22 Ağustos 2017 - 29 Zi'l-ka'de 1438
28 Recep… Hilafet ve Sorumluluklarımız…
2017-04-29 13:11:00 | Kadir Kaşıkcı | 28 Recep… Hilafet ve Sorumluluklarımız…

İçerisinde bulunduğumuz bu günler, Osmanlı Hilafet Devleti’nin sömürgeci İngiltere ve hain yerli işbirlikçilerinin ihanetiyle ilga edilişinin 96. Hicrî yıldönümü. Her yıl, Recep ayında hayati öneme sahip bu meseleyi gündeme getirmek ve Ümmetin hafızasında canlı tutmak şüphesiz ki İslamî bir sorumluluktur.

Zira o günden bu yana İslam Ümmeti zillet, zafiyet, yoksulluk, sefalet ve parçalanmışlık girdabında boğuşuyor. Kâfirler ve zalimler, İslam Ümmetine envaiçeşit azabı tattırıyor. Yeryüzünün aşağılık küstah yaratıkları Batılı Kâfirler, Ümmetin mahremine el uzatıyor, namusunu kirletiyor. Bu yüzden Ümmet, birleştirici bir devlete, işlerini güden ve hak ve onurlarını savunacak bir Halife’ye muhtaç.

İslam coğrafyası, uzunca bir süre İslam medeniyetinin merkezi olmuş, dünya siyasetine yön vermiştir. Ecdadımız, insanları Allah’a davet etmiş ve aralarında Allah’ın hükmünü hâkim kılma mücadelesi vermiştir. Hilafet Devleti’nin 13 asır dünya siyasetinde birinci devlet olmasıyla; 20. yüzyılın ilk yarılarına kadar Müslümanlar bu topraklarda hâkimiyet sürmüş, güvenli ve izzetli bir hayatı yaşamışlar. Dünyaya hâkim olmuş bu uzun ömrü ile Hilafet Devleti, bir dünya devleti olduğunu ispatlamıştır.

Hilafet’in kaldırılmasından sonra yeryüzünde meydana gelen olaylar incelendiğinde hep birlikte görüyoruz ki, Müslümanlar dünyanın birçok yerinde öylesine insanlık dışı muameleye, eziyete, işkenceye ve işgallere maruz kaldılar ki, çığlıkları arş-ı âlâya yükseldi. Bu acı verici hadiseler Suriye ve Doğu Türkistan gibi dünyanın çeşitli bölgelerinde hız kesmeden devam ediyor. Dini, ırkı, rengi ve dili ne olursa olsun kesinlikle seyirci kalmaması gereken insanlık âlemi, Müslümanlara karşı işlenen bunca zulüm ve işkenceler karşısında suskun ve seyirci…

İşte bu hale bizler, 28 Recep 1342 tarihinde Hilafet’in kaldırılmasıyla geldik. Böylece İslam Ümmeti’nin asası kırıldı, İslam coğrafyası devletçiklere bölündü. Müslümanların Kâfirler üzerindeki korkusu kalktı. Birinci devlet konumunu hızla kaybeden İslam Devleti’nin yerine, Batılı devletler yerleşti. O günden sonra Müslümanlar gün yüzü görmedi.

Dolayısıyla anladık ki, bizleri tek ümmet bilinciyle bir arada tutan güç, Hilafet’miş. Bu hakikati bugün ümmetin parçalanmışlığına, bir arada olamamasına bakarak daha iyi idrak edebiliyoruz. Bu tarihten sonra Haçlı zihniyetin bedenimizde açtığı yara hiç kapanmadan kanar ha kanar; Filistin, Irak, Afganistan, Doğu Türkistan, Kırım, Arakan ve Suriye… daha sonra ise kim bilir hangi İslam beldesi? Sormak lazım: bu gidişata kim “dur” diyecek? Müslümanları zalimlerin tasallutundan kim kurtaracak? Çiğnenen izzet ve onurları kendilerine kim iade edecek?

Beldelerimizin başında bulunan hain yöneticilerin iddia ettikleri gibi Demokratik devletler, demokrat başkanlar mı? Vallahi Hayır! Ümmetin başına bu belaları açan, onları yurtlarında mazlum konuma düşüren, her türlü bela ve musibeti bizlere yaşatan bu Demokratik, laik devletler değil mi?

Şurası muhakkak ki, Müslümanları bu olumsuz şartlardan kurtaracak olan kokuşmuş demokrasi değil, Allah’ın dini İslam’dır, onun nizamı Hilafet’tir. Dolayısıyla yeniden kudretli günlerimize dönmek için bizlere düşen görev, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak sorumluluklarımızı yeniden kuşanmaktır.

Allah Subahnehu ve Teâlâ; وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِن۪ينَ Hatırlat, şüphesiz hatırlatmak müminlere fayda verir[1] buyuruyor. Allah’a kulluğumuzu hatırlayalım. Yeniden izzetli günlere dönmek için kulluğu yalnızca Allah’a has kılarak, Allah’ın Kitabı’nı ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetini amellerimizin ölçüsü kılarak, azim ve kararlılıkla Allah için İslam’a davet için çalışılması gerektiğini hatırlayalım.

Bilelim ki dinimizde çözümsüz hiçbir mesele yok. İslam tarihi boyunca Müslümanlar İslamî kültür ve anlayışını Allah’ın Kitabı, Peygamberin Sünneti, İcma’us Sahabe ve şer’i illete dayalı kıyastan almıştır. Bunlar saf-berrak İslamî kaynaklardır. Müslümanlar bu şer’i delillere göre sorunlarına çözümler üretmiş ve yaşantılarına yön vermişlerdir. İşte bu yol/yöntem, kendisine tabi olanları üstün kılmıştır ki eğer bizler bugün de izzet ve şeref istiyorsak bu şer’i kaynakların aynı berraklıkla elimizin altında olduğunu hatırlayalım.

Davetin taşınmasını İslam, bütün Müslümanlara farz kılmıştır. Dolayısıyla Müslümanlar İslamî dava bilincinden mahrum kalmamalı, vaktini basit işlere harcamamalıdır. Tüm yeryüzüne yayılmış fitneyi ortadan kaldırmak, yerine İslâm’ı hâkim kılmak için mücadele göstermek bütün Müslümanların sorumluluğudur. Aynı dinin, aynı kitabın muhatapları olarak, Ümmeti birleştirecek tek gücün Hilafet olduğunu kavramak ve bunun için var gücümüzle çalışmak dünyevî ideallerimizin başında gelmelidir.

Unutmayalım ki! Batı’nın yoğun bir şekilde küfür fikirlerini topraklarımıza pazarlamaya devam ettiği günümüzde, en önemli sorumluluğumuz; şer’i hükümlere bağlılık, İslam davetinin taşınması ve İslamî hayatın hakîm kılınması için çalışmaktır. Davet çalışması, Menfaatçi, uzlaşmacı, vatancı, milliyetçi ve laik-demokratik değerler, batıl ideolojiler üzerine inşa edilmemelidir. Unutmayalım ki beşeri ideolojiler, insanları azgınlığa ve cehenneme davet eder. Laik rejimler tarafından Demokrasi’nin benimsetilmeye çalışıldığı günümüzde Müslümanlar olarak İslamî değerlere sımsıkı sarılmalı, beslendiğimiz tek kaynağın şer’i esaslar olmasına dikkat etmeliyiz. Muhakkak bilinmesi gerekir ki, Allah Azze ve Celle’ye karşı sorumluluğumuz Kuran-ı Kerim’e ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ihlâsla ittiba etmektir. Allah’ı razı etmek için çalışmak, başarıya ulaşmak için atılmış en önemli adımdır. Nusreti ve zaferi elinde bulunduran Allah Subhanehu ve Teâlâ, bunu kullarından dilediğine verir.

Müslüman için namazda, oruçta ve hac ibadetinde olduğu gibi, İslamî daveti taşımada da Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e tâbi olmasından, zorluklara ve sıkıntılara sabretmesinden daha büyük bir mükâfat yoktur. İslam davetini taşıyan Müslümanların, övgüye layık; güzel ahlak, doğruluk, ihlas, fedakârlık, sabır, sebat, mütevazı olmak, Allah’ı sevmek, Allah’tan korkmak, öfkelendiğinde Allah için öfkelenmek, Müslümanlara karşı merhametli ve hüsnü zanda bulunmak gibi vasıflara sahip olması gerekir. Böylesi bir Müslüman, başkaları tarafından örnek alınan bir kişi ve lider olur. Kötü vasıflar; cimrilik, kibir, haset ve zalim olmaktan da uzak durmak gerekir. Ancak İslam davetinin taşınmasıyla, Müslümanlara tatbik edilen batıl demokratik kanunlar ve hükümlerden kurtulmak mümkün olur.

Müslüman’ın amellerinde sadece dünya kazancını değil, ebedi olan Ahiret hayatını da hiç unutmaması, Cenneti kazanmak için hayırlı amellerini çoğaltması gerekir. Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya yaklaştıracak ibadetleri artırmalı ve Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidî Hilafet Devleti’ni kurmak ve İslamî hayatı yeniden başlatmak için durmaksızın fedakârca çalışmalıyız. Gayretleri bilemeli, kurtuluş, izzet ve hâkimiyet yolunda geride olan kardeşlerimizin elinden tutmalı ve onlara rehberlik etmeliyiz. Bütün bunları yerine getirmek ve Rabbimizin övgüsüne mazhar olabilmek, köklü bir imana sahip olmayı, tertemiz bir niyeti, kuvveti ve kararlılığı, sabrı ve sebatı gerektirir. Bu sebepledir ki, Allah’ın lütfundan ikram ettiği Müslüman’ın, Allah’a hamd etmesi, şükretmesi, Onun rızasına ulaşmak için ibadetlerini artırması gerekir.

Laik rejimlerin tuzaklarına ve demokrasi gibi öldürücü batıl fikirleri, şifalı bal gibi sunmakta mahir yöneticilere karşı uyanık olmalı, Müslümanları aldatmak için söylenen süslü yalanlara ve sahte vaatlere dikkat etmeliyiz. Batılı değerlerin dayanağı olan laik ve demokratik sistemlerin İslam’a zıt küfür sistemleri olduğunu hatırımızdan çıkarmamalı, yine bu sistemlerin ve bu anayasaların hiç birisinin Müslümanları kalkındıracak olan sahih çözümleri içermediğini bilmeliyiz. Müslümanlar olarak bizlere düşen; bütün küfür sistemlerini ve anayasalarını reddetmek, sadece vahye dayanan anayasayı ve İslam’ın yönetim biçimi olan Raşidî Hilafet’i ikame etmek için çalışmak ve çalışanlara destek olmaktır. İşte doğru kalkınma ve gerçek kurtuluş budur.

وَالَّذِينَاجْتَنَبُواالطَّاغُوتَأَنيَعْبُدُوهَاوَأَنَابُواإِلَىاللَّهِلَهُمُالْبُشْرَىفَبَشِّرْعِبَادِ “Tâğut'a kulluk etmekten kaçınıp Allah'a yönelenlere müjde vardır. Kullarımı müjdele.”[2]



[1] Zariat 51

[2] Zumer Sûresi 17

Yorumlar

Kadir Kaşıkcı
YAZARIN DİĞER YAZILARI