21 Ocak 2018 - 4 Cemaziye'l-Evvel 1439
İnsan Fıtratına Uygun Nizam Olduğu İçin Dünya Hilâfet’e Muhtaçtır - 1
2017-04-01 18:58:00 | Hakan Bolat | İnsan Fıtratına Uygun Nizam Olduğu İçin Dünya Hilâfet’e Muhtaçtır - 1

Bir insanın yaşadığı vakıayı incelemesi ya da bir sorunla karşılaşması, insanı o vakıaya veya soruna susayan bir kişinin yemek değil de su araması gibi mutabık çözüm aramaya sevk eder. İnsan tabiatı itibari ile dünya hayatında var olduğu andan itibaren doğasına uygun bir nizamı bulmak için arayış içindedir. Dünya tarihindeki bütün düşünürler, filozoflar, inançlar ve ideolojiler insanın doğasına uygun toplumsal yapıyı keşfetmek için uğraş vermişlerdir. Hissettikleri bu vakıa kaçınılmaz olarak beşer aklını, insan doğasını kendi nizamını oluşturduğu temel fikir üzerine tahayyül ederek toplumu kurgulamaya sevk etmiştir. Beşer aklının hissettiği vakıaya kendisinin sunduğu akide, çözüm ve metotlar, hiçbir zaman toplumlarında saadeti sağlamamış ve yetersiz kalmıştır. Beşer aklının esas alındığı hayat tasvirleri ve gelecek tasavvurları ister istemez çelişki, ihtilaf, değişiklik ve çevreden etkilenmelere müsait olmaları münasebetiyle kimi zaman Firavun-Nemrut misali yapıları; kimi zaman ısırıcı krallıkları; kimi zaman zorba/zalim yöneticileri ortaya çıkarmışlardır. Kimi zaman da sömürgeci, vahşi ideolojiler ile insanlığı karşı karşıya bırakmışlardır. Bazıları da ütopyadan hayat sahasına nüfuz edemediğinden sadece zihinlerde tasavvur edilen anlayışlar olarak kalmışlar; insanların zihniyet ve nefsiyetlerinin karışmasını sağlayarak doğru bir şahsiyet inşa edememişlerdir. Dolayısıyla insanların hakikati arama enerjilerinin tükenmesini sağlamışlardır.

Batıl fikirlerin hepsi de insana sunulan kötü bir söz misali, halklardaki parçaları mütemmim bir şekilde toplamak yerine iyice dağıtmış, ayrıştırmış ve birleşmesi mümkün olmayan bir hal içerisine hapsetmiştir. Toplumların maddi, ruhi, ahlaki kıymet dengesi bozulmuş, insanlar ideallerinden yoksun bir hayat tasallutu içerisinde yaşamaya mahkûm edilmiştir. O yüzden toplumlar ideal insanı çıkartamamış, ayakta durma imkânı olmayan kökü çürümüş bir ağaç gibi her an devrilmeye hazır hale gelmişlerdir.

İşte İslâm Ümmeti de hissedilen bu vakıanın içerisindedir. Hatta bulunduğu yer itibari ile bataklığın tam ortasındadır. Bu kötü halden kurtulması, susayan bir kişinin yemek değil de suyu araması misali, hayati bir zorunluluktur. Çünkü söz konu beşerî batıl hayat tasvirlerinin insanın doğasına uygun olmayan fikirleri ve nizamları sunmasının verdiği zararları ve kayıpları engelleyebilecek, tekrar dünyaya huzur ve saadeti yaşatabilecek tek hayat tasviri ve gelecek tasavvuru, iman etmiş olduğu İslâm’dadır. İslâm, Dünya’nın en karanlık zamanlarında zihniyetleri ve nefsiyetleri farklı çeşitli bölgeleri, kavimleri, dil, adet, kanun ve kültürleri tek bir Ümmet potasında kaynaştırabilmiştir.

Bu anlamda batıl beşerî hayat tasavvurlarının ortaya koydukları nizam; insanın ne olduğu, sunulan fikirlerdeki isabetsizlik, tutarsızlık veya isabet edilen hususlarda da yanlış yorumlamalar sebebiyle insan doğasına mutabık değildir.

Bütün düşüncelerin “insan doğasına uygun olan nizam” tartışmalarında, hayatın öncesi ve sonrası, bu ikisi arasındaki insan hayatının nasıl olması gerektiğine dair temel düşünceleri kilit rol oynamaktadır. Bu sebeple insanın vakıasını inceleyen bazı düşünceler, insanı; kendi bekasını düşünen, kendisi gibi olanları koruyan, kendi acziyetini tatmin eden olguları kutsallaştıran bir varlık olarak görmüşlerdir. İnsanın kendi menfaatleri doğrultusunda hareket etmesinden dolayı, mevcut nizamın da insanın menfaatlerine ulaşma noktasında her şeyi mubah dairesinde görmesi gerektiğini söylemişlerdir. Tabii bu hal, insanın diğer insanlar, canlı-cansız varlıklar ile mücadele hâlinde olmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Söz konusu çatışma ve kargaşa halini bir barış hali olarak tesis edebilmenin ancak egemenliğin kimde olacağı sorusuna verecekleri cevapta saklı olduğunu anladılar. Verdikleri cevaplar onları “orta yol” anlayışına ulaşmalarına sebep olmuştur.

Bu düşünsel işlem tabii ki bir sosyolojik vakıaya muhtaçtır. O da Avrupa’nın dinî ve ruhbanî hegemonya ile Ortaçağ karanlığında insanları katı sınırlar ile sınıflara bölen, insana değer vermeyen skolastik fikirlere ve baskıcı yapıya yükselen bir tepki olarak oluşmuştur. Kilisenin egemenliği Tanrı’dan aldığını ve “ilahi emirler” adına kralların otoriteyi elinde tutması gerektiğini söyleyen siyasal yapının çıkmazları ve kaosları, düşünürleri harekete geçirmiştir. Bu düşünürler, feodal bir sistem gölgesinde yapılan baskıcı, insanları “köle”, “efendi”, “toprak sahibi” gibi sınıflara ayıran, hukukun üstünlüğünün olmadığı, kilise, kral ve soyluları koruyan egemenlik anlayışının temelinde “din”in olduğunu tespit ettiler. Böylece toplumlarının kalkınamamasının, geri kalmasının temel etkeninin, toplum ve hayat üzerindeki dinin egemenliği olduğu görüşüne sahip oldular. “Uygarlık Hikâyesi” kitabının yazarı Will Dourant, Orta Çağ’da yaşayan Avrupalı düşünürlerin fikirlerini şu ifadelerle özetliyor:

 “Kral Tanrıya bağlıydı, Tanrı adına yönetiyordu. Bir anlamda Tanrı ona yönetme yetkisi vermişti.”

Düşünürler, Hıristiyanlık ve Yahudiliğe baktıklarında; ferdin sadece yaratıcı ile olan ilişkisini belirlediklerini ve bir takım insani, ahlaki ve manevi değerleri tatmin edebileceklerini fakat yönetim, iktisat, hukuk vb. gibi toplumun alakalarını oluşturan hayat hakkındaki mefhumlara yönelik fikri bir kaideye sahip olmadıklarını anladılar. İslâm Ümmeti’nin hızlı fikri yükselişinin yanında toplumlarının kalkınmamasının, kapsamlı ve esasi bir fikrin olmayışından kaynaklandığını fark ettiler. İhtiyaçları olan ve kalkınmayı başlatacak hayat görüşünün insan, hayat, kâinat dünya hayatının öncesi ve sonrası hakkında, hayatın öncesi ve sonrası ile alakası hakkında temel bir fikir bulunmasıyla mümkün olacağını keşfettiler.

Nihayetinde Batılı düşünürlerin görüşü bir fikirde karar kıldı. Böylece, egemenliğin dinî doktrinlerden arındırılması suretiyle dinin hayattan ayrılması esasında hem fikir oldular. “Bunun doğal sonucu olarak dinle devlet birbirinden ayrıldı. Kabul veya inkâr yönünden olsun dinden hiçbir şekilde söz edilmemesi sonucuna varıldı. Temel fikir arayışı, dinin hayattan ayrılması konusunda yoğunlaştırıldı. Böylece bu fikir, her şeyin din adına kendilerinin olmasını isteyen din adamları ile dinin ve din adamlarının hâkimiyetini reddeden filozoflar ve düşünürler arasında orta bir çözüm sağladı. Bu fikir, dini inkâr etmedi ama onun hayata müdahalesini önleyerek hayattan ayırdı. Ve işte Batı’nın tamamının kabul ettiği bu akide, dinin hayattan ayrılması sonucunu doğurdu. Bu akide, bütün fikirlerin üzerine kurulduğu, insanın hayattaki fikrî yönelişinin ve bakış açısının belirdiği ve bütün hayat sorunlarına çözümlerin bağlandığı “fikrî temel” oldu. Bugün Batı’nın yaydığı ve bütün dünyayı kendisine çağırdığı fikrî liderlik/önderlik budur.”[1]

“Orta yol” veya “orta çözüm” kavramını önemli kılan özellik, insan ve toplumların hayatlarına yön verme özelliğidir. Bu sayede “her şeyin öncesinde bir yaratıcının varlığını ve ölümden sonra dirilmenin, hesap gününün, cennet ve cehennemin varlığını reddetmemiş olmakla birlikte dinin hayattan kesinlikle ayrılması esası üzerine kurulmuştur. Nizamın insan tarafından konulmasını savunur.”[2]

Bunun sebebi de insanın deney ve gözlemler ile bilimsel düşüncede fizik alanında kat ettikleri mesafe sayesinde maddeye dair hüküm verebilme yeteneğini keşfetmelerindendir. Böylece insanın organik ihtiyaçlarını ve beka[3], nevi[4] ve tedeyyün[5] içgüdülerini tatmin ihtiyacından doğan arızaların mahiyetinin ve bu arızaların tedavisinin ancak aklın, fayda ve zarar ölçütü zaviyesinden değerlendirilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Fizik alanında olduğu gibi insanın yaratılışında, ihtiyaçlarının tatmininde ve davranışlarının düzenlenmesinde kesin bilgiye ulaştıklarını düşünerek; insanın hayatının öncesi ve sonrası ile bu ikisi arasındaki hayatını düzenleyecek olan nizam konusunda da hükmü aklın verebileceğine inanmışlardır. Aklın ve bilimin kabul etmediği hiçbir inanç, akide, ölçü, kuralı kabul etmeyerek bunların, insanın hayatına kesinlikle müdahale etmemesi gerektiği görüşüne ulaşmışlardır. Böylece insanın akıl üzerine bina ettiği hayat görüşü içerisinden akli bir nizam ortaya çıkarmışlardır.

“Sonuçların ve bir olgunun bir başka olguya bağımlılığının bilgisidir; bilim sayesinde, halen yapabileceğimiz şeylerden, istediğimizde nasıl olup da başka bir şey veya başka bir zamanda benzer bir şey yapabileceğimizi biliriz; çünkü bir şeyin nasıl, hangi nedenlerle ve ne şekilde meydana geldiğini bilirsek, benzer nedenleri denetleyebildiğimiz vakit, o nedenlerden benzer sonuçlar çıkmasını da sağlayabiliriz.”[6]

“Orta yol” esasına göre insan, “mutlu olmak” için doğar. Organik ve içgüdüsel ihtiyaçlarını özgürce tatmin ettiği takdirde mutlu olabilir. İnsanın içgüdü ve uzvi isteklerinde-ihtiyaçlarında hayatta dair lezzet ve faydalar vardır. Bu sebeple fertlerin menfaatleri tatmin edilmelidir. Tatmin edilmediği takdirde kötüye yönelmesi mümkündür. Bu çıkarım ile “ferdin özgürlüğü kısıtlanır ise suç işlemeye yönlenir” tezine ulaştılar. “Orta yol”cu hayat görüşü, yaratıcıyı hayata müdahale ettirmeme düşüncesini benimseyince, doğal olarak içgüdü ve uzvi ihtiyaçların doyumu, insan hayatının asıl gayesi olarak ortaya çıkartıldı. Bu gayenin ise mutluluk olduğunda hemfikir oldular. Bu çıkarımın siyasal hayatta modellemesi de insana, şahsi özgürlüklerin verilmesi ile yapılmaktadır.

“Orta yol”, ferdi esas alan bir ideoloji olduğundan, toplumun tanımını da bu minvalde “toplum, fertlerden meydana gelir” şeklinde yaptılar. Bu sebeple fert, toplumdan önce gelir görüşündedirler. Bu anlayışının özünde yatan düşünce ise; özgürlüğünü alabilecek ya da sınırlandıracak herhangi bir egemenlik anlayışı karşısında ferdin önceliğinin esas alınması amaçlanmaktadır. Bu amacının gerçekleşmesi, başka bir ifade ile ferdin özgürlüğünü kullanabilmesi imkânının sağlanabilmesi için siyasal hayatta garanti altına alınması gerektiğini savundular. Bu sebeple egemenliğin devlete, dinî bir olguya veya toplumsal bir yapıya verilmesine karşı oldular. Egemenliğin tek sahibinin ferdin kendisi olduğu fikrî kaidesi üzerinden hareketle bunun, siyasal hayatta ferdin egemenliğine müdahale edilmesini engelleyecek özgürlük alanlarının belirlenmesi ile olacağına içtihat ettiler.

Bu sebeple ferdin siyasal yaşamda egemenliği garanti edilmelidir. Ferdin egemenliğini garanti etmek için de şahıs özgürlüğü, mülk özgürlüğü, fikir özgürlüğü ve inanç özgürlüğü siyasal erk/devlet tarafından korunmalıdır. Ancak devlet, bu özgürlüklerden fertlerin faydalanmasını sağlamak noktasında bir vasıta olmalı ve kesinlikle devlet veya toplum, ferdin egemenliğinin önüne geçmemelidir. Bundan dolayı orta yol ideolojisi insanı, “dünya hayatında mutlu olması gereken özgür bir varlık” olarak tanımlıyor. İnsana ve ihtiyaçlarına bu şekilde bakıyor. İnsanı, somut maddi bir varlık olarak tanımlayan aydınlar, bu maddi varlığın ihtiyaçlarını gidermesi ile hazza ulaşıp dünya hayatının, maddi lezzet ve zevklerinden en büyük payı almaktan ibaret olduğunu savundular. Çünkü onların gözünde saadete vesile hatta saadetin kendisi budur. Dolayısıyla insanın bu gayeye ulaşılabilmesi için dini, dünya hayatından ayırma fikrini temel fikir olarak benimsiyorlar. Yine bu ideoloji, toplumun yüksek ideallerini, insanın kendi iradesi ile belirlemesi ve bunları bizzat savunması gerektiğini iddia etmektedir. Ayrıca toplumdaki maddi, ruhi ve ahlaki kıymetler konusunda da insan aklının sağduyusuna göre hareket edilmesi gerektiğini savunmaktadır. İşte orta yol ideolojisi, bu temel fikir üzerine kurduğu nizamları ile hükmediyor/yönetiyor, insanları ona çağırıyor ve her yerde onu uygulamaya çalışıyor.

İslâm’a gelince; Onun, insanlığa sunduğu temel hayat görüşü; kâinatın, hayatın ve insanın ötesinde, onları yaratan bir yaratıcının olduğunu beyan etmektedir. Ki o, Allahu Teâlâ’dır. Bundan ötürü İslâm’ın esası; Allah Azze ve Celle’nin varlığına iman ile başlamaktadır. Bu imanı, insanın akıl üzerine yapmasını talep etmektedir. Tabiatındaki acziyet ve muhtaçlık duygusunu ortadan kaldıracak olan varlığın eksik, aciz, muhtaç ve sınırlı olmaması ilkesini yakinen idrak etmesini talep etmektedir. Bu minvalde akıl üzerine bina edilmesindeki kastı; insan aklının kendisine hükmetme talebinde bulunan bir varlıkta muhtaçlık, eksiklik, acizlik olmamasını ve hayat görüşü hakkında verdiği hükümlerin ihtilaf, değişiklik, çelişki ve çevreden etkilenmemesi gerektiğini idrak etmesidir.

Bu çerçeveden insanın içgüdü ve uzvi ihtiyaçlarını aklı ile tatmin eden ve sosyal bir varlık olarak görmektedir. İnsanın hayat tasvirini ve gelecek tasavvurunu, Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Rasullerine, Ahiret Günü’ne, hayırları ve şerleri Allahu Teâlâ’dan olan Kaza ve Kader’e iman olarak tanımlar. İslâm; Allah’a, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in nübüvvetine ve Kur’an-ı Kerîm’e iman gibi aklın idrak ettiği hususlarda Akidenin akıl üzerine bina edilmesini talep etmektedir.

Özetle, İslâm temel fikrini şu çerçevede sınırlamaktadır: İslâm; “hayatın öncesinde bulunana iman etmeyi gerektirir ki o, Allah’tır. Yine hayatın sonrasında bulunana iman etmeyi gerektirir ki o, Kıyamet Günü’dür. Yine insanın bu dünya hayatında Allah’ın emirleri ve nehiyleri ile mukayyet olmasını gerektirir ki o, hayatın hayat öncesi ile olan bağıdır. Yine bu emirlere bağlılığından ve bu nehiylerden kaçınmasından muhasebe edilmesini gerektirir ki o, hayatın hayat sonrası ile olan bağıdır. Bundan ötürü insanın, (her ne olursa olsun) amellerini yaparken Allah ile olan bağını idrak edip amellerini Allah’ın emirlerine ve nehiylerine göre seyrettirmesi olmazsa olmazdır.”[7]

Böylece hisler neticesi ile idrak edilen maddenin (insan-hayat-kâinat) ruh (Allah ile olan idrak) ile mezcedilmesi gerektiğini savunmaktadır. İnsanın saadeti/mutluluğu, hayatın Allah’ın emir ve nehiylerine göre seyrettirilmesiyle yani hayatta tek gayenin Allah’ın rızasını kazanmak için çalışmak olmasıyla gerçekleşir, demektedir. Burada kast edilen rıza, amelin gerçekleştireceği tek hedef olmalıdır. İnsanın iticilerini yani içgüdü ve uzvi ihtiyaçlarını, yürütücüler ile yani Allah’ın emir ve nehiylerini kullanarak maslahatlarına ulaşması gerektiğini savunmaktadır. Amellerinin değerlerinin maddi, ahlaki, ruhi olmasının bu hedefi gözetmemesi anlamına gelmeyeceğini bildirmektedir. Bu sebeple insanın, amellerinin sonucunda elde etmek isteği maslahata ulaşması için her yolu mubah görmesini yasaklar. Amelin maslahatına ulaşmasında iki esası benimsemiştir:

1.            Yapılacak amelin sadece Allah’ın rızasını gözeterek yapılması,

2.            Yapılan amelin şer’i hükümlere muhalefet etmemesi, uygun olması.

İnsanın ancak bu sayede toplumun yüksek ideallerini uygun bir şekilde tatmin edebileceğini ve toplumsal kıymetler dengesinin sağlanabileceğini savunmaktadır.

Bunun için İslâm âlimleri şu özet ifadede mutabık kalmışlardır: “Toplumun muhafazasına yönelik yüksek hedefler, insan tarafından belirlenmez. Bilakis Allah’ın emirleri ve nehiyleri tarafından belirlenir ki bunlar sabittir, değişmez ve evrimleşmez! Nitekim insan türünü, aklı, insan iffeti, insan canını, ferdî mülkiyeti, dîni, emniyeti ve (İslamî) devleti muhafaza, toplumu korumaya yönelik değişime ve evrime uğramayan yüce hedeflerdir. Bunların muhafazasına yönelik sert cezalar koymuştur. Böylelikle bu sabit hedefleri muhafazaya yönelik hadler ve ikalar koymuştur. Bunun içindir ki bu hedefleri muhafaza ile kâim olmaya, maddî kıymetleri gerçekleştirdikleri için değil, (İslâm’ın) Allah’tan gelen emirleri ve nehiyleri oldukları için- vacip olarak itibar edilir. İşte böylece hem İnsanlar hem de Devlet, tüm işlerde Allah’ın emirlerine ve nehiylerine göre kaim olur. Zira bunlar insanın bütün işlerini düzenler. Üstelik Allah’ın emirlerine ve nehiylerine göre kaim olmak, Müslüman nezdinde itminan (mutmainlik) oluşturur. Buradan Saadet, bedeni doyurmak ve ona haz vermek değil, bilakis o, Allah Subhânehu ve Teâlâ’yı razı etmektir.”  

İslâm, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız temel fikir üzerine kurduğu akidesi ve akidesinden neşet eden nizamlar ile hükmediyor/yönetiyor, insanları ona çağırıyor ve her yerde onu uygulamaya çalışıyor.



[1] Takiyyuddîn en-Nebhânî, İslâm Nizamı, Fikri Liderlik

[2] Takiyyuddîn en-Nebhânî, Tefekkür, Yaşam Hakkın Düşünme

[3] Kendi varlığını devam ettirmeye önem veren güdüsüdür. Beka içgüdüsünün istençleri gereği insan, yaşamına devamlılık sağlamak için mülk edinir, korkar, kaçar, topluluk hâlinde yaşar vs.

[4] Başkalarının varlığını devam ettirmeye önem veren güdüsüdür. Nevi içgüdüsünün istençleri gereği insan, sevgi, merhamet, akrabalık karşı cinsine duyduğu ilgi alaka vs.

[5] Acziyetini hissetmesini sağlayan ve koruyan güdüsüdür, Tapınma içgüdüsü istençleri gereği insan, kutsama, takdis, ibadet, dua, yaratıcısı olduğunu düşündüğü varlığa yönlenmesini ve acziyetini gidermesini sağlar.

[6] Thomas Hobbes, Leviathan; veya Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Kudreti, çev. Semih Lim, 6. bs.

[7] Takiyyuddîn en-Nebhânî, İslâm Nizamı, İman Yolu

Yorumlar

Hakan Bolat
YAZARIN DİĞER YAZILARI