18 Kasim 2017 - 29 Safer 1439
138 Sayı Nisan 2016
Ön Kapak Arka Kapak Takdim PDF Dergi
İslâm’a Göre Meşru Yönetim/Nübüvvet Metodu Üzere Râşidî Hilâfet
138. Sayı | Abdurrahim Şen | İslâm’a Göre Meşru Yönetim/Nübüvvet Metodu Üzere Râşidî Hilâfet

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ

3 Mart 1924’te kaldırıldığı günden bugüne bir devlet ve yönetim sistemi olarak Hilâfet, Müslümanların hayatlarından uzaklaştırıldığı gibi zihinlerinden de uzaklaştırıldı. Geride bıraktığımız doksan küsur yıllık süreçte Batılı fikirlerin saldırıları sonucunda ve Batılı yönetim sistemlerinin gölgesinde yaşıyor olmaları nedeniyle Müslüman toplumlar, demokrasinin dışında bir yönetim sistemi tasavvur edemez oldular.

Doksanlı yılların başında ‘Federe İslâm Devleti’ adıyla ve 2014 Haziran’ında IŞİD’in ilanıyla gündeme gelen Hilâfet,  Türkiye’de de zaman zaman Başkanlık Sistemi tartışmalarına paralel olarak gündeme gelmektedir. Ayrıca Hilâfet sitemi, İslâm dünyasında kimi düşünür, entelektüel ve akademik çevrelerde ‘Demokratik Hilâfet’ vb. çeşitli nitelemelere konu olmaktadır. Bütün bunlar Müslümanların zihninde ‘Hilâfet nedir?’, ‘Nasıl bir yönetim sistemidir?’, “İslâm’a göre yönetimin meşruiyet ölçüleri nelerdir?’, ‘IŞİD’in ilan ettiği Hilâfet meşru mudur?’ ‘Demokratik Hilâfet olur mu?’, ‘Başkanlık Sistemi Hilâfet Sistemi midir?’, ‘Nübüvvet Metodu Üzere Râşidî Hilâfet ne demektir? vb. birçok soruların oluşmasına neden olmuştur. Biz “İslâm’a Göre Meşru Yönetim/Nübüvvet Metodu Üzere Râşidî Hilâfet “ başlıklı bu tebliğimizde kamuoyunun zihninde oluşan bu sorulara cevap vermeye çalışacağız.

Gayret bizden tevfîk yüce Allah Subhanehû ve Teâlâ’dandır.

İslâm’da yönetimin meşruiyeti konusu, fıkıh literatüründe Dâr’ul-İslâm, İmamet, Hilâfet ve Bey’at başlıkları altında incelenmektedir. Fakihler meşru bir yönetim için bir takım şartlar belirlemişlerdir. Bu şartlar devletin kurulduğu toprak parçası (dâr), halifenin kendisi, bey’at akdi ve bu akdi gerçekleştirecek seçici kurulla ilgilidir.

1- Bey’atın Gerçekleştiği Belde İle İlgili Şartlar:

A. Emanın Müslümanlar tarafından sağlanıyor olması. Yani beldenin hiçbir yabancı gücün nüfuzu altında olmayıp, yönetimin tamamen Müslümanların elinde olması.

B. İslâm şeriatının tatbik edilmesi.

İslâm mezheplerinin konuyla ilgili serdettiği görüşlerin hepsini burada zikredecek değiliz. Ancak Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in önderliğinde, ilk İslâm devletinin kurulması sırasında öne çıkan pratik deliller üzerinden meseleyi değerlendirmeyi daha uygun görüyoruz.

İkinci Akabe’de Ensar’la görüşmesi sırasında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “Rabbim için sizden istediğim O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanız ve O’na ibadet etmenizdir. Kendim ve Ashabım için isteğime gelince; kendinizi savunduğunuz ve koruduğunuz şeylerden, bizleri de savunup korumanızdır.” sözleri İslâmî bir yönetimin meşruiyeti için gerekli olan egemenlik ve güvenlik unsuruna işaret etmektedir. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in burada, Rabbi için istediği, O’na hiçbir şeyin ortak koşulmaması ve yalnız O’na ibadet edilmesi, Şer’î siyasi terminolojide ”egemenlik” unsurunun bölünmez bir şekilde Allah’ın şeriatına ait olmasını ifade eder. Savunma ve koruma talebi ise, bu siyasal toplumun güvenliğinin, o coğrafyada bizzat bu onu benimsemiş yerli unsurlar tarafından sağlanması gerektiğine işaret etmektedir.

Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu talebi karşısında Ensar’ın cevabı şu şekilde olmuştur. “Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin olsun ki, kendimizi ve aile efradımızı koruyup kolladığımız şeylerden seni de koruyacağız. Vallahi biz savaşmasını iyi bilen kimseleriz. Bu bize atalarımızdan miras kalmıştır.” Görüldüğü gibi Ensar, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği dini hak din olarak kabul ediyor ve ona koruma güvencesi veriyor.

İbn Hişam’ın naklettiğine göre Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medineli Müslümanlardan önce otuza yakın kabile ile görüşme yapmış lakin bu taleplerinin karşılanmamasından dolayı onların beldesine hicret etmeyi düşünmemiştir. Örneğin, Beni Şeyban kabilesiyle yaptığı görüşmede dinini koruyup kollamak konusunda tam bir eman veremeyeceklerini anladığında görüşmeyi sonlandırmıştı. Toprakları, bir taraftan Arap yarımadası diğer taraftan Fars İmparatorluğuna komşu olan Beni Şeyban Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e, Arap Yarımadası taraflarında bulunan topraklarında koruyabilecekleri, ancak -daha önceden aralarında anlaşma bulunduğu ve anlaşmayı bozamayacakları gerekçesiyle- Fars imparatorluğuna komşu olan topraklarında kendisini koruyamayacaklarını söylediklerinde Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Şüphesiz, her tarafını emin kılmaya gücü yetmeyen kimseler Allah’ın dinine yardım edemezler. buyurarak onların tekliflerini reddetmişti. Bu örnekten de anlaşıldığı gibi, devletin ikame edilmesi aşamasında son derece önemli stratejik adımlarını atarken Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem eman ve korumanın olmadığı hiçbir yurda hicret etmeyi düşünmüyordu. 

Ancak benzer bir talep karşısında Ensar’ın bu güvenceyi verdiğini görüyoruz. Hâlbuki onların da gerek Medine içinde gerek çevreleyen yerleşkelerde yaşayan Yahudilerle sözleşmeleri vardı. Lakin Ensar bu sözleşmelerin tümünü feshedebilecekleri sözünü vermişti. Hatta bizzat kendi ifadeleriyle “Siyahı ve beyazı ile bütün insanlarla savaşmayı göze almak üzere…” bey’at ettiler. Bu sözler Medine’nin, bir İslâm Devleti kurulması için gerekli emana sahip olduğunu göstermektedir.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Ebu Bekir RadiyAllahu Anh Medine’ye girdiklerinde onları Ensar’dan yaklaşık beş yüz kişi karşıladı. Ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ilk sözleri şu oldu: ”Emin ve itaat olunmuş olarak hareket edin.” Bu cümledeki, “Emin olarak hareket edin.” sözü Medine’nin eman kriterine sahip bir yurt olduğunu ve bu emanın beldenin bizatihi yerli unsurlarına dayandığını teyid etmektedir. ”İtaat olunmuş olarak hareket edin.” sözü ise beldenin yerli unsurlarının Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şahsında İslâm’ın siyasal iktidarına bağlılıklarını ifade etmektedir. İşte bu iki şart; eman ve ahkâmın tatbiki, Medine’de yerine geldiği için Medine İslâm’ın dâr’ı/devleti, Dâru’l-İslâm olmuştur.

Ayrıca Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Ashabına hicret emri verirken söylediği “Allah Azze ve Celle size kardeşler ve güvende olacağınız bir dâr verdi.” sözü O’nun, İslâm Devleti’nin bekasını ve güvenliğini sağlayabilecek niteliğe sahip olduğu sürece tamamlanmadan Medine’ye hicret etmediğini göstermektedir.

2- Bey’at Edilen Şahısla İlgili Şartlar:

Bunlar: Müslüman ve erkek olmak, akıllı, baliğ, adil, hür ve Hilâfet görevini deruhte edebilecek dirayete sahip olmak.

3- Halifeyi Seçecek Kişilerle İlgili Şartlar

Müslüman ve adil olmak, siyaset ve devlet yönetiminden anlamak gibi bazı şartlar aransa da bu kimseler açısından esas önemli olan toplumu şu ya da bu şekilde temsil etme konumunda olmalarıdır.

İslâm, halifeyi belirleme yetkisini ne bir sınıfa ne bir cemaate ne de seçkin bir topluluğa değil ümmete vermiştir. “Kim bey’atsız ölürse cahiliye ölümüyle ölür.” mealindeki hadis Müslümanların tümünü bey’at sözleşmesinin tarafı haline getirmektedir. Lakin bu, fert fert her bir Müslümanın gerçekleştirmek zorunda olduğu bir farz değildir. Bu, onlar için hak, lakin zorunluluk değildir. Çünkü bey’at aynî değil, kifâî bir farzdır. Müslümanlardan bir kısmının gerçekleştirmesiyle diğerlerinden sorumluluk düşer. Bundan dolayı Müslümanları temsil niteliğine sahip kimselerin (İslâm hukuk literatüründe ehli hal ve’l akd olarak bilinen seçici kurulun) seçimi ile bey’at akdi gerçekleşmiş olur. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in II. Akabe Bey’atı’nda, Ensar’a “İçinizden on iki delege seçiniz.” ve delegelere “Siz, kavminizin kefillerisiniz…” buyurması bey’atın, halkın seçtiği temsilciler aracılığıyla da gerçekleşebileceğinin delili olmaktadır.

Bu değerlendirmeler ışığında IŞİD’in ilan ettiği Hilâfet’in meşru olmama gerekçelerini şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Eman yok.

IŞİD’in ne Suriye ne de Irak’ta, yerli unsurlara dayanan bir otoritesinin olmadığı görülmektedir. Halife iddiasıyla bey’at çağrısında bulunan kişi, ilan ettiği devletin sokaklarında güven içinde dolaşmaktan acizdir. Hatta bey’at etmek için kendisine gelen insanları karşılayamayacak kadar eman yoksunudur. Hâlbuki Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine’de devlet ikame ettikten sonra elçiler gönderiyor, elçiler karşılıyor, çarşı pazar dolaşıyor, insanların davalarına bakıyor kısaca toplum içinde onlarla birlikte yaşıyor ve işlerini siyaset ediyordu. Bundan dolayı IŞİD’in Hilâfet’i gerçeklikten uzak, zaman zaman toplum içinde, kendilerini tatmin için mehdilik iddiasında bulunan kimselerden farksızdır.

2. Bey’at Akdinin Tarafları Yok

Hilâfet Devleti’nde bey’at, bir grubun kendi içinde liderlerine yaptığı bey’at değildir. Böyle bir şahsa bey’at verenlerin Hilâfet Devleti’nin ilan edildiği bölgede yaşayan Müslümanları temsil niteliğine sahip olmaları gerekir. Bey’at akdinin aslî tarafı olan Müslüman halkı temsil etme konumunda olmayan insanların vermiş olduğu bey’at batıldır. Bu, sahibi olmadığınız halde bir malı başkasına hibe etmenize benzer. Nasıl bir kişi, mülkiyetine sahip olmadığı malı satma, bağışlama veya hibe etme hakkına sahip değilse, şeriatın ümmetin mülkiyetine verdiği seçme hakkını kendi mülkiyetindeymiş gibi görüp tasarrufta da bulunamaz. Bulunursa da bu tasarrufun meşruiyeti olmaz.

Bunun delili Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bey’atı, o güne kadar kendisine tabi olan Muhacir topluluğundan değil, Ensar topluluğundan almış olmasıdır. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem “İçinizden –toplumunuza kefil olmak üzere- on iki kişi çıkartın.” derken bunu Ensar’a söylüyordu. Zira İslâm’ın dârının merkezi onların toprakları olacaktı. Medine halkının kefillerisiniz.” buyurduğu kimseler gerçek manada Medine halkını temsil etme potansiyeli olan kimselerdi. Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine’ye vardığında onları Ensar’dan beş yüz kişilik bir topluluğun karşılaması bunu teyit etmektedir.

Hilâfet ilanında bulunan şahsa bey’at edenler ise, bırakın toplumu temsil etmelerini, toplum tarafından ismi, cismi bilinmeyen kimselerdir. Bundan dolayı bu kimselerin yaptığı bey’at şer’an batıldır. Batıl olan akit nâfiz/geçerliliği olmayan akit hükmündedir. Hilâfet seçim ve karşılıklı rızaya dayalı bir akittir. Buna bey’at denilmesinin nedeni, yönetici ve yönetilen taraflar arasında -alma ve satma işleminde olduğu gibi- karşılıklı rıza ile gerçekleşen bir sözleşmeyi içeriyor olmasıdır. Gizli, saklı, nerede ve kimler tarafından gerçekleştiği meçhul olan sözde bey’at akdi ile kurulduğu iddia edilen Hilâfet’in hiçbir meşruiyeti yoktur. Esasında IŞİD, sözde Hilâfet ilanı öncesinde nasıl silahlı bir örgüt ise bugün de silahlı bir örgüttür, bir devlet, asla değildir.

Bu durum, bey’at kavramının içerdiği ıstılahî anlamların birbirine karıştırılmasından kaynaklanmaktadır. Literatürde, muayyen bir iş için bir lidere bağlılık yemini anlamına gelen Rıdvan bey’atıyla, din ile dünyayı idare etmek için kurulan hükümet sözleşmesi anlamındaki bey’at birbirine karıştırılmaktadır. Tekrar etmek istiyoruz. Bey’at, her hangi bir cemaat ya da topluluğa intisab etmek ya da cihad etmek için bir lidere bağlanmak veya sadece İslâm’ın ceza hukukuna dair hükümlerini tatbik etmesi için bir “emirliğe” bey’at etmek değildir.

Demokratik Hilâfet ve Başkanlık Sistemi

Bu konu ile ilgili birkaç kelam etmek istiyorum; öncelikle yönetim sistemleri birbirlerine benzerlikleri üzerinden değerlendirilemez. Her mantarın birbirine benzer yönleri vardır. Lakin aralarındaki bazı farklılıklar ölümcül olabilir.  Sadece başkanı halkın seçmesinden ötürü Hilâfet sistemine benzetilemez. Geçen yüzyılın başında “şura” gibi benzerlikleriyle Parlamenter Sistem Müslümanlara pazarlamıştı. Şimdi de Başkanlık Sistemi Hilâfet’le benzerliği kurularak pazarlanıyor. Yine egemenlik meselesi dikkatlerden kaçırılıyor. Hâlbuki “meşruiyet” tartışmalarının ekseninde döndüğü kavram seçim değil “egemenlik” kavramıdır.

İslâm hukuk literatüründe Halife âmme adına velayet görevini yürüten kişidir. Ümmet asıl, halife vekildir. Halifeyi seçerek siyasal iktidarına onay verecek ümmettir. Yani gerçekte otorite ümmete aittir. Ancak otoritenin ümmete ait olduğundan söz ederken, herhangi bir ümmete değil, İslâm ümmetine yani tamlayanı İslâm olan bir ümmete ait olduğundan söz ediyoruz. İslâm ümmeti, milletin olduğuna inanılan sözde egemenlik hakkını kullanmak üzere değil, şer’î hükümleri uygulamak üzere kendisine vekâlet etmesi için halifeye bu görevi vermektedir.

Sonuç olarak, İslâm hukukunda akitler hem rükünler açısından hem de konuları açısından değerlendirilir. Rükünleri yerine getirilmemiş bir akit batıl olduğu gibi konusu batıl olan akit de esastan batıldır. Bir hükümet sözleşmesi niteliğindeki bey’at akdinin tarafları ümmet ve halife adayıdır. Taraflardan birinin, hükümet sözleşmesinde asıl taraf olan ümmet iradesini baypas ederek ilan ettiği Hilâfet’in meşruiyeti olmadığı gibi, konusu, Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün Sünneti olmayan, yani şeriatla yönetmek üzere yapılmayan bey’at/seçim sözleşmeleri de esastan batıldır. Bir içki satım akdinde, akdin konusu olan içkinin haram olmasından dolayı akdin meşruiyetinin olmaması gibi… Bundan dolayı egemenliğin millete verildiği siyasal sistemi ifade eden demokrasi ile egemenliği şeriata veren Hilâfet sisteminin kombinasyonu olan Demokratik Hilâfet ve Başkanlık Sistemi, zıtların bir araya getirilmesi çabasından başka bir şey değildir. Bir zihin konforunun ötesinde pratikte ilmi değeri olmayan fantastik bir düşüncedir.

Nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet sisteminde egemenlik hiçbir zümrenin, ulusal ya da global şirket lobilerinin, enerji trollerinin, silah tüccarlarının, burjuvanın kısaca herhangi bir çıkar grubunun üzerinde vesayet oluşturabileceği aciz, zayıf, değişken insana değil, hiçbir çıkar grubu ve lobinin, üzerinde vesayet kuramayacağı Malikelmülk olan Allah’ın şeriatına aittir.

Nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet, toplumun iradesini temsil ettikleri tartışmasız olan Ensar ve Muhacirinin ileri gelenleri tarafından seçildikten sonra üç gün mescidin kapısına dikilip “İçinizde bu işten hoşlanmayan var mı? Hemen biat halkasını boynumdan çıkarayım!” diyerek toplumun tercihinden emin olmak isteyen Hz. Ebu Bekir RadiyAllahu Anh gibilerinin yönettiği Hilâfet’tir.

Nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet Hz. Osman’ın şehid edilmesinin ardından ısrarla halife olması istendiğinde onlara mescidin yolunu gösteren ve mescitte “Ey İnsanlar! Bu iş sizin bileceğiniz bir iştir. Hiç kimse size rağmen bu işte karar verme hakkına sahip değildir. Sizler gerçekten beni seçmek istiyorsanız hilâfet makamını kabul ederim. Yoksa bunun başka bir yolu yoktur.” diyen Hz. Ali RadiyAllahu Anh gibilerinin yönettiği Hilâfet’tir.

Nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet, babasını evladına infaz ettiren değil,  kucağındaki torununu sevdiği ve öptüğü bir sırada, “Ya Ömer! Sen çocukları sever misin? Vallahi benim on tane torunum var, daha bugüne kadar birisini kucağıma alıp sevmedim.” diyen vali adayının “Allah senden merhameti almış, çocukları sevmeyen halkı hiç sevemez.” diyerek oracıkta valilik kararnamesini, imzalamadan yırtan Hz. Ömer RadiyAllahu Anh gibilerinin yönettiği Hilâfet’tir.

Nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet, askeri ve bürokratik vesayeti kaldırırken Allah’ın ve Müslüman olan bu halkın iradesi üzerinde bir vesayet aracı olarak demokrasiyi vazgeçilmez kılan; ekonomiden, dış politikaya, güvenlikten stratejik alanlara kadar ümmet otoritesini, sömürgeci devletlerin kendi otoritelerini tesis etmek için icat ettikleri küresel kuruluşların nüfuzu altına sokan Demokratik Başkanlık Sistemi değildir.

Nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet, tıkanmış parlamenter sistemin yedeği olması istenen Başkanlık Sistemi değil, yabancı unsurların konusunu ilga ve taraflarını baypas ettikleri bey’at akdini yeniden bu ümmetle tazeleyecek olan Hilâfet’tir. İşte o vakit, sömürgeci devletlerin gasp ettikleri otorite/ümmet iradesi gerçek manasıyla bu toprakların yerli unsurlarına iade edilerek Dâru’l-İslâm için İslâm’ın ön gördüğü eman ve ahkâmın tatbiki sağlanacak, böylece Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği Nübüvvet Metodu Üzere Râşidî Hilâfet tüm insanlığa rahmet olarak dünya siyasi sahnesinde hak ettiği yerini alacaktır.

 

Yorumlar