23 Mart 2017 - 25 Cemaziye'l-Ahir 1438
Devlet Yönetme Dersi
2017-03-13 15:48:00 | Hakan Bolat | Devlet Yönetme Dersi

Son zamanlarda Adalet ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı çalışan savcı ve emniyet teşkilatının, Müslümanların faaliyetlerini yasaklama ve gözaltına alma kararlarına şahit olmaktayız.

İlk başta İstanbul’da, “Dünya Hilafet’e Neden Muhtaç?” başlıklı konferansın yasaklanması, ardından Hizb-ut Tahrir Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar ve yardımcısı Osman Yıldız’ın gözaltına alınması olayı yaşandı. Daha sonra inançları gereği gözaltına alınan kardeşlerine sadece sahip çıkmak ve destek olmak isteyen, içerisinde kadınların, çocukların, yaşlıların ve Köklü Değişim yazarlarının da bulunduğu yüzlerce Müslümanın, İstanbul Emniyet binası önünde gözaltına alınması olayını yaşadık.

Müslümanlar olarak tam bu şoku yeni atlatmışken Cuma günü İLKAV’a yönelik çirkin provokasyonun ardından Yalçın İçyer ve Hayati İsaoğlu gözaltına alındılar. Bu olayın üzerine Pazar günü de İLKAV Başkanı Mehmet Pamak’ın da gözaltına alındığı haberini duyunca, tüylerimiz adeta ürperdi!

Yine Köklü Değişim Medya tarafından ilan ettiğimiz, 11 Mart 2017 Cumartesi günü kendimize ait konferans salonumuzda yapacağımız “Müslümanın Anayasa'ya Bakışı Nasıl Olmalı?” başlıklı konferansımız, mesnetsiz gerekçelerle Ankara Valiliği’nce yasaklandı.

Bütün bunlar bizlere bir kez daha gösteriyor ki İslâm ülkelerindeki Laik ve Demokratik yönetimler sahip oldukları otoriteyi meşru göstererek yönetimleri altındaki yargı, polis ve askeri teşkilatları baskı aracı olarak Müslümanlara karşı her dönemde kullanmaktadır.

Açıkçası, “dinin devletten ayrılması” veyahut “kişi laik olamaz, devlet laik olur” anlayışında düşünen yöneticilerin mantalitesinde bu uygulamalar meşru ve kaçınılmaz görülmektedir. Fakat onların bu hali, -yönetimle alakalı diğer hallerinde olduğu gibi- şer’î hükümler ile çelişmektedir.

Çünkü otoritenin elinde bulundurduğu güç ve kuvvet kullanma araçları insanların canlarını, mallarını, ırzlarını, dinlerini ve aklını korumakla sınırlıdır. Yani bunlara saldıran suçluları cezalandırmak için bir araç olarak kullanılmalıdırlar. Yoksa Otoritenin asker, polis veya yargı birimlerini kullanarak Müslümanlara zarar vermesi kesinlikle caiz değildir. Laik devletlerin ve yöneticilerin bu hali, İslam’a muhaliftir. İslam’daki; مُؤَدِّيًا إِلَى ضَرَرٍ حُرِمَتْ ذَلِكَ الْفَرْدُ وَظَلَّ الْأَمْرُ مُبَاحًا “Mubah olan bir bütünün parçalarından yalnızca biri zarara neden oluyorsa, zarara neden olan parça haram olur. Bütünün geri kalan kısmının mubahlığı devam eder.” şeklindeki şer’î kaideye muhaliftir.

İslâm’da otoriteden kasıt insanların işlerini şeriat hükümleri gereğince görüp gözetmektir. Bu ise güç ve kuvvetten ayrı bir şeydir. Çünkü güç ve kuvvet maddi bir yaptırımdan ibarettir. Söz konusu güç İslam’da bir bölümünü polis teşkilatının oluşturduğu ordu ile temsil edilir. Yönetici bu güç aracılığıyla hükümleri yürürlüğe koyar, suçluları ve fasıkları cezalandırır. Cebir ve şiddet yoluyla kamu düzenini bozmaya çalışanları, isyankârları yola getirir, taşkınlık yapanlara karşı kullanır.

Ezcümle İslam; “her ne kadar kuvvet olmaksızın otoritenin sürdürülebilir olması mümkün olmasa da yönetimin (otoritenin) kuvvetten başka bir şey olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.”

İşte bu nedenle otoriteye sahip olan yönetici, güç ve kuvveti oluşturan birimlerini suçluları cezalandırmak için bir araç olarak kullanması gerekmektedir. İslam’da yönetici kesinlikle güç ve kuvveti amaç haline dönüştürmesi caiz değildir. Çünkü bu hal yöneticinin zulme meyletme kapısını açar.

وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِنْ أَوْلِيَاء ثُمَّ لاَ تُنصَرُونَ

“Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!”[1]

İslam, otoritenin güç ve kuvvete dönüşmesi halinde insanların işlerinin fesada uğrayacağını ve zulmün ortaya çıkacağı uyarısını Müslümanlara yapmaktadır. Laik ve Demokratik devletlerde olduğu gibi eğer otorite insanların işlerini görüp gözetme mefhum ve ölçüleri dışına çıktığı takdirde, zulmedenlere meylederek baskı altında tutmak, kesip atmak, temel hukuk kaideleriyle çelişen yasaklar koymak, tasallut ve elit zümrelerin güçsüz kimseleri ezmesi haline dönüşür.

