18 Kasim 2017 - 29 Safer 1439
138 Sayı Nisan 2016
Ön Kapak Arka Kapak Takdim PDF Dergi
3 Mart 1924 Sonrası Müslümanların Durumu ve İkinci Hilâfet
138. Sayı | Mustafa ÖZCAN, Gazeteci Yazar | 3 Mart 1924 Sonrası Müslümanların Durumu ve İkinci Hilâfet

بِسْمِ اللَّـهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ

Es-Selamu Aleykum

Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. İnşaAllah İstanbul’da akdedilen Hilâfet Sempozyumu hayırlara vesile olur. Bana burada tevdi edilen konu “3 Mart 1924 sonrası Müslümanların Durumu ve İkinci Hilâfet” ben bunu bir tebliğ suretinde yazmıştım fakat uzun olduğu için irticalen sizlerle görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım. Allah hayırlara vesile kılsın.

Öncelikli olarak İslâm dünyası, 1400 yıllık tarihi seyr-u seferi sırasında iki tane fetret dönemi ile karşı karşıya kalıyor. Biz şimdi ikinci fetret döneminin sonundayız. Bu fetret döneminin sonu da tekrar  ‘El Hilafe Ala minhacun nübüvveh’ denildiği gibi inşaAllah bir kez daha yeniden Hilâfet ile taçlanır. Çünkü 1400 yıllık süre içerisinde birikmiş birçok problem var. Bu problemlerin hallu faslı özellikle içerisinde yaşadığımız dönemde dediğimiz gibi Müslümanların sisteminin tekrar hayata geçirilmesiyle mümkündür.

İki tane fetret döneminden bahsetmiştim. 1400 yıllık İslâm tarihi yaklaşık olarak 10 yüz yıl boyunca Müslümanların zaferleriyle taçlanmıştır. 400 yıllık iki dönemlik bir fetret döneminden bahsetmemiz mümkün. Hepimizin bildiği gibi birinci fetret haçlılarla ve Moğollarla yoluna devam eden 200 yıllık bir süreçti. Bu süreçte Kudüs kaybedilmişti. Nüreddin Zengi ve Selahattin Eyyubi nesliyle birlikte tekrar Müslümanların kayıp minaresi, kayıp şehri veya Kudüs Peygamberler şehri geri alınmıştı, istirdat edilmişti. Hepimizin bildiği gibi biz ikinci devresini yaşıyoruz bugün. Ne zaman başladı bu, 1800’lü yıllardan itibaren başladı. Fransız Devrimi ve akabinde Mısır’a yapılan Napolyon hamlesi ve Osmanlı Devleti içinde reformlarla birlikte 1808-1826 süreciyle birlikte ikinci fetret dönemi başlamıştır. İkinci fetret döneminin birinci dönemi Osmanlıların yıkılmasıyla sona ermiştir. İkinci dönemi de Osmanlı’nın yıkılmasıyla başlamıştır. Bugünlere kadar geliyor. 200 yıllık bir süreyi kapsamaktadır. Bununla ilgili Vahididdün Han’ın bir kitabı var. El-İslâm Fil Asrıl Hadis (Modern Çağda İslâm) diye. Modern Çağda İslâm kitabında bazı hadislere dayanılarak İslâm’ın yenilenmesinin 200 yıllık bir süreci kapsayacağı ifade ediliyor. Biz inşaAllah sonunda olduğumuzu umut ediyoruz.

Ama şunu söyleyelim son dönemlerde özellikle İslâm dünyasını derinden sarsan dört tane olay var. Bu olayları icmalen arz etmek istiyorum. Bunlardan bir tanesi arkadaşların da dediği gibi Osmanlı Hilâfet Devleti’nin yıkılmasıdır.  Aslında Abbasilerin yıkılmasına Nekbetü’l İslâm (İslâm’ın felaketi) diyorlardı. Osmanlıların yıkılmasına da Nekbetül Ümme (ümmetin yıkılması, felaketi) denilebilir. Biliyorsunuz Filistinlilerin bir deyimi var. “Nekbe” felaket anlamına geliyor. Gerçekten günümüzde “felaketlerin anası” Osmanlıların yıkılmasıyla başlamıştır. Konu,  Abdulkadir Muhammed El Hayr’ın Nekbetü’ml Ümmeti’l Arabiyye Bisukuti’l Hilâfeti’l Osmaniyye kitabında etraflıca ele alınmıştır. (http://www.alkutubcafe.com/book/71tlms.html)

Hepimiz biliyoruz bunu. İkinci kademede bunu pekiştiren husus “İsrail” devletinin kurulmasıydı. Zaten Osmanlı Devleti yıkılmasaydı “İsrail” devleti kurulamazdı. Üçüncüsü, maalesef ümmet içinde kutuplaşmayı ve karışıklığı artıran, enerjisini heder eden İran Devrimi’dir. Dördüncüsü Amerikan müdahaleleridir. Osmanlı’nın yıkılmasıyla neler kaybettik, bunu Muhammed el-Behiy  şöyle hülasa ediyor;  “Ortak davamız bitti.” Peki, nedir ortak davamız? Özellikle de Filistin meselesi. Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte Müslümanların iki yakası açıldı. İki yakasından kasıt nedir? Türkler ve Arapların birbirinden kopması... Churchill’in bu arada bir vasiyeti var; “Mutlaka Araplar ile Türkleri bir araya getirmeyin, İngiltere’nin en önemli çıkarı Araplarla Türklerin bir araya gelmemesidir.” diyor. Dolayısıyla Hilâfetin yıkılmasıyla birlikte Araplar ile gayri Arapların aralarındaki münasebet kesilmiş, kopmuştur. Peki Araplar arasında münasebetler sağlıklı bir şekilde devam etmiş midir? Hayır. Şerif Hüseyin’e veya Faysal’a verilen sözler unutulmuştur. Araplara verilen sözler tutulmamıştır. 20 küsur devletten oluşan Arap dünyası bugün bir ulus devleti mi temsil ediyor? Hayır. Kesinlikle etmiyor. Arap dünyası ulus devlet olsa bir tane Arap devleti olması lazım… Dolayısıyla bunlar ulus devlet değil! Toprağa dayalı, coğrafyaya dayalı “kutur/bölgesel” devletlerdir. Arapların ifadesiyle gerçekten öyledir. Araplara verilen Hilâfet sözü çiğnendiği gibi aynı zamanda bir Arap ulusunu temsil eden bir devlet formülü de hayata geçirilmemiştir. Çünkü Arapların bir olması bile Batılılar için tehlikelidir. Yoksa nasıl sömürecekler? Dolayısıyla böyle bir noktadayız. Maalesef onca Arap devleti de sadra şifa olmamıştır. Fehmi Şinnavi’nin ifadesiyle  ulus devlet seviyesine bile erişmeyen Arap devletlerinin birbirlerinin vatandaşlarına karşı tutumu, davranışı  onları fişlemek ve emdiği sütü burnundan getirmek suretinde olmuştur.

Müslümanların durumunu en iyi özetleyen kitaplardan bir tanesi Brezenski’nin Out of Control kitabıdır.  1990’lı yıllar da dünyayı altı bloğa ayırıyor. Hepsinin başı var. Rusya, Slavların, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ile Meksika bloğunun lideri. Avrupa Birliği; her ne kadar siyasi yönü gelişmemiş olsa da tekevvün halinde bir yapı. Bunun dışında gayrimüslim olarak beş tane blok oluşum var. Ama İslâm dünyasına baktığınız zaman “Out of Control” kitabında şunu söylüyor; “Başsız tek dünya İslâm dünyası, başı bir tarafta organları bir tarafta.” İşte bu ne zaman oldu; Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasıyla oldu. Osmanlı İmparatorluğu yıkılmadan evvel de tabii bünye zayıflamaya başlamıştı. Bugün İslâm dünyasında tartışılan hususlardan bir tanesi “vatandaşlık meselesi”dir. Vatandaşlık meselesini bugün İslâmî kesimler de tartışıyor. Vatandaşlık meselesi İslâm’ı sekülerize etmenin yollarından birisidir. Osmanlı Devleti bir vakıa, ideal, olurdu olmazdı. Fakat siz Osmanlı milleti dediğiniz zaman İslâm milletine alternatif olarak sekülerleşme süreci başlamıştır. Osmanlı Devleti olur ama milleti olmaz.  Bu bir özentidir. İdealin yerine vakıayı koyduğunuzda sekülerleştirme sürecini başlatmış olursunuz. Milleti sekülerleştirirsiniz. Çünkü tek bir millet var. Müslümanlar olarak “İslâm milleti” ama onun dışında devletler olabilir. Zaman zaman vakıa gereği bu devleti, idealin yerine koyduğunuzda, realiteyi idealin mevkiine çıkarttığınızda değerlerde bir aşınma ve sapma söz konusu olur. Onun için değerleri yerli yerine koymamız lazım. Günümüzün en önemli felaketlerinden bir tanesi İslâm dünyasına yönelik olarak Amerikan müdahaleleridir. Bu müdahale sonra Rusların müdahalelerini de beraberinde getