loader

Davada Yeterli ve Verimli Olabilmek – II

-Geçen aydan devam…-

Gelelim, Davada yeterli ve verimli olabilmeye…

“Kişi ne zaman İslâm davasına yeterince önem vermiş olur ve önem vermiş olduğunu ne ile anlarız?” sorularına “Davayı Anlamak” başlıklı makalemde Temmuz ayında yayımlanan makalemde cevap vermiştim. Burada ise “Davayı Anlamak” makalesi üzerine bina edilmesini istediğim şu hususları zikretmek isterim:

Dava mücadelesine kitlesel bir çalışma olduğu için kesinlikle kitleden bağımsız, bireysel bir çalışma olarak bakılamaz. Bu şekilde çalışan bir kardeşimiz verimli olduğunu düşünürken, davaya zarar dahi verebilir. Yine aynı şekilde dava sadece bireylerin başka bireylerle irtibat hâlinde olması değildir. Bilakis dava müslümanlara ulaşmak için mümkün olan tüm araç ve gereçleri kullanmak ve onlardan istifade etmektir. Örneğin, sosyal medyada yayınlanması amaçlanan bir videonun çekimi, o videonun uygun bir şekilde hazırlanması (kesimi), yine seslendirilmesi ve sosyal medya ağında yayınlanmasıdır. Sadece bu bahsetmiş olduğumuz bir kaç mevzuyu dahi yapabilmek için saatlerce uğraş veren bir ekibe ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ekip bu mücadele esnasında belki de haftalarca veya aylarca bir temas dahi yapamamış olabilir. Dolayısıyla davada verimli değil diyebilir miyiz? Tabii ki hayır! Yine başka bir örnek verecek olursak; Müslümanlara ulaşabilmek ve gerçekleri haykırabilmek için bir konferans tertiplenmesi düşünülmüş ise doğal olarak bu konferans için günlerce, hatta haftalarca hazırlık yapan, organizasyonda bulunan birçok kardeşimiz saatlerce buna vakit ayırıyorsa ve bundan dolayı fazla kişi ile temas hâlinde olamıyorlarsa bu kişiler hakkında kesinlikle “davayı anlamamışlar ve verimli değiller”, diyemeyiz!

Tüm bunların haricinde bir de verimli olabilmek için o zaman ve mekânda en uygun üslubu bulmak ve o üslup doğrultusunda hareket etmek çok ama çok önemli bir mevzudur. Dolayısıyla konuyu daha iyi idrak edebilmemiz için Şeyh Takiyyuddîn en-Nebhânî’nin “Tefekkür” adlı kitabından “Üsluplar Hakkında Düşünme” konu başlığı altında geçen şu hakikatları sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Zira benzeşen üslûplar, bazen aktif olan üslûbun izini kaybettirebilir. Üstelik belli bir işte yararlı olduğuna inanılan bir üslûp, söz konusu işe girişmeyi engelleyebilir. Örneğin; bir fikrin propagandasını yapma üslûbu, bu fikre davet etme üslûbu ile benzeşmektedir. Her ikisi de bu fikrin insanlara sunuş biçimiyle ilgilidir. Ancak söz konusu benzeşme, hem davet hem de propaganda atılımlarını yanılgılara sürükleyebilir. Davet üslûbunun kullanılması gereken yerde, propaganda üslûbü kullanıldığında uzun vadede başarılı olmak mümkün değildir. Aynı şekilde propaganda için davet üslûbunu kullanmak da başarıya götürmez. Çünkü davet üslûbu gerçekleri olduğu gibi anlatma ilkesine dayanır. Propaganda üslûbu ise, düşünceyi süsleyip cafcaflı bir şekilde ambalajlamaktan ibarettir. Ancak sunuşun güzel bir şekilde yapılması, her ikisinin de ortak noktasını oluşturmaktadır.”[1]

Propaganda ile davet üslubu üzerinde biraz duracak ve günümüzden örnekler verecek olursak kanımca meseleyi daha iyi idrak etmiş oluruz. Örnek olarak Avrupa’da yaşayan Müslümanları verelim. Bu Müslümanlar Batı’da doğmuş ve o kültürle yetişmişlerdir. Onlara verilen en tehlikeli düşüncelerden biri, egoist kişiliktir. Bu Müslümanlar kimsenin -hatta anne ve babasının bile- kendilerine tahükküm etme hakkının olmadığı, buna imkân bulamaması gerektiği düşüncesi ile büyüdüler. Şimdi bu gençlerin İslâmi bir takım mefhumlara ikna edilebilmesi için evvela onların ikna olmasını sağlayacak olan temellerinin yani İslâmi akidelerinin olması gerekmektedir. Bu temelden yoksun olan gençlere propaganda üslubu ile yaklaşıldığında bu gençlerin neredeyse tamamı dinlemeyecektir ve büyük olasılıkla davaya kazandırılması mümkün değildir. Fakat bu gençlerle davet üslubu kullanılarak, evvela sahip oldukları yanlış fikirleri tedavi edip ardından sorumlulukları gerçekler gizlenmeden anlatılırsa o gençlerin ikna olması, meseleye kanaat getirmeleri kesinlikle mümkün olacaktır. İşte tam da burada Şehy Takiyyuddîn en-Nebhânî konunun devamında şunları söylüyor:

“Metot, hiç bir zaman değişken değildir. Metotta ustaca bir düşünüşe gerek yoktur. Çünkü metot kesin ve şüphesizdir. Metodun ya kendisi ya da dayandığı temel kesindir ve kuşku götürmez. Fakat üslûp bir eylemi yapmak üzere kullanıldığında eylemi başarısızlıkla sonuçlandırabilir. Üslûp, değişkendir. Bu yüzden ustaca bir düşünüşe ihtiyaç duyar. Bu açıdan üslûplar hakkında düşünmek, metotları düşünmenin daha üst konumundadır. Metodun çıkarımını usta akıl da normal akıl da yapabilir. Ancak üslûp, normal akıl tarafından kullanılsa bile, çıkarımının yapılması için ustaca veya dâhi bir akla ihtiyaç vardır.”

Dolayısıyla kitlesel bir çalışmada sorumlularla istişare edilmeden bir üslubun ilgili bölgede ifa edilmesi faydadan çok zarar verebilmektedir. Onun için üslubu kesinlikle küçümsememek gerekir. Bilakis davaya zarar verdiği/vereceği düşünülürse o üsluba izin verilmemesi gerekmektedir.

Son olarak Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve O’nun güzide sahabelerinden bir kaç örnek vererek konumuzu nihayete erdirmek istiyorum. Bu minvalde Âl-i İmran Suresi’nin 159. ayet-i kerimesinin nüzul sebebini sizlerle paylaşmak istiyorum. Evvelinde Rabbimiz ayet-i celilede şöyle buyuruyor:

[فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ] “Allah’ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever.”[2]

Bu ayet-i celilenin nuzül sebebi, Uhud Harbi’nde okçuların bulundukları noktadan ayrılması neticesinde Müslümanların bozguna uğraması ve akabinde Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Uhud Dağı’nın eteklerine kadar bir avuç sahabe ile çekilmesidir. İmam Kurtubi bu ayeti tefsir ederken şunları söylüyor:

“Yani, ey Muhammed, eğer senin yumuşak davranışın olmasaydı, o geri dönüp kaçışlarından sonra utançları ve senden çekinmeleri, onların sana yaklaşmalarına engel olurdu.”

Yine Seyyid Kutub Fizilal–il Kur’an tefsirinde Âl-i İmran 152–155 ayetlerinde Uhud Harbi’nin hezimetle sonuçlanmasına sebep olan okçularla alakalı açıklamayı yaptıktan sonra onları bir arada tutmanın ve kusurlarının yüzlerine vurulmamasının önemine binaen gelen 159. ayet ile alakalı şunları söylüyor: “Rasulullah’ın hayırlı, yumuşak ve sakin tabiatında, etrafında kalpleri birleştirip nefisleri ihata eden ahlakında temessül eden rahmet-i İlahiyye’nin gerçek tarafını görüyoruz.”

Uhud meydanında gerçekleşen hadiseleri ve çekilen sıkıntılarının ayrıtılarını anlatmış olsak sayfalar dolusu malumat vermemiz gerekiyor. Fakat benim bu ayet-i celile ve Rasulullah’ın bu çok büyük sıkıntılı anda dahi yapılan hatalar karşısında üslubuna aşırı önem vermesi, onları azarlayarak üzülmelerini dahi istememesi oldukça önemli. Nitekim insan olmamız hasebi ile hepimiz hata yapıyoruz. Lakin yapılan bu hata bilinçli yapılmadıysa ve hafife alınmadığından tekrar tekrar yapılmıyorsa kesinlikle güzel bir üslub ile, kalbini kırmayacak bir şekilde, toplum içerisinde küçük düşürülmeden düzeltilmesi gerekmektedir.

“Davet” derken Sahabe-i Kiramdan aklımıza muhtemelen ilk Musab bin Umeyr ve Medine’de gerçekleştirmiş olduğu o muazzam gayreti gelecektir. İlk İslâm Devleti’nin temelini oluşturan ve üstün üslubu ile Medine’nin önde gelen iki kişisini aynı günde ikna eden üstün sahabenin adıdır, Musab bin Umeyr. Gelin, isterseniz Useyd bin Hudayr ve Sa’d bin Muaz’ın nasıl müslüman olduklarını siyer kitaplarımızdan öğrenelim ve konumuzu bitirelim.

“Sa’d bin Muaz bir kabîle reisi olarak bu işe de el koymak istiyordu. Bu maksatla kabîlesinin ileri gelenlerinden Useyd bin Hudayr’a dedi ki:

- Sen, işini iyi bilen, kimsenin yardımına muhtaç olmayan bir adamsın! Zayıflarımızın inançlarını bozmak için mahallemize gelmiş olan bu adamı, yanımıza gelmekten men et! Es’ad bin Zurâre akrabam olmasaydı, bu işi kendim hallederdim.

Bunun üzerine Useyd bin Hudayr, Musab bin Umeyr’in bulunduğu eve giderek dedi ki:

- Sizi, bize getiren sebep nedir? Zayıflarımızın inançlarını mı bozacaksınız? Eğer, hayatından olmak istemiyorsan yanımızdan ayrılıp gidersin.

Musab bin Umeyr, ona yumuşak bir sesle cevap verdi:

- Hele biraz otur, sözümüzü dinle! Beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen dinlemekten yüz çevirirsin.

Musab bin Umeyr ona, Kur’an-ı Kerim okudu. İslâm’ı anlattı. Onun tatlı konuşması, insanın kalbine işleyen sözleri ve hoş sesiyle okuduğu Kur’an-ı Kerim ayetleriyle, kendinden geçen Useyd bin Hudayr dedi ki:

- Bu, ne kadar güzel, ne kadar yüce söz. Bu dine girmek için ne yapmak lâzımdır?

Ne yapması lazım geldiğini anlattılar ve Useyd bin Hudayr, kelime-i Şehadet söyleyerek Müslüman oldu. Büyük bir huzur içerisinde olduğu hâlde Musab bin Umeyr’e şöyle dedi:

- Arkamda bir adam var. Ben hemen gidip onu size göndereyim. Eğer o Müslüman olursa, Medine’de onun kavminden iman etmedik hiç kimse kalmaz.

Sonra kalkıp süratle gitti. Doğruca Sa’d bin Muaz’ın yanına varınca, Müslüman olduğunu söyledi.

Bunu gören Sa’d şaşırarak hiddetlendi ve Musab bin Umeyr’in yanına koştu. Yanına varınca sert ve kızgın bir tavırla konuşmaya başladı.

Musab bir Umeyr, ona da gayet yumuşak konuştu ve oturup biraz dinlemesini söyledi. Sa’d, bu nazik konuşma karşısında yumuşayıp oturdu ve konuşulanları dinlemeye başladı.

Musab bin Umeyr, ona da İslâm’ı anlattı ve Kur’an-ı Kerim’den bir miktar okudu. Kur’an-ı Kerim okunurken Sa’d’ın yüzü birdenbire değişiverdi. O da orada Müslüman oldu. Kendinde duyduğu üstün bir hâlin ve rahatlığın şevkiyle derhal kavminin yanına gidip, onlara Müslüman olduğunu söyledikten sonra sözlerini şöyle tamamladı:

- Hepiniz iman etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun!

Bunun üzerine kavmi hep birden İslâm’ı kabul etti. O gün kabilesinden iman etmedik kimse kalmadı.”

Bu gerçekleri de hatırlattıktan sonra dava eri olmanın lafta değil, en önemlisi fiillerimiz ve doğru zihniyetimiz ile ancak hayat bulacağını tekrar görmüş olduğumuzu düşünüyorum. Aynı zamanda Musab bin Umeyr örneğinde de görmüş olduğumuz üzere üslubun ne kadar önemli olduğunu hatta davamızın kişilere ulaşması için adeta anahtar görevi gördüğünü anlamış oluyoruz. Rabbim bizleri doğru yoldan ayırmasın ve bilhassa Râşidî Hilâfet Devleti’ne giden bu elzem davadan bizleri beri eylemesin! (Âmin)


[1] Tefekkür - Takiyyuddîn en-Nebhânî

[2] Âl-i İmran 159

 ___

#DavetiYüklenmekMüslümanlaraFarzdır

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız