ABD’nin Ortadoğu çözüm planı çerçevesinde kendi çıkarlarına uygun şekilde gerçekleştireceği çözümün sürecini hızlandırmak ve bu çözümü meşrulaştırmak kastıyla ortaya koyduğu bir senaryodur. Bu yüzden bu saldırıdan da, diğer bütün saldırılarda olduğu gibi diğer büyük devletlerden veya BM’den “İsrail’in” aleyhine bir şeyin çıkmasını beklemek büyük bir saflık olur.

İşte “İsrail”in şımarıklığının ve küstahlığının dayanağı ve olanca korkaklıklarına rağmen böylesine cesaret gerektiren hareketlere girişmelerinin sebebi, buraya kadar anlatmaya çalıştığımız, “Sömürgeci kâfirlerin” desteğiyle oluşan bu necis vakıadır. Bu yüzden “Mavi Marmara” katliamından sonra BM Güvenlik Konseyi’ni toplantıya çağırmanın ve onlardan İsrail’e yönelik bir yaptırım çıkmasını beklemenin bir mantığı yoktur. “İsrail”in yaptıklarını tek tek ele alarak, “Uluslararası Hukukun” bilmem kaçıncı maddelerini ihlal ettiği üzerine açıklamalar yapmak ve bu hukuk üzerinden kendi haklılığını ve mağduriyetini ortaya koymaya çalışmak abesle iştigalden başka bir şey değildir. “İsrail”in katliamları karşısında “Uluslararası Hukukun” ince detaylarına girmek, yalnızca bu Yahudi Varlığı’nın gücüne güç katar. BM nezdinde ele alınan her mesele de O’nun cesaretini arttırır. Çünkü o gasıp varlık, bu kanallar üzerinden kendisine karşı hiçbir ordunun gerçekten harekete geçmeyeceğinden emindir. Her şeyin her zaman olduğu gibi yine söylem bazında kalacağını çok iyi bilmektedir.

Bunun böyle olduğunu İslam beldelerindeki yöneticiler de çok iyi bilmektedirler. Ancak yaşanan her olaydan sonra meseleyi BM’ye götürme gayretleri, “Uluslararası Hukuk” çerçevesinde hak ve hukuk arayışları, kınamalar ve cürümü işleyeni özür dilemeye davet etmeler, bir devletin acizliğini ve içinde bulunduğu vahim durumu gösterir. İşte bu son olayda da Türkiye Devleti tarafından aynı durum tekrarlanmış, bu katliamdan dolayı Müslümanlardan gelebilecek tepkilere yönelik bir göz boyama hareketine girişilmiştir.

Olayın hemen ardından Başbakan Erdoğan Ak Parti gurup toplantısında, içerisinde “İsrail”e yönelik sert söylemlerin bulunduğu ve Müslümanların hoşnut olmasını sağlayacak duygusal içerikli bir konuşma yaptı. Bu konuşma, yapılan canlı yayınlar sayesinde 18 ülkede anında izlenmiş oldu. Böylece birçok Müslüman, Türkiye’nin “İsrail”e olan tepkisine ve Filistin konusundaki hassasiyetine de tanıklık etmiş oldu. Ancak samimiyetlerin ve hassasiyetlerin hayata indirilmesinde söylemlerin hiçbir önemi yoktur. Bunun aksini düşünenlere geçen Mayıs ayı ortalarında yapılan ve İsrail’in OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) üyeliğine kabul edildiği toplantıyı en güncel ve en çarpıcı bir örnek olarak hatırlatmak istiyorum. (Detay için; Köklü Değişim Dergisi, Sayı:69)

Ancak her şeye rağmen bu konuşmanın Müslüman halklar üzerindeki tesiri çok büyük oldu. Hem içeride, hem de dışarıda Müslümanlar artık kendilerine sahip çıkan bir liderin varlığından bahsetmeye başladılar. Aynı şekilde bu konuşmanın ve ondan önceki çıkışların etkisiyle, özellikle de Ortadoğu halkları arasında Erdoğan’a yönelik çok ciddi bir teveccüh oluşmuştur. Bu teveccühün etkileri, ileriki dönemde Filistin meselesinin çözümüne yönelik ABD planının yürürlüğe girmesinde kendisini mutlaka gösterecektir.

Bu son gemi baskınının muhatabının Türkiye olması, özellikle son dönemlerde “İsrail”in Türkiye’ye karşı çıkışları, Türkiye’nin bu çıkışlara göstermiş olduğu sert tepkiler, toplumda “İsrail”e yönelik oluşan bakışları olması gerekenden farklı yönlere kaydırmaktadır. Aslında öyle bir takım gerçekler vardır ki; sadece bunları düşünebilmek bile, “İsrail”in vakıası ve Türkiye ile olan ilişkilerinin aydınlanması açısından yeterlidir.

Bu konuyla ilgili olarak öncelikle, “İsrail”in Türk ve Dünya Ekonomisi üzerindeki etkisine, onu yönlendirmesine ve bu konudaki gücüne değinmek gerekir. “İsrail”in dünya üzerindeki siyasi etkisi ile sahip olduğu ekonomik ve askeri gücü abartılan hususlardandır. Bunun sebebi de, Sömürgeci kâfirlerin kontrolü altında ve çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmiş olduğu cürümlere dayanak oluşturmaktır. Çünkü dünya kamuoyunda “İsrail”, sürekli olarak kural tanımazlığıyla ve başına buyruk hareketleriyle tanınır ve bunun nedenlerinden biri olarak da O’nun askeri ve ekonomik alanda sahip oldukları gösterilir. Oysa bu yaklaşımlar doğru değildir ve kasıtlı oluşturulmuş bir atmosferin ürünüdür. Siyasi ve askeri alanda yaptıklarıyla ilgili gücü nereden aldığına yukarıda değinmeye çalıştık. Zaten gücü ne olursa olsun, böyle küçük bir cüsseden bu kadar büyük cürümlerin ortaya çıkması eşyanın tabiatına aykırıdır, doğal değildir. Her açıdan bu yüzyılın devasa gücü olarak kabul edilen ABD’nin, bütün askeri gücüne rağmen son on yılda boğulduğu bataklıkları gözümüzün önüne getirirsek ne demek istediğimiz daha da iyi anlaşılacaktır.

Ekonomik açıdan da durum yukarıdakinden farklı değildir. “İsrail”in dünya ekonomisini kontrol altında tuttuğuna ve istediği anda istediği ülkeyi ekonomik açıdan çökertebileceğine yönelik kamuoyunda çok ciddi anlayışlar vardır. Bu anlayışları, “İsrail” devletinin ekonomisini de göz önünde bulundurarak değerlendirirsek; olayın gerçek boyutları hakkında fikir sahibi olabiliriz ve böylece bu konudaki gerçeklerle, oluşan şehir efsanelerinin arasını da ayırmış oluruz.

“İsrail”in ekonomisi, sanayi, tarım ve turizme dayanır. Doğal su kaynakları çok kısıtlı olmasına rağmen son 20 yıldır tarım sektörü oldukça gelişmiştir. Birçok ülkeye tarım ürünleri ihracatı gerçekleştirmektedir. Tarım ürünlerinde kendi kendine yetecek kapasitededir. Dışarıdan hububat ithalatı yapmaktadır. Başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin ve ABD’nin yardımları sayesinde ülkenin ekonomisi çok hızlı gelişmektedir. Önemli sayılacak ticari açıkları bu yardımlarla telafi edilmektedir. Dış borcun hemen hemen yarısı ABD’yedir. Bu da ekonomik ve askeri yardımdır. Başka ülkelerdeki Yahudilerin sahip oldukları firmalardan düzenli olarak para yardımı akmaktadır. Sanayi alanında hatırı sayılır bir yere sahiptir. Makine ve elektronik sektöründe oldukça ileri seviyededir. Ancak bunun yanında hayvancılık gelişmemiştir. Yer altı zenginlikleri açısından bakır, fosfor, doğalgaz, petrol ve elmastan oluşmaktadır. Ticareti özellikle de ithalatı büyük ölçüde ABD, İngiltere ve Almanya ile gerçekleşmektedir. GSMH açısından Avrupa ortalamasına yakındır.

