loader
​HİZB-UT TAHRİR TÜRKİYE HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI - [25 ŞUBAT 2020]

​HİZB-UT TAHRİR TÜRKİYE HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI - [25 ŞUBAT 2020]

Köklü Değişim Medya

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar, bu haftaki gündem değerlendirme toplantısında İstanbul Sözleşmesi, “Siyasal İslâm” tartışmaları, Batı’da yaşanan Müslümanlara yönelik terörist saldırıları ve 28 Şubat zulmünü konu edindi.

İstanbul Sözleşmesi hakkında siyasilerin açıklamaları üzerinden benzeri sözleşme ve yasaların aileye yönelik saldırılarını konu edinen Mahmut Kar, “96 yıl önce tatbik edilmeye başlanan laik demokratik bu kapitalist düzenin sistemin hiçbir rengi ümmetin geniyle uyuşmamaktadır. O gün en büyük kalemizi Hilafetimizi yıkan ve fasit düzeni halka dikte eden Batı, bugün son kalemiz ailemizi zayıflatmak ve parçalamak için elinden geleni yapmaktadır.” şeklinde konuştu.

Ardından “siyasal İslâm” tartışmalarına değinen Kar, “İslâm’ın; siyasalı, demokratı, ılımlısı, sosyalisti ya da başka bir hâli yoktur!” dedi.

Avrupa’da Müslümanlara yönelik olarak yaşanan saldırıları da gündemine alan Mahmut Kar, Batı’nın “İslâmi terörizm” propagandasına karşı suçluluk psikolojisinde savunma yapan yöneticiler, Müslümanlara karşı saldırı olunca terörün dili, dini, ırkı yoktur diyerek zayıf ve pısırık açıklamalar ile göz boyuyorlar.” dedi ve yöneticilere şöyle seslendi:

“Ey yöneticiler! Terörün dini, kaynağı yok değil, var. Terörün dini Batı’dır, kapitalizmdir. Terörün vitrini ise demokrasidir. Düşmanı ise İslâm ve Müslümanlardır. Bu sebeple İslâm’a düşman Batı ile dostluk ve müttefiklik Müslümanlara ihanettir.”

İslâm düşmanlığının sadece yabancılardan gelmediğini ifade eden Mahmut Kar, Türkiye’de yaşanan 28 Şubat zulmünün yıldönümünde İslâmi hassasiyetlerinden dolayı yıllardır cezaevinde tutulan Müslümanlara ve Hizb-ut Tahrir’e yönelik olarak yapılan yargı zulmüne dikkatleri çekti.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar tarafından yapılan Haftalık Değerlendirme Toplantısının tam metnini yayınlıyoruz:

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

Öncelikle İran’da meydana gelen ve Van’ın Başkale ilçesinde hissedilen depremde vefat eden kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yaralı olarak kurtulanlara şifalar diliyorum. Depremde evleri zarar gören halkın ihtiyaçlarının giderilmesi, hayvanları telef olan kardeşlerimizin zararlarının karşılanması için yetkililerin gerekenleri yapmaları gerektiğini özellikle hatırlatıyorum. Rabbimiz bu tür afet ve felaketlerden bizleri muhafaza eylesin, zorluk ve sıkıntıları sabırla karşılama dirayetini nasip etsin inşallah…

Bu hafta toplantımıza, son dönemde kamuoyunun gündeminde ciddi anlamda yer alan İstanbul Sözleşmesi ve Aileyi yıkan yasalar ile başlamak istiyorum. Tabi ki bu kamuoyunun oluşması çok sevindirici ve umut verici bir durum. Çünkü buradan görüyoruz ki Müslümanlar önemli meselelere karşı hislerini kaybetmemişler, duyguları ölmemiş, duyarlılık gösteriyorlar. Hizb-ut Tahrir Türkiye’nin başlattığı “Aile Kampanyası”nın bu kamuoyunun oluşmasa önemli derecede katkı sağladığını da özellikle ifade etmeliyim. Bununla beraber tabi; üzülerek ifade etmeliyim ki siyasi partiler ve yöneticiler halkın bu duyarlılığına kör ve sağır kalmaya devam ediyorlar. Bilmeyerek değil bilerek ve kasten en önemli müessese olan aileyi çıkardıkları yasa ve kanunlar ile imzaladıkları sözleşmeler ile tahrip etmeye, dağıtmaya ve yıkmaya çalışıyorlar. İstanbul Sözleşmesi’ne ve bu sözleşmenin uygulaması için hazırlanan yasa ve kanunlara bağlı kalmaya devam edeceklerini söylüyorlar. 6284 sayılı kanun başta olmak üzere yürürlüğe konulan diğer yıkıcı yasa ve kanunların çocukları babasız, eşleri kocasız bıraktığını gördükleri halde bunu yapıyorlar. Ağustos 2014’te ülkemizde resmen yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanun sebebiyle sekiz bine yakın baba erken evlendiği gerekçesiyle tecavüzcü damgası vurularak hapse atıldı. Son beş yılda 2 milyonun üzerinde erkek kadının beyanı esas alınarak evinden uzaklaştırılmıştır.

Bu arada Kıymetli Müslümanlar! Mesele sadece İstanbul Sözleşmesi meselesi de değil. Çünkü bu sözleşmeden çok daha önce 1985’te Türkiye tarafından imzalanan CEDAW ile çok önceden aileler tahrip edilmiş ve kalenin yıkılması için çalışılmış. Yani sorun sadece bugünkü iktidarın sorunu da değil, aile kurumunun yıkılmasına sebep olanlar sadece bugün iktidarda olanlar değil. Önce laik cumhuriyetçi partiler Batı’dan ithal edilen bu virüsü alıp bize bulaştırdılar. Sonra bu virüsten sizi Müslümanları kurtaracağız diye vadeden bugünkü iktidar ne yaptı biliyor musunuz? Kurtarmak bir yana virüsün ölümcül zehrini daha da artırdı. Bundan sonra iktidara gelecek siyasi partilerden bir beklentiniz de olmasın sakın. Çünkü onlar da İstanbul Sözleşmesi’ne sonun kadar sahip çıkacaklarını beyan ediyorlar. Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’nden iki gün önce yapılan açıklamayı duymuşsunuzdur. Bu partiler Allah’ın kadın ve erkeğe yüklediği annelik ve babalık rollerini yok sayan bu sözleşmelerin hedefinde İslâm’ın olduğunu bilmiyorlar mı? Bu sözleşme ve yasaların hedefinde Müslüman anne, Müslüman baba ve onların İslâm üzere yetiştirmeye çalıştığı çocuklar var. Bunu bilmiyorlar mı sanıyorsunuz?

Bu sözleşmeler Lut kavminin helak olmasına neden olan sapkınlıkları yasallaştırıp teşvik ediyorlar. Bu tür sapkınlıkları teşvik edenler bu sözleşme ve kanunlara dayanarak dernek kurup faaliyetler yapıyorlar. Bu sapkın akımların 2003’te Onur Yürüyüşü adıyla gerçekleştirdikleri eyleme sadece 50 kişi katılmıştı. 2014’te yaptıkları yürüyüşe ise 50 bin kişi katıldı. Bu nasıl büyük bir tehlike kıymetli Müslümanlar düşünebiliyor musunuz? Siz bu tehlikenin boyutunu yöneticilerin görmediğini mi zannediyorsunuz? Bu yöneticiler ekonomiden siyasete, adaletten eğitime, birçok konuda yüzlerce binlerce kanun ve yasada değişiklik yaptılar. Her yasal kanuni düzenlemede biz bu değişikliği halkın menfaati ve maslahatı için yapıyoruz yalanını söylediler. Türkiye kamuoyunda aylardır “İstanbul Sözleşmesi ve Aileyi yıkan kanunlar” gündemi konuşuluyor. Mağdur 8 bin aileden bahsediliyor, babasız kalan 16 bin çocuk ağlıyor. Her yıl 500 bin erkeğe uzaklaştırma kararı çıkarılıyor. Babalar sokak ortasında arabalarda yaşamak zorunda kalıyor. Ama yöneticiler, Sayın Cumhurbaşkanı “Bu sözleşme nas değildir, değiştirilebilir” deyip kenara çekiliyor. İçişleri Bakanı ABD’nin eşcinselliği ve feminizmi savunan derneklere 22 milyon dolar fon aktardığını itiraf ediyor ama buna engel olunmuyor.

Tüm bunlara rağmen ciddi ve somut hiçbir adım atılmıyor. Bırakın adım atmayı bu kanunun uygulanmasını güçlendirmek için komisyonlar kuruluyor ve atamalar yapılıyor. Hükümet, üstelik kurduğu bu komisyonların sözcülerinin ağzıyla sözleşmeyi uygulama konusunda ne kadar istekli ve hevesli olduklarını gösteriyor. Komisyonun başındaki kişiler “birkaç maddenin bağlamından koparıldığını düşünüyorum” diyerek meseleyi basitleştirmeye çalışıyor. Eski Aileden sorumlu devlet bakanı İstanbul Sözleşmesine karşı oluşan bu kamuoyunun arka planında acaba ne var diye sorguluyor. Birde bunlar bu tür sözleşme ve kanunların toplumun talepleri üzerine yapıldığını iddia edecek kadar pişkin olabiliyorlar. Tepkilere kulak tıkayarak, ailelerin feryatlarını umursamadan, dahası Batının telkinlerine boyun bükerek bunu yapıyorlar.

Kıymetli Müslümanlar! Peki ya Sivil Toplum örgütlerinin, cemaatlerin ve ümmete öncülük etmesi gereken âlimlerimizin tepkisi nasıl olmalı? Şunu biliyoruz ki; Batıdan ithal edilmiş hiçbir proje, bizim örfümüze, bizim değerimize, bizim kültürümüze uygun değildir. Bizim örfümüz, bizim değerlerimiz ve kültürümüz İslâm’dır, İslâm’a uymayan hiçbir değer, örf ve kültür bizden değildir. 96 yıl önce tatbik edilmeye başlanan laik demokratik bu kapitalist düzenin sistemin hiçbir rengi ümmetin geniyle uyuşmamaktadır. O gün en büyük kalemizi Hilafetimizi yıkan ve fasit düzeni halka dikte eden Batı, bugün son kalemiz ailemizi zayıflatmak ve parçalamak için elinden geleni yapmaktadır. Biz de Hizb-ut Tahrir olarak; bu fasit laik düzene ve onun üzerine bina edilerek ümmete dikte ettirilen İstanbul sözleşmesine karşı olduğumuzu yineliyoruz. Bizim gibi İstanbul sözleşmesine karşı olan, aileyi yıkan yasalar yok sayılsın diyen tüm Müslümanlara tüm kitlelere bu duyarlılıkları sebebiyle teşekkür ediyor Allah razı olsun diyoruz. Ve aynı zamanda diyoruz ki sadece İstanbul sözleşmesi değil Batı’dan ithal edilen tüm kanun ve yasalar iptal edilsin! Buna çağrı yapıyoruz. Tüm Müslümanları gayri İslâmi düzen yerine İslâmi düzeni hâkim kılmak için mücadele etmeye ve çalışmaya da davet ediyoruz. Son olarak bu toplantımızdan hemen sonra başlayacak olan #AliyiNesliToplumuKoru başlıklı Twitter kampanyasına katılmaya sizleri davet ediyoruz.

İSLÂM’IN; SİYASALI, DEMOKRATI, ILIMLISI, SOSYALİSTİ YA DA BAŞKA BİR HÂLİ YOKTUR!

Son günlerin konuşulan gündemlerinden biri de Siyasal İslâm! Bitti mi bitmedi mi bu konuşuluyor? 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Karar Gazetesi’ne vermiş olduğu bir röportajda Siyasal İslâm’ın tüm dünyada çöktüğünü belirtti. Abdullah Gül’ün Siyasal İslâm’dan kastı ne peki? Dindar siyasetçilerin yönetime geldiği demokratik sistem içerisinde, laik normlara bağlı kalınarak demokratik ve özgürlükçü yönetimler oluşturabilmek. Onun siyasal İslâm dediği şey bu… Nitekim bunu kendilerinin ilk dönemde başardıklarını, bu başarılarının Tüm İslâm dünyasına ve hatta bazı İslâmi hareketlere ilham kaynağı olduğunu da itiraf etti.Ancak bu çok sürdürülememiş Ak Parti’nin son dönemlerinde çöküntü yaşamış Gül’e göre...

Bir zamanlar kendisiyle yol arkadaşlığı yapan Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu Abdullah Gül’ün bu sözlerini eleştirdi. “Biz niye Trump’a Siyasal Hristiyan, Netanyahu’ya Siyasal Yahudi demiyoruz da, Müslüman dünyada din - siyaset ilişkisini tanımlamak gerektiğinde Siyasal İslâm diyoruz? Dedi. Ahmet Davutoğlu; Siyasal İslâm başarısız oldu demek, Sisi gibi bir darbecinin, Esed gibi bir katilin başarısını haklı çıkarır diyerek Gül’ün ifadelerini eleştirdi.

Bu tartışmanın arka planındaki siyasi amaçları analiz edeceğim bir iki cümleyle ama önce her iki siyasetçiye de iki çift sözüm var: Sayın Gül! Sizin Siyasal İslâmcılığınız bana Başbakan olduğunuz, Dışişleri bakanı olduğunuz dönemde Amerikan ordusunun Irak’a girmesine izin verecek tezkerenin meclisten geçmesi için canhıraş çalıştığınız o günleri hatırlatıyor bana. Sayın Davutoğlu unutmayın ki, siz ve eski partiniz Ak Parti’nin siyasal İslâmcı politikaları sayesinde Sisi Mısır’da darbe yaptı. Sizin Dışişleri Bakanı olduğunuz dönemde Clinton ile birlikte yürüttüğünüz Suriye siyaseti sebebiyle Esed Suriye halkını katletti. Şimdi de Ak Parti iktidarının Rusya ile birlikte yürüttüğü siyaset sebebiyle aynı Esed katliamlarına devam ediyor.

Gelgelelim Siyasal İslâm tartışmasının siyasi arka planına… Biliyoruz ki Abdullah Gül bu açıklamasıyla, Ak Parti ve Erdoğan sonrası süreçte İslâmi kimliği sebebiyle kendisine sıcak bakmayacak laik kesimlere hitap ediyor ve onların desteğini almak için ben artık Siyasal İslâm’ı savunmuyorum diyor. Ahmet Davutoğlu ise Gül’ün sözlerini eleştirerek İslâmi beklentisi olan Ak Parti içerisindeki Müslümanların desteğini almayı amaçlıyor. Peki, gerçekte “Siyasal İslâm” kavramı nedir? Neyi ifade ediyor? Müslümanların demokratik nizam altında yaşayabileceklerini ve yönetime gelerek İslâm ile demokrasiyi mezcedebileceklerini ifade etmek için sömürgecilerin ortaya attığı bir kavramdır Siyasal İslâm...

İslâm zatı ile zaten siyasi bir dindir. İslâm’ın siyasi bir din olması demek; hayatın tüm alanlarını kuşatan eksiksiz bir düzen ve nizam getirmiş olmasıdır. İslâm bu düzen ve nizamı İslâmi bir otoriteyle yani Hilafet Devleti eliyle tatbik etmektedir. Dolayısıyla İslâm’ın; siyasalı, demokratı, ılımlısı, sosyalisti ya da başka bir hali yoktur. İslâm,  Allah Subhanehu ve Teâla’nın inananlara tertemiz bir hitabıdır ve kıyamete kadar da bakidir. Diğerleri ise insan aklından çıkan şeytan işi köhne düzen ve sistemlerdir. Kalıcılıkları yoktur, yerleri tarihin pis çöplüğüdür.

TERÖRÜN DİNİ BATIDIR, KAPİTALİZMDİR, VİTRİNİ İSE DEMOKRASİDİR

İslâm’a ve Müslümanlara saldırılar dünyanın dört bir yanında artarak devam ediyor. Geçen hafta bir terörist Almanya’nın Hanau kentinde iki kafeye düzenlediği silahlı saldırıda 5’i Türk vatandaşı olmak üzere 9 kişiyi vahşice katletti. Irkçı terörist İslâm’a olan düşmanlığını arkasında bıraktığı mektupta dile getirdi. Daha sonra İngiltere’de başka bir İslâm düşmanı camiye girip, namaz kılan 70 yaşındaki müezzine saldırdı ve yaraladı. Saldırıdan sadece iki gün önce Almanya’nın altı eyaletinde yapılan baskınlarda biri polis 12 şüpheli gözaltına alınmıştı. Bu baskınlar ile saldırgan teröristlerin ülkenin değişik kentlerinde camileri basıp, katliam yapmak istedikleri ortaya çıktı.

Kıymetli Müslümanlar! Müslümanların bedenleri ya işgalcilerin ve işbirlikçi zalim yönetimlerin bombalarıyla parçalanıyor. Suriye, Irak, Afganistan, Filistin ve diğer beldeler de… Ya da Avrupa ülkelerinde ırkçı İslâm düşmanlarının saldırılarına maruz kalıyor Müslümanlar… Danimarka’da, Yeni Zelanda’da, İngiltere ve Almanya’da…

Alman İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığı bilgilere göre sadece Almanya’da 2019 yılında Müslümanlara yönelik toplam 184 saldırı kayıt altına alınmış. Diğer AB ülkeleriyle birlikte bu sayı neredeyse 1000’i buluyor. İşte Halifesi olmayan Müslümanların hali bu kıymetli Müslümanlar! Kalkanı, koruması, devleti olmayan Müslümanların acıklı hali maalesef bu... Toprakları sömürülen, ırzına, namusuna saldırılan, şehirleri yerle bir edilen, yaşama hakkı tanınmayan Ümmet-i Muhammed’in sahipsiz hali bu.

Batı’nın “İslâmi terörizm” propagandasına karşı suçluluk psikolojisinde savunma yapan yöneticiler, Müslümanlara karşı saldırı olunca terörün dili, dini, ırkı yoktur diyerek zayıf ve pısırık açıklamalar ile göz boyuyorlar. Ey yöneticiler terörün dini, kaynağı yok değil var. Terörün dini Batıdır, Kapitalizmdir. Terörün vitrini ise demokrasidir. Düşmanı ise İslâm ve Müslümanlardır. Bu sebeple İslâm’a düşman Batı ile dostluk ve müttefiklik Müslümanlara ihanettir.

MAZLUM MÜSLÜMANLAR İÇİN 28 ŞUBAT DEVAM EDİYOR

İslâm düşmanlığı sadece yabancılardan gelmiyor, yerlilerde de var bu düşmanlık. Batı’dan emanet olarak aldıkları görev bu İslâm ve Müslüman düşmanlığı… Evet, 28 Şubat 2020’ye üç gün var. “Bin yıl sürecek” denilmişti, 28 Şubat post-modern darbesi Müslümanların başına balyoz gibi inmişti. Darbenin üzerinden yirmi iki yıl geçti, etkisi, tesiri bitti mi bitmedi. Bugün hâlâ neden cezaevinde olduğunu bilmeyen Müslümanlar var. Korkudan kapakları açılmayan üzeri tozlanmış hukuksuz 28 Şubat yargı dosyaları var. Bugün açılmıyor ama bir gün mutlaka açılacak.

28 Şubat’ta zulüm bitmedi; Müslümanlar Kemalist darbecilerden çekmediğini paralel yargıdan çektiler. İftiralar, kumpaslar, karalamalar ve düşman ceza hukukuna göre yürütülen haksız yargılamalarda binlerce Müslüman mağdur edildi. Bu kadar mağduriyet ve zulümden sonra yargının zalimliği, adaletsizliği görüldü, görüldü de kim için? Mazlum Müslümanlar için mi yok? Müslümanlar, “Ha, şimdi bitti” diye umutlandılar ama yine olmadı. Müebbet hapisle cezaevlerine konmuş, mahkûm olmuş Ergenekon ve Balyoz sanıklarının tamamı kısa süre içinde beraat ettirilip yüksek tazminatlar ile ödüllendirildiler. Ama hakkında Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararı olan Hizb-ut Tahrir üyeleri hala zindanlarda. En üst mahkeme olan Anayasa Mahkemesi, Hizb-ut Tahrir terör örgütü kapsamında tutulamaz, mensupları terör örgütü üyesi olarak yargılanamaz, suçlanamaz dediği halde hala kardeşlerimiz cezaevinde. Nihat, Nurettin, Sena, Murat, Ali Rıza, Hacı Ahmet ve Ömer hala mahpus.

İstanbul 12. Ağır Ceza, Bursa 2. Ağır Ceza ve Konya 4. Ağır Ceza Mahkemeleri AYM kararına rağmen yeniden yargılama taleplerini reddediyorlar. Açıkça kanuna, yasaya ve verilen hak ihlali kararlarına rağmen bunu yapıyorlar. Hizb-ut Tahrir mensuplarına yönelik bu yargı zulmünün bir an önce tamamen sonlandırılmasını, tutuklu bulunan kardeşlerimizin serbest bırakılmanı tekrar yeniliyoruz. Bu temenni ve düşüncelerle sizleri Allah’a emanet ediyorum.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

SON HABERLER