Bugünün dünyasında hâkim ideolojinin nizamı olarak toplumları yöneten Laik ve Demokratik devletler, amaçlarına ulaşmak için her yolu mubah görmektedirler. Bu sebeple sahip oldukları otoriteyi kuvvet amaçlı kullanırlar. Laik ve Demokratik devletlerde otorite, varlığını sürdürebilmek için kurucu felsefesinin tersinde hareket eder. Buna en güzel örnek Demokrasinin beşiği olan Avrupa ülkesi Hollanda’da Cumartesi gecesi yaşanan olaylardır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın Hollanda’da yaşadıklarına dair dillendirdiği şu sözleri manidardır: “Gayri insani ve gayri ahlaki bir muamele ile karşı karşıya kaldık. Demokrasiden bahseden Hollanda'da acı bir tablo ile karşı karşıya kaldık. Çok acı bir gece yaşadık. 5 kişilik ekibim gözaltına alındı.”

Yani Laik ve Demokratik devletlerin doğası gereği, vatandaşlarına karşı polisiye veyahut askeri bir yönetime dönüşmeleri kaçınılmazdır. Türkiye, Hollanda ve diğer Laik-Demokratik devletlerde otorite, insanların işlerini görüp gözetmekten ziyade onlara baskı unsuru olarak güç uygular. Çünkü bu devletlerin esasları, insan fıtratına ve İslam’a mutabık olmayan fikirler ile inşa edilmiştir. Bu sebeple Demokratik-Laik devletlerde otorite asker, polis veya yargı birimlerini kullanarak insanlara karşı terör, baskı, zorlama, kan dökmekten ibaret bir organ haline gelir.

Ayrıca devlet otoritesi ve yönetiminin bir güç ve kuvvet haline dönüşmesi caiz olmadığı gibi güç ve kuvvetin devlet otoritesi ve yönetim olması da kesinlikle doğru değildir. Böyle olduğu takdirde bu, insanlara tahakküme dönüşecektir. İnsanların işleri, korku ve güvenlik endişesiyle asker veya polisin ortaya koyduğu kırmızıçizgiler minvalinde, baskıyla yürütülmeye başlayacaktır. Her iki durum sonucunda da devlet yönetimi, tahrip ve yok oluşu ortaya çıkartır. Dehşet, korku ve ürkeklik insanlara egemen olur.

O halde buradan mevcut Laik devletin Müslüman yönetici, güç ve kuvveti elinde tutan amirleri ve komutanlarına sesleniyoruz: Üzerinizdeki mesuliyet ağır ve meşakkatli bir sorumluluktur. Zira İslam’ın esaslarında yöneticilik, bir meslek kolu değildir. Gerçek bir devlet adamı olmak için İslam’ın yönetimle alakalı esaslarına dönmeniz gerekmektedir.

Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın yönetim nizamı Raşidî Hilafet, yöneticilerine kaldıramayacağı yükü üzerlerine yüklemez. Hilafet Devleti yöneticisine, komutanlarına, amirlerine ancak güçlerinin yettiği ölçüde onları mükellef kılar. Onları kâfir sömürgeci devletler karşısında onurlu ve izzetli kılar. Tebaası karşında ise güvenilir ve emin kılar.

Laik ve Demokratik devletler sizlerin omzuna bu dünya hayatında kaldıramayacağınız ve ahirette de Allah’a hesap veremeyeceğiniz yükleri yüklemektedir. Size yaptırdığı uygulamalara, çıkardığı yasalara dikkat edin! Laiklik ve Demokrasi sizlerin korkak, pısırık, tembel ve hantal olmanızı istemektedir. Kalplerinizdeki Allah korkusunu söküp atmanızı, sadece Laiklik ve Demokrasi paralelinde hareket etmenizi sağmaktadır. Laiklik ve Demokrasi ümmeti en büyük zarara sürükleyerek, Müslümanları ve sizleri uçurumun kenarına getirir, bırakır. Sonra pişman olursunuz, Allah’a dua edersiniz fakat o zulmedenlere ve fasıklara kurtuluş vermez. Acıklı bir azap ile azaplandırır. Laik ve Demokrat elitlerin arzularına uyarak sakın onlara meyletmeyin. Dikkat edin, Hilafet’in kurulmasını istemeyenler, sizleri saptırarak cürümlerine ortak etmek istemektedir. Size takdir edilen otorite ve kuvvetle sakın kınadığınız zalimlerden olmayın!

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ دَمُهُ وَمَالُهُ وَعِرْضُهُ

"Her Müslümanın diğer Müslümana kanı, malı ve canı haramdır.”[2]

Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Kâbe etrafında tavaf ederken şöyle buyurmuştur:

مَا أَطْيَبَكِ وَأَطْيَبَ رِيحَكِ مَا أَعْظَمَكِ وَأَعْظَمَ حُرْمَتَكِ وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَحُرْمَةُ الْمُؤْمِنِ أَعْظَمُ عِنْدَ اللَّهِ حُرْمَةً مِنْكِ مَالِهِ وَدَمِهِ وَأَنْ نَظُنَّ بِهِ إِلَّا خَيْرًا

"Ne kadar hoş ve güzelsin. Kokun ne kadar hoş ve güzeldir. Ne kadar büyüksün! Senin hürmetin (saygınlığın ve değerin) ne kadar büyüktür! Bununla beraber Muhammed’in canı elinde bulunana yemin ederim ki; malıyla, kanıyla mü'minin hürmeti, Allah nezdinde senden daha büyüktür. Ve mü'min hakkında hayırdan başka bir şey düşünülmeyeceğini sanıyorum.”[3]



[1] Hûd Suresi 113

[2] Müslim, 4650; İbni Mace, 3923; Ahmed b. Hanbel, 7402; Ebu Hüreyre’den

[3] İbni Mace, 3922; Abdurrahman b. Amr’dan rivayet etmiştir

Yorumlar

Hakan Bolat
YAZARIN DİĞER YAZILARI