Bu konu üzerinde çok detaylı araştırmalar yapılabilir ancak şu görüntü itibari ile “İsrail” ekonomisinin klasik kapitalist ekonomilerden bir farkı yoktur. Hatta onlardan farklı olarak çok daha fazla yardım almakta ve o şekilde ayakta durabilmektedir. O’nun gücünün başka ülkelerdeki Yahudi şirketlerine dayanması düşüncesi ise akılcı bir yaklaşımın ürünü değildir. Çünkü her ne kadar o şirketlerin sahipleri Yahudi olsalar da, gerçekte o şirketler bulundukları ülkelere ait şirketlerdir ve bulundukları ülkelerin ticari hukukuyla kayıtlıdırlar. Dolayısıyla “İsrail”in o şirketler üzerinde hiçbir hakkı ve yaptırım yetkisi yoktur, ancak onlardan kendisine para yardımı ulaşabilir. Başka ülkelerdeki “İsrail” şirketleri açısından durum farklıdır. Ancak, “İsrail”in hiçbir ciddi ülkede o ülkenin ekonomisini ele geçirebilecek düzeyde şirketi ve ekonomik anlamda egemenliği yoktur. Hatta şu son gelişmelerden sonra yaşanabilecek pazar kayıpları “İsrail” şirketlerini ciddi anlamda sıkıntıya sokacaktır. Bu husus son günlerde “İsrail”li yetkililer tarafından da sık sık dile getirilmektedir.

Son olarak “İsrail”-Türkiye ilişkilerine bir göz attığımızda karşımıza oldukça dikkat çekici hususlar çıkmaktadır. Özellikle tankların ve savaş uçaklarının modernizasyonu ile milyarlarca doları bulan meblağlar “İsrail” ekonomisine önemli katkılar sağlamaktadır. Yapılmış olan askeri, siyasi ve ekonomik alandaki anlaşmaların tümü, yaptıkları neticesinde tüm çevresinin kendisine düşman olan Müslümanlardan oluştuğu ve tek bir dostunun bile bulunmadığı bu coğrafyada ona teminat oluşturmaktadır. Türkiye bu açıdan “İsrail” için çok önemlidir ve sanıldığının tersine “İsrail”in Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Bu yüzden, dünyanın sayılı orduları arasında gösterilen Türk Ordusunun ağır silah ve uçak modernizasyonlarının “İsrail”e yaptırılması oldukça manidardır. Bunun dışında karşılıklı yürütülen ticari ilişkilerde ithalat ve ihracat dengeli bir şekilde yürümektedir ve yaklaşık 1,5 milyar dolar düzeyinde seyretmektedir. Ticari açıdan Türkiye-“İsrail” malları için önemli bir pazar olduğu gibi, “İsrail” şirketleri için de önemli bir iş sahasıdır. Kısacası kurulduğu günden bu yana “İsrail”-Türkiye ilişkileri çok özel bir şekilde yürütülmektedir. Bütün bu koşullar değerlendirildiğinde “İsrail”in Türkiye’yi karşısına alması ve ona meydan okuması kendi açısından akıllıca bir hareket değildir. Çünkü “İsrail”in böylesine hayati meselelerde, oluşturduğu izlenimlerin aksine başına buyruk hareket etmesi pek mümkün görünmemektedir.

İşte Yahudi Varlığı’nın, askeri, siyasi ve ekonomik açıdan sahip olduğu değerler ve onu ayakta tutan dengeler bu şekildedir. Onu güçlü kılan unsurlar ise; sahip oldukları değil, ona destek çıkıp Ortadoğu ile ilgili planlarını onun üzerinden yapan Sömürgeci kâfirlerdir. Bu statüko devam ettiği müddetçe o ne yaparsa yapsın, ona karşı kimse kınamadan öteye bir şey yapamayacaktır.

Bu yüzden bu Yahudi Varlığı’nı durdurmanın, bu zamana kadar yaptıklarının hesabını sorarak ona haddini bildirmenin tek yolu, ona anlayacağı dilden bir muamelede bulunmaktır yani orduları harekete geçirerek onu İslam topraklarından söküp atmaktır. Yoksa ona özür diletmek veya tazminat ödetmek değildir. Bunu da gerçekleştirecek olan da, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın izniyle, başında “kendisiyle korunulup, kendisiyle savaşılan” bir Halife’nin bulunduğu İslâm Devleti ve onun “Şanlı Ordusu” olacaktır. İşte o zaman, askeri, siyasi ve ekonomik gücün ne anlama geldiğini bütün dünya görecektir...

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız