20 Ekim 2017 - 29 Muharrem 1439
İslâmî Hilâfet Nizâmı’nın Şer’î Esasları | Dar-ul Ummah

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمٰـــنِ الرَّحِيـــم

Giriş

 

İslâmî Hilâfet’in H. 1342 el-muvafık M. 1924 yılında yıkılmasından beri Müslümanlar, kurtlar sofrasına düşmüş sürüler haline geldiler. Hilâfet yıkıldığı vakit İslâmî Ümmet’in üzerindeki farz ve sorumluluk, Dâr-ul İslâm’ın Dâr-ul Küfr’e dönüştürülmesine ve Kâfirlerin asırlarca yıkılması için yanıp tutuştukları Hilâfet kurumunun ilga edilmesine karşı ayağa kalkıp kılıçları çekmeleriydi. Ayağa kalkanlar oldu mu, evet oldu. Ancak daha doğrulamadan başlarına vurularak durduruldular. Çünkü arkalarında etkili bir harekete götürecek güçlü bir destek yoktu. İslâm Ümmeti, ağır bir çöküntü ve rehavet sürecinden geçtiği, Dinini ve dünyasını ayakta tutma şuuru dumura uğratıldığı ve içten içe parçalandığı içindir ki hem bizatihi bu farzı yerine getirmekten aciz kaldı, hem de yerine getirmek için ayağa kalkanlara destek vermekten aciz kaldı. Buna bir de Kâfirlerin bütün güçlerini toplayarak İslâmî topraklara üşüşmeleri, azgın bir nefret ve azim ile İslâm’a ve Müslümanlara ait her şeyi darmadağın etmelerine, kendilerine birçok ajanlar ve uşaklar devşirmeleri de eklenince… yıkım süreci daha hızlı, daha acı verici oldu. Müslümanlar, tek bir devlet liderliğinde tek bir İslâmî bütünlük iken, onları kısa bir süre sonra onlarca devlete parçaladılar, aralarına sınırlar çizip engeller koydular, her bir devletin başına ajanlarından ve uşaklarından yöneticiler atadılar, İslâmî hükümlere, değerlere ve çözümlere savaş açtılar, İslâmî topraklar üzerinde Küfür hükümleri ile yönetmeye başladılar. İslâmî Şeriat’ı yönetimden, ekonomiden, toplumsal yaşantıdan, devletlerarası ilişkilerden, eğitimden, yargıdan kopardılar. Dini, devletten ve toplumdan ayırmak için her yola başvurdular. Dini, fert ve ibadet boyutuna hapsettiler. Batılı Kapitalist sistemi ve Batılı Hadaratı yerleştirmek için Müslümanların zihinlerinden İslâmî Akide’ye dayalı İslâmî fikirleri, mefhumları, ölçüleri ve kanaatleri kaldırmaya yoğunlaştılar. Hatta İslâmî duygularını bile köreltmekten geri kalmadılar. Bunun için milliyetçilik, vatancılık, bölgecilik, maneviyatçılık gibi duygularını okşayacak veya köreltecek akımlar türettiler. Empoze etmeye uğraştıkları Batılı yaşam tarzı ile, genç nesillerin temiz tabiatını ifsat ettiler, gençleri iğrenç bir yaşam biçimine hayran bıraktılar, kadınları yoldan çıkardılar, küçüklere sevgi, büyüklere saygı gibi değerler altüst oldu. İslâmî topraklar üzerindeki muazzam servetlere rağmen, Müslüman halkları sefalet içerisinde bıraktılar, varlık içinde yokluk yaşattılar, ne var ne yok Batılı Sömürgeci Kâfirlere peşkeş çektiler… Bütün bunlar ve daha fazlası, sayısız belde üzerinde her geçen gün artan şiddette ve her geçen gün çeşitlenen ve iğrençleşen üsluplarla bugün de devam etmektedir.

Şüphesiz ki Allah her şeye şahittir ve bu Ümmet içerisinde İslâm’a hakkıyla davet eden, İslâm’ın maruf (iyilik) olarak gördüğüne çağırıp münker (kötülük) olarak gördüğünden uzaklaştıran bir kitlenin her çağda bulunacağını vaat etmiştir.

Rabbine karşı muhlis, Rasulüne sadık, Kitabına bağlı ve Ümmetine vefakâr, iman edip salih ameller işleyen böylesi kitlelerin liderliği sayesinde Allah Subhanehû, insanlar için çıkartılmış bu en hayırlı Ümmet’i kendilerinden öncekileri yeryüzünde Halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde Halife kılacağını, onlar için Din olarak seçtiği İslâm’ı yeryüzünde mutlaka hâkim kılacağını, geçirdikleri bu korku, eziyet, sefalet ve hezimet dönemini izzetli, güvenli ve istikrarlı bir döneme çevireceğini vaat etmiştir.

İşte bu vaadin gerçekleşmesinin tek yolu Raşidî Hilâfet Devleti’nin kurulmasıdır. Allah Subhanehû, Dini’nin devlet ve toplum bazında ikamesini, korunmasını ve âleme bir nur ve hidayet olarak yayılmasını bu farzın yerine getirilmesine bağlamıştır. Bu farzı yerine getirmek için çalışmayan herhangi bir Müslüman, ne kadar takvalı ve ihlâslı olursa olsun, bu ağır günahtan kurtulamayacaktır. Müslümanlar bir bedenin uzuvları gibidirler, o uzuvlardan herhangi bir ağrısa bütün vücut bu ağrıya ortak olur. Bugün Müslümanların ağrımayan uzvu, kanamayan organı kalmamışken, namaz kılarak, oruç tutarak, hacca giderek, içkiden, faizden uzak kalarak Dini yaşadığını zannedenler, bu acılara ve elemlere seyirci kalanlar, Allah Subhanehû katında nasıl bir hesap verecekler?

İşgal edilen her karış toprak parçasından, sömürülen her kuruştan, hortumlanan her litre petrolden, kirletilen her iffetli kadından, katledilen her çocuktan, bu eziyetler için dökülen her damla gözyaşından ve aklımıza gelen-gelmeyen, küçük-büyük her şeyden sorumluyuz. Hiç kimse böyle bir sorumluluk olmadığını, elimizden bir şey gelmediğini iddia edemez. Allah hiçbir nefse kaldıramayacağı bir günah yükü yüklemez.

Bütün bunlara son vermek, yalnızca Hilâfet’i kurmakla mümkün iken bu uğurda çalışmayan herkes bundan sorumludur. Çünkü Hilâfet’i kurmak için çalışmak mükellef her Müslüman’ın gücü dâhilindedir.

Allah’a iman edip salih ameller işleyen, bu büyük sorumluluktan ve günahtan kurtulmayı arzulayan tüm Müslümanları, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği Nübüvvet Minhacı üzere Raşidî Hilâfet Devleti’ni kurmak için bizimle birlikte çalışmaya çağırıyoruz.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ

Ey iman edenler! Allah ve Rasulü sizi, size hayat verene çağırdığında icabet edin. (el-Enfal 24)




Sipariş etmek için:

0 312 229 77 91
Yorumlar