loader

İslâm’ın Olmadığı Yerde Maslahat Yoktur!

Rabbimiz; اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ “…Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimeti tamamladım ve sizin için İslâm’dan razı oldum…” (Maide 3) ayetiyle İslâm’ı tastamam kılmış ve kıyamete kadar ki insanlar için korumayı vaat etmiş bir nimet olarak akide ve amelde esas alınacak hükümler belirtilmiştir. İslâm uleması da bu hakikati akaid ve fıkıh kitaplarında belirtmiş ve hem şer’i delilleri hem de akidede alınacak esasları vahye göre tanzim ve tasnif ederek bizleri iki dünyada da huzur ve refaha kavuşturacak büyük bir fikrî ve fıkhî miras bırakmışlardır.

Ne var ki bu mirasa layıkıyla sahip çıkılmamasından dolayı bugün İslâm âleminin hali acı ve hüzünle ifade edilecek bir durumdadır.

İslâm ümmetinin bu hale gelmesinde birçok etken vardır. Bu etkenlerden biri de Müslümanların amellerinde şer’i hükümleri anlamakta ve bağlanmakta gösterdikleri zafiyettir.

Şer’i delillerin yanlış anlaşılması neticesinde Rabbimizin hoşnut ve razı olmadığı ameller sadır olmuş ve nihayetinde İslâm ümmeti hak etmediği bir hayatı yaşamak durumunda kalmıştır.

Bazı geçmiş ulema için sınırları belli olarak kabul edilen “maslahat” kavramı ile 1870’li yıllarda Osmanlı uleması tarafından düzenlenen Mecelle’de belirtilen “ehven-i şer” maddesi de yanlış anlaşılmış ya da kasıtlı olarak yanlış anlatılmıştır.

“Maslahat” lügatte; “faydalı, iyi olan, mefsedetin zıddı” olarak tarif edilmiştir. Usulcülerin terminolojisinde “Şari'in, gerçekleşmesi için bir hüküm koymadığı, şer’î bir delilin de onun muteber sayılıp sayılmamasını göstermediği nesnedir.”

Başka bir ifadeyle; “ayet ve hadislerin yorumlanmasında veya hakkında kesinlik ve açıklık bulunmayan konularda içtihat edilirken gözetilen ve din açısından önemli olan yararlar” olarak tarif edilir.

Burada içtihat edilirken, - delil sayılıp sayılamayacağını tartışmadan- delil olarak kabul eden ulemanın tariflerinden de anlaşılacağı üzere; maslahatın hakkında Kitap, Sünnet, icma ve kıyastan delil bulunamayan konularda ancak başvurulabilecek bir delil olduğu açıkça görülmektedir.

Müslümanlar için en büyük maslahatın ahirette Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın rızasını kazanmak, dünyada ise İslâmi bir hayat yaşamak olduğu malumdur. Rabbimizin gazabını celbedecek her şey mefsedetin ta kendisidir. İslâm şeriatının kabul etmediği veya münker olarak belirttiği hiç bir şey maslahat olarak görülemez.

Usulcülerin ıstılahında “mesalih-i mülga” olarak tarif edilip reddedilen maslahatlar; muteber olmadıklarına dair haklarında şer’î bir delil bulunan maslahatlardır. Bu maslahatlara göre ta’lil yapılamayacağı ve bunlar üzerine hüküm kurulamayacağı konusunda ittifak vardır. Şâri’ tarafından kendisine itibar edilmeyen maslahatlar incelendiğinde, bunların ya kuvvetli maslahatlara aykırı oldukları veya yanlış algılanma sonucu maslahat olarak düşünüldüğü görülür.

İmam Gazali, maslahatta asıl gayenin, şeriatın insanların dinlerini, canlarını, mallarını, akıllarını ve nesillerini muhafaza altına alma esası olduğunu belirterek, “bu beş şeyi muhafaza eden her şey maslahattır. Aksi ise mefsedetin ta kendisidir” demektedir. 

Ehven-i şerreyn; “iki kötülükten en hafif olanını tercih etmek” anlamında kullanılmaktadır. Mecelle’nin 29. maddesinde, “ehven-i şerreyn ihtiyar olunur / iki kötülükten hafif olanı tercih olunur” denilmektedir. Ayrıca 26-28. maddeleri de bu konuyu düzenlemektedir: 

“Umumî zararı defetmek için, hususi zararın tercih edileceği; şiddetli zararın daha hafif zarar ile giderileceği; iki fesat çeliştiğinde hafifi işlenmek suretiyle daha büyük olandan kurtulmanın çaresine bakılması gerektiği bu maddelerde işlenmiştir.”

Ancak ifadelerden de anlaşılacağı gibi, iki kötüden hafif olanının yapılabilmesi için, hayır olan ihtimal (alternatif olarak) bulunmaması ve ikisinden birini mutlaka yapmak zorunda kalması şartları vardır. Buna göre; şerlerin yanında bir de hayır varsa veya hayır olmasa bile şerlerin hiç birini yapmadan da olunabiliyorsa şerrin hafif olanı da yapılamaz. 

Bu iki kavramın hakikati bu iken, bugün ümmete ilmî anlamda liderlik eden âlimlerin bir çoğu şer’i hükümlerle mukayyet olması gereken Müslümanları harama sürüklemektedirler.

Özellikle mevcut demokratik sisteme entegre etmede ve sistem içinde tercihte bulunma noktasında bu kavramların ardına sığınılarak Rabbimizin teşri yetkisi beşere verilmektedir.

Rabbimiz, Yusuf 40, Araf 54, Ahzab 36, Maide 49 ve daha birçok ayette Müslümanların uymaları gereken hükümleri koyma yetkisinin yalnızca kendisinde olduğunu açık bir şekilde beyan etmiştir.

Rabbimiz Allah Subhanehu ve Teâlâ, insanların heva ve hevesine göre hükümler koymasını ve bu hükümler ile yaşanmasını yasaklarken, beşer ürünü demokratik rejimleri onlarca delille reddettiği halde ve Müslümanlara İslâmi hükümlere dayalı Hilâfet sistemini farz kıldığını bildirmişken, bugün ümmetin hafızasındaki Hilâfet’in silinmesine yardımcı olup bu küfür sisteminin bekasını sağlayan âlimler ne büyük veballer altına girmektedir!

Şahsi hürriyetler aldatmacasıyla tüm haramları meşru sayan, mülk edinme hürriyeti yalanıyla tüm haram kazanç yollarını teşvik eden, fikir hürriyeti sahtekârlığıyla tüm batıl, fasid fikirlerin yayılmasını sağlayan bu sistemde, Müslümanlar için maslahat ummak ya cehalettir ya da ihanet.

Evet, Müslümanların bu şer sistemlerden ayrı olarak tercih edebilecekleri hayırlı bir seçenekleri vardır ki o, Hilâfet sistemidir. İki dünyada da maslahatların tacı olan Rabbimizin rızasını elde etmeye vesile olan ancak Hilâfet sistemidir.

Bugün mevcut beşerî küfür sistemini uygulayan siyasiler ve bu sistemi destekleyen âlimler şunu iyi bilmelidirler:

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

“Her nefis ölümü tadacaktır ve sonra dönüşünüz bize olacaktır.” (Ankebut 57)

Bütün insanlar Ahirette Rabbimizin gönderdiği vahye göre hesap vereceklerdir.

ثُمَّ اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ ثُمَّ يُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Sonra dönüşünüz yalnız O'nadır. Sonra O, işlemekte olduklarınızı size haber verecektir.” (Enam 60)

 

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız