loader

Davada Yeterli ve Verimli Olabilmek – I

“Dava” kavramı genelde kişinin sahip olduğu, kanaat getirdiği fikirlerinin başka şahıslara aktarılması, onların bu fikirlerden etkilenmesi olarak bilinmekte. Yani bir Müslümanın Allah Celle Celalehu’nun mutlak hâkim ve O’nun bize Rasulü aracılığı ile ulaştırmış olduğu ilahi kitabın Kur’an-ı Kerim olduğuna iman etmesi, çevresinde tanıdığı kişilere bu hakikatları doğal olarak ulaştırmasına sevkeder ki biz buna “davet” diyoruz. Bu daveti taşıyan dava eri, cüzleri değil bütünü (Hayr’ı yani İslâm’ı) kapsayan bir davet çercevesinde hareket ediyor ve bunu bir kitle ile yapıyorsa işte o, konumuzun merkezinde oturan kişi olur. Dolayısıyla özellikle hayra çağıran dava eri, hem sözleri ile hem de fiileri ile dava merkezli yaşayan biri olmalıdır ki, toplum içerisinde kabul görsün ve örnek alınsın. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلاً مِمَّنْ دَعَٓا اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحاً وَقَالَ اِنَّن۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ

“Salih amelde bulunarak Allah’a davet eden ve ‘ben Müslümanım’ diyenden kim daha güzel sözlü olabilir?” [Fusslilet 33]

Bu genel bakışa günümüzün vakası doğrultusunda yaklaştığımızda, hiç şüphesiz bu konuda yazılmış en temel eserlerden birinin “İslâm’a Davet[i] adlı kitabın olduğunu görürüz. Dolayısıyla “dava” mefhumunu ele alacak olursak, mezkûr eserden bahsetmemek ve onun dile getirdiği esaslardan örnekler vermemek kesinlikle doğru olmaz. Bu makalemizde başka eserlerden istifade etmekle beraber zaman zaman bu eserden de alıntılar yaparak mevzuya ışık tutmaya çalışacağız. Öyleylse bu eserin mukaddimesinde geçen ve önem arzeden şu hakikatlarla başlayalım:

“Bu kitap daha ziyade ‘İslâm Hilâfet sistemini ikame etmeye davet keyfiyeti’ni anlatıyor. Çünkü bu yönü bugün İslâm’a davetin bel kemiğini teşkil etmektedir. Zira İslâm Devleti’nin mevcut olmadığı şu şartların gölgesinde yapılan her İslâm’a davet ve İslâm Devleti’ni kurmayı kendine eksen yapmayan her İslâm’a davet ameliyesi cüz’i bir uğraş olup gerçek davetten inhiraftır, sapmadır.”

Bu mukaddimede dile getirilen vaziyet, özetle bizlere şunları söylemiş oluyor:

1. İslâm şeriatının egemen olmadığı, müslümanların rahat bir gün yüzü görmediği günümüzde, İslâm’ın cüzlerine davet etmek ve o cüzler etrafında hareket hâlinde olmak gerçek davet değildir, bilakis ondan sapmadır.

2. İslâm’a davet ancak sorunların kökten çözüme kavuşacağı, ilga edilmiş Hilâfet’in tekrar ikamesi ile mümkündür.

3. İslâm’a davet İslâm Devleti’ni istemek ile değil, bilakis siyasi bir kitle ile çalışarak ve hayatın merkezine onu oturtarak mümkün olur.

Dolayısıyla günümüzün şartları doğrultusunda “İslâm’a Davet” derken ve onun mücadelesini veren dava erlerinden bahsederken, genel anlamda bilinen “İslâm’a Davet” ferdin “emri bi’l maruf ve nehyi ani’l münker” yapması şeklinde özetlenmesi kesinlikle isabetli bir tanım olmaz. Bu tanım, namaz kılmak ile oruç tuttuğunu iddia etmek gibi bir tanım olmuş olur ki, namazda olduğu gibi oruçta da şart ve kurallara riayet edildiğinde ancak Allah Celle Celalehu tarafından kabul görmüş olur. Dolayısıyla “emr-i bi’l marûf ve nehy-i ani’l münker” bağlamında, devlet olmadığı için şu iki eksende meseleye bakmak icab ediyor.

1. Ferdin “emr-i bi’l marûf ve nehy-i ani’l münker” hükmüne uyması

2. Cemaatin “emr-i bi’l marûf ve nehy-i ani’l münker” hükmüne uyması.

Tabii ki fertler ile cemaat arasında bu hükmün icrası doğrultusunda farklılıklar vardır. Ancak aradaki farka girmeden önce, şu evvela söylenmesi gerekiyor. Cemaate mensup olan bir dava erinin cemaat ekseninde ifa etmesi gereken emr-i bi’l marûf ve nehy-i ani’l münker kesinlikle fertler nezdinde ifa edilemez. Lakin fertlerin nezdinde ifa edilenen emr-i bi’l marûf ve nehy-i ani’l münker ise cemaate mensup olan bir birey tarafından ifa edilir ki, edilmelidir de. Bu esnada kişi, cemaatle birlikte ifa etmesi gereken emr-i bi’l marûf ve nehy-i ani’l münker’den uzak durup ferdin ifa etmesi gereken emr-i bi’l marûf ve nehy-i ani’l münker’i gerçekleştirirse bu durum onun kesinlikle cemaat ekseninde ifa etmesi farz olan görevi ifa etmiş olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla aradaki farkı anlamak ezlemdir.

Aradaki farkı anlamak için Üstad Yasin İbn-u Ali’nin “Emr-i Bi’l Marûf ve Nehy-i Ani’l Münker Hükümlerinden” adlı eserinden istifade etmeye çalışalım. Üstad kitabında “Devlet Olmadığında Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker” adı altında, emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker vücubuyetinin fertlere, cemaatlere ve ulû’l emre dayandırıldığını söylüyor. Devamında ise münkerin değiştirilmesinde devletin asıl olduğundan bahsediyor. Daha sonra bu istikamette konumuz ile ilinti olarak şu soru üzerinde duruyor: “Emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker, devletle ilintili midir yoksa değil midir?” Buna cevap verirken de İslâm Devleti’nin asli görevlerini hatırlatarak şunları söylüyor: “Onun, İslâm’ın hükümlerini tatbik ve tenfiz etmek, İslâm davetini, davet ve cihat yoluyla âleme bir risâlet olarak taşımak için tenfizî siyasi bir varlık olmasıdır. Devlet, İslâm nizâmlarını ve genel hükümlerini hayat ve toplumda tatbik etmek için İslâm’ın koyduğu yegâne metottur. Yine devlet, hayatta İslâm hayatının kıvâmıdır. Onsuz, İslâm bir ideoloji ve hayat nizâmı olarak varlıktan silinir. Mücerret ruhî ibâdetler ve ahlâkî sıfatlar olarak kalır.”

Devletin asli görevini hatırlattıktan sonra devletten bağımsız olarak vücubuyetini yitirmeyen ve hükmü mutlak olan vücubuyetlerden bahsediyor ve emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker vucubuyetini de bu minvalde değerlendiriyor. Örnek olarak da “cihat”ı veriyor. Nitekim cihat hakkındaki deliller mutlaktır. O delillerden biri de Allahu Teâlâ’nın şu sözüdür:

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ

“Sizler üzerine savaş yazıldı.” [Bakara 216]

Devamında Üstad, Hilâfet Devleti’nden bağımsız olarak cihat üzerinden emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker farzını şu şekilde anlatıyor:

“Aslolan, savaş emrinin halifenin elinde olmasıdır. Harp ilan eden, antlaşma akdeden sadece odur. Ama ortada Müslümanlar için bir halife yoksa dâhilde İslâm’ı tatbik eden, hâriçte de cihat yoluyla âleme İslâm’ı taşıyan bir devletleri de bulunmazsa, cihat âtıl bırakılmaz ve âtıl bırakılması da câiz değildir. Şayet onu âtıl bırakmak câiz olsaydı, Müslümanların toprakları gasp edilip işgal edilirdi. Hayratları tarumar edilir, servetleri talan edilirdi. Irzları çiğnenir, mukaddesâtları ayaklar altına alınır, kerâmetleri (değer) tahkir edilirdi. Tıpkı bugün olduğu gibi. Aynı şekilde emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker de, halifeye ve ulu’l emre bağlı değildir. İster burada İslâmi Hilâfet Devleti olsun ister olmasın, ister beldelerinde Müslümanlar üzerine tatbik edilen yönetim İslâm yönetimi olsun isterse küfür yönetimi olsun, ister yönetici İslâm hükümlerinin tatbikini güzel yapsın isterse tatbikini kötü yapsın, emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker her halükarda Müslümanlar üzerine vâcibtir. Emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker talebi, halifenin varlığıyla mukayyet değildir. Devletin ikâmesi de şart koşulmuş değildir. SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: ‘Sizden kim bir münker görürse, onu eliyle değiştirsin.’ Ve SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: ‘Mutlaka marûfu emreder ve münkerden nehyedersiniz. Yahut Allah sizin üzerinize katından bir ikâb gönderiverir.’[Tirmizi][ii]

Yani özetle şunu anlamış oluyoruz: İyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek birçok konuda –örneğin; müslümanların eğitimi, zekât ve hac ibadetlerinin ifası veya tebanın korunmasında- olduğu gibi, aslen devletin ifa etmesi gereken görevlerdir. Ki hakkı ile ancak şeriat egemen olursa icra edilebilir. Lakin hüküm mutlak ve İslâm Devlet’in varlığı ile sınırlandırılmamış ise her zaman ve her yerde geçerliliğini korur.

Gelelim fertler ile kitlesel calışmanın arasındaki farka ve kitlesel çalışmanın vucubiyetine. “İslâm’a Davet” adlı eserde kitlesel bir çalışmanın delili olarak Âl-i İmran Suresi’nin 104. ayetini zikretmeden önce şu dile getiriliyor:

Raşid Hilâfet metoduyla İslâmi hayatı yeniden başlatacak fiilî bir çalışma içinde olan bir cemaatın mevcudiyetinin şer’î bir vecibe olduğu muhakkaktır. Zira, [وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ]‘Sizden hayra davet eden, ma’rufu emredip münkerden alıkoyan bir cemaat bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.’ [Âl-i İmran 104] ayet-i kerimesi buna delalet etmektedir. Bu ayette Allah Subhanehu ve Teâlâ, hayra davet eden, ma’rufu emredip münkere engel olan en az bir cemaatın bulunmasını müslümanlara bir farz-ı kifaye olarak emretmektedir.

Ayette geçen ‘bulunsun’ emri, İslâm’a davetin, ma’rufun emredilmesi ve münkerin nehyedilmesinin gereği olarak bir farziyeti ifade ediyor.

‘Sizden’ kelimesi, bu farziyeti bazılarına münhasır kılmaktadır. Zira iyiliği emretmek kötülükten alıkoymak vecibesi, herkesin güç yetiremediği ilim ve dirayet isteyen bir amel olması, bu vecibenin bir farz-ı kifaye olduğunun şer’î karinesini teşkil etmektedir.”

Ardınan Üstad, emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker’in ifa edilebilmesi için marufu ve münkeri bilmek zorunda olduğumuzu dile getiriyor ve “İlmin amelden önce geldiği gayet açıktır. Zira amel şer’î ilme göre olur. Aksi hâlde amelin ibadet niteliği kaybolur” diyor.

Buna göre kitlesel bir mücadelede sadece iyliği emretme ve kötülükten nehyetmek ile yetinilmemiş bilakis o kitlenin aynı zamanda hayra yani İslâm’a davet etmesi istenilmiştir. İslâm’a davet ise sadece cüzlere yani namaz, oruç veya ilimle meşgul olmaya çağırmak değil, bilakis tamamına yani Hilâfet’e davet etmektir ki bu sadece fert bazında icra edilmesi caiz olmayan bir fiildir. Dolayısıyla ferdin, namaz kılmayan bir şahsa; “namaz kıl” demesi ile cemaatin bir mensubunun namaz kılmayan bir şahsa, “namaz kıl” demesi arasında fark vardır. Fert o kişinin namaz kılması ile yetinir lakin cemaate mensup olan kişi onun namaz kılması ile yetinmez; onun dikkatini mevcut gayri İslâmi idareye çeker ve İslâmi Devlet’in ikamesi için çalışmanın kendisinin üzerine de vacip olduğunu ona hatırlatır.

Dolayısıyla karıştırılan ve açıklığa kavuşturulması gereken bir başka konuda emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker ile davet arasındaki farkdır. Nitekim daha önce de vurgulamış olduğumuz gibi, ferdî alanda ifa edilen emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker hükmü ile -örneğin; içki tüketen bir Müslümana bunun haram olduğunu ona hatırlatmak, hatta onu o haramdan uzaklaştırmak gibi-, cemaat nezdinde ifa edilen davet çalışması –örneğin; zalim idarecinin bulunduğu makamı sorgulamak ve İslâmi bir devlet modelini Müslümanlara göstermek gibi- birbirinden farklıdır. Üstad Yasin İbu Ali eserinde bu konuyu ele alırken; davet ile emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker arasında hem benzerliklerin hem de farklılıkların olduğunu, temelde de iki konuda farklılık arz ettiklerini ifade ediyor. Bunlar;

“1. Emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker, ‘İslâm’ı talep etmek’ demek olan davetten daha özeldir. Davet, daha geneldir. Çünkü davet, vâcibin yapılmasını ve haramın terkini talep etmenin ötesindeki hususları da kapsar. Yani emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münkerden daha fazla hususları kapsar. Buna göre Subhanehu ve Teâlâ’nın cemâatle ilgili ayetteki sözü: “Sizden, hayra davet eden, marûfu emredip münkerden nehyeden bir cemâat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [Âl-i İmran 104], özelin yani emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münkerin, genele yani hayra veya İslâm’a atfı (işaret) kabilindendir. Bu, emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münker ihtimam (önem) göstermek ve inâyet (özen) vermek içindir. Vakıası gereği davet, İslâm’ın fikirlerini ve hükümlerini şerh etmektir (açıklamaktır). Yoksa emretmek ve nehyetmek değildir. Davet, beyân, hüccet ve burhan yoluyla İslâm’ı tebliğ etmektir. Davet, bir diyalog ve iknâdır.

2. Şüphesiz davet, iki kısma ayrılır. Birinci kısım: Gayri Müslimleri, İslâm’a inanmaya, emânına girmeye, O’na imana ve hükümleriyle amele davettir. İkinci kısım: Müslümanları İslâm’a bağlanmaya, ‘La İlahe İllallah Muhammedun Rasulullah’ kelime-i Şahadetinin içeriğiyle amele davettir. Yani Yaratıcı Tebareke ve Teâlâ’ya itâat lüzûmuna ve emrettiği minhacın dosdoğruluğuna davettir. Davetin bu yönü, Müslümanlara emretmek ve nehyetmekle sınırlı olan, Müslümanlar dışında kâfirlere geçmeyen emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l münkerden farklıdır.”

Özetle davet ile iyliği emretmek ile kötülükten nehyetmek arasındaki en temel fark, birisinin özel (münferit) hükümlerle kayıtlı olması ve sadece müslümanlar için geçerli olması, diğerinin ise genel (hayra, İslâm’a yani Hilâfet) hükümlerle meşgul olması ve bunu yaparken hep bütüncül meseleye bakmasıdır. Daha iyi anlamak için doğandan bir örnek verecek olursak… İfsat olmuş bir ağaç düşünün. Bu ağacın yaprakları ve dalları ile uğraşmak Emr-i Bi’l Marûf, Nehy-i Ani’l Münker iken ana gövdesi ve kökleri ile uğraşmak davettir.

-Devam edecek…-

 


[i] İslâm’a Davet, Ahmed el-Mahmud, Köklü Değişim Yayıncılık

[ii] Emr-i bi’l Marûf ve Nehy-i ani’l Münker Hükümlerinden, Yâsin İbn-u Ali, s. 39-40

Yazarın Tüm Makaleleri İçin Tıklayınız