loader

Demokrasi Sana Minnettar!

Demokrasi Sana Minnettar!

Bundan dolayı, Müslümanların demokrasiyi almaları ve kabul etmeleri haram olduğu gibi ona davet etmeleri veya onun esası üzerine parti kurmaları, onu hayata bakış açısı olarak ittihaz etmeleri veya onu tatbik etmek için almaları haramdır. Yine onu, anayas

Yöneticilerin, aydın geçinenlerin, çağdaş olduklarını ileri sürenlerin, okumuş ama adam olamamışların her fırsatta aşklarını, hayranlıklarını, minnettarlıklarını dile getirdikleri kâfir Batı’nın yine bu insanların her fırsatta çağdışı olduğunu, teknolojiye, medeniyete karşı olduğunu, geri plana atılmış olduğunu üstüne basa basa anlattıkları Müslüman beldelerine götürüp pazarladığı “demokrasi” belasından bahsedeceğiz.

O bir küfür sistemidir ki onun uzaktan veya yakından İslâm'la bir alâkası yoktur. Aynı anda İslâm hükümleriyle, Müslümanın muhatap olduğu Allah’ın bütün buyruklarıyla taban tabana zıttır. Yine demokrasi, kendisinin geldiği kaynak, kendisinden fışkırdığı akide, üzerine konduğu esas, getirdiği fikirler ve nizamlar bakımından da İslâm ahkâmı ile çelişki içerisindedir.

Bu nedenle demokrasiyi almak veya uygulamak veya ona davet etmek, Müslümanlara kesinlikle haramdır.

Demokrasi, Ortaçağ Avrupası’nda idarecilerin zulmünden ve din adıyla insanlara tahakkümlerinden kurtulmak için insanlar tarafından ortaya çıkartılmış bir yönetim düzenidir. Böylece bu düzenin kaynağı insandır. Vahy ile veya dinle hiçbir alâkası yoktur.

Demokrasinin temel fikri olan laiklik akidesi; Avrupa ve Rusya'daki krallar ve çarlar ile filozoflar ve düşünürler arasında meydana çıkan çatışmanın neticesi idi. Krallar ve çarlar, halkı sömürmek, zulmetmek ve kanlarını emmek için dini bir vesile olarak kullanıyorlardı. Bunu gerçekleştirmek için, yeryüzünde kendilerinin Allah'ın vekilleri olduklarını iddia ediyorlardı. Din adamlarını bu hususta boyun eğmiş binek olarak kullanıyorlardı. Böylece bu idareciler ile halkları arasında korkunç çatışmalar çıktı. Bu esnada, filozoflar ve düşünürlerin bir kısmı dini tamamen inkâr etti. Bir kısmı da dini tanıdı fakat dini hayattan ayırmaya ve daha sonra devletten ve idareden ayırmaya davet etti.

Böylece bu çatışma, “orta çözüm” ile yani “dini hayattan ayırma” düşüncesiyle sonuçlandı. Ve tabii olarak bundan, “dini devletten ayırma” düşüncesi doğdu. Bu düşünce, kapitalist sistemin üzerine kurulduğu akide (inanç) ve aynı anda üzerine bütün fikirlerini tesis ettiği fikrî kaide oldu. Kapitalizm sistemine ait fikrî yön ve hayata bakış açısı, işte bu esasa göre tayin edildi. Bu esasa göre hayattaki bütün problemleri çözmeye gidildi. Böylece bu görüş, Batı’nın taşıdığı ve dünyayı kendisine davet ettiği fikrî liderlik oldu.

Bu akide, dini ve kiliseyi hayattan ve devletten, daha sonra da nizam ve kanunları çıkartma işinden, idarecilerin tayini ve onlara otorite verme işinden uzaklaştırınca; halkın kendi zatıyla kendi nizamını seçmesi, nizam ve kanunlarını koyması, bu nizam ve kanunlarla kendisini idare edecek ve otoritesini halk topluluklarına ait genel iradeden elde edecek idarecilerini tayin etmesi kaçınılmaz oldu.

Buradan demokratik düzen meydana geldi. Böylece “dini hayattan ayırma” düşüncesi, onun akidesi oldu ki kendisi ondan fışkırdı. Aynı anda bu akide, üzerine bütün demokratik fikirlerini tesis ettiği fikrî kaide oldu.

Tahrif olmuş din ile kandırılarak sömürülen Batı, bu tahrif olmuş din adına sömürü sisteminin hayatlarından kalkması ile yükselişe geçti. Kendisi için, kendisinin belirlediği kurallar ile, kendileri arasından seçtikleri vekiller ile hayatı düzenlenen Batılılar, hayata dair çözümler, teknoloji, sanat gibi alanlara yöneldiler. Artık biliyorlardı ki hayatlarının merkezinde kendileri vardı, kendileri kendilerine yetecekti ve kendi hayatlarına kendileri şekil verebiliyordu.

Batı bu fikir ile kalkındı, çünkü tahrif olmuş dinlerinden alabilecekleri bir hayat nizamı yoktu. Yaratıcının varlığı ve yokluğu onları alakadar etmiyordu, çünkü geçmiş hayatlarında var olan din onları sömürmek için kullanılmıştı. Böylece, hayatlarına dair çözümleri, kanunları kendileri belirlemek yoluna gittiler.

İşte tam bu noktayı, fırlatma rampası olarak kullanarak İslâm’a ve Müslümanlara geçiyoruz.

Müslümanların konuyla alakası ne? İslâm, hayata dair tüm problemlere, çıkmış ve çıkabilecek bütün problemlere çözümler ile Allah Subhanehu ve Teâlâ tarafından gönderilmişken, demokrasi ile ne alakamız var?

Hiçbir alakamız olmaması gereken demokrasi için neden seferber oluyor Müslümanlar, Müslümanların başındaki yöneticiler? Neden demokratik seçimler yapılıyor ve kim seçilirse seçilsin demokrasi ile hükmedecek olan yöneticilerden birinin seçilmesi için Müslümanlar neden koşturuyor? Neden sonra kim kazanırsa kazansın “demokrasi” kazanıyor? Müslümanlar, demokrasiyi sadece seçimlerden ibaret mi zannediyorlar?

Demokrasi; hayata bakış açısıdır. Beşerin (insanların) akıllarından çıkarttıkları vahye binaen değil de akıllarının gördüğü maslahat ve menfaate binaen çıkarttıkları anayasa, nizam ve kanunları yürürlüğe koymaktır.

Bundan dolayı, Müslümanların demokrasiyi almaları ve kabul etmeleri haram olduğu gibi ona davet etmeleri veya onun esası üzerine parti kurmaları, onu hayata bakış açısı olarak ittihaz etmeleri veya onu tatbik etmek için almaları haramdır. Yine onu, anayasanın ve kanunların esası kılmaları veya anayasa ve kanunların kaynağı olarak tayin etmeleri veyahut onu öğretimin temeli veya gayesi olarak tayin etmeleri de haramdır.

Aynı anda, Müslümanların demokrasiyi tam ve küllî şekilde ret ve terk etmeleri en elzem farzdır. Çünkü kendisi pis ve necistir, tağutun hükmüdür. Bizatihi küfürdür; sistemi, fikirleri ve kanunları küfürdür. İslâm'la yakından uzaktan herhangi bir ilgisi yoktur.

Yine, Müslümanların İslâm'ın tamamını kâmil şekilde hayatta, devlette ve toplumda uygulama ve yürütme mevkiine koymaları da en elzem farzdır.

وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا 

“Kendisine hidayet gösterildikten sonra kim, Rasul’e (Rasul’ün getirdiği Kur’an ve Sünnet’e) karşı çıkar ve müminlerin yolundan (İslâm yolundan) başka bir yola tâbi olursa, onu o yolda bırakırız ve Cehenneme sokarız. O (Cehennem), ne kötü bir gelecektir.” (Nisa 115)

-İş böyle iken, Müslüman olduğunu iddia eden bir adam çıkar ve şöyle derse;

“Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” ve “Demokrasi amaç değil araçtır.” 

-Bir süre Müslümanları demokrasi ile yönettikten sonra da demokrasiyi “içselleştirdiğini” belirterek şöyle derse;

“Demokrasiyi araç olarak gördüğüm saptaması, bağlamından koparılarak ve zorlamayla başka bağlamlara yerleştirilerek sunuldu. Türkiye’de hep amaçlar esas, araçlar ise arız görüldüğünden olsa gerek, benim demokrasiyi araç olarak tanımlamam küçümseyici bir tutum gibi algılandı. Hâlbuki ben amaçların meşruiyeti kadar araçların meşruiyetine de inanan bir insanım. Amaçlar ne kadar meşru ve haklı olursa olsun, eğer araçlar aynı meşruiyete sahip değilse, hiçbir hakiki sonuç elde edilemez.”

-15 Temmuz “İslâm’a ve Müslümanlara” karşı bir darbe girişimi iken sanki demokrasinin bekası tehlikeye düşmüş gibi algı oluşturulursa;

-Sanki sokaklara dökülen ümmetin evlatları demokratik haklarını ve demokrasiyi kaybetmemek için sokağa koşmuş gibi gösterilirse;

-Müslümanların samimiyetine ihanet edilip onlara “demokrasi şehidi” denirse;

“Dünyada demokrasinin haysiyetini kurtardık” diyerek bu samimi Müslümanlar üzerinden prim yapılırsa;

-Ve en son 24 Haziran demokratik seçimlerinden sonra “Demokrasi kazandı, Türkiye tüm dünyaya demokrasi dersi vermiştir” gibi söylemler ile demokrasiyi gerek kendisinin içselleştirmesi, gerekse de halka içselleştirmiş olması konusundaki maharetleri ile övünürse;

Ben de derim ki:

“Demokrasi sana minnettar ey ERDOĞAN!”

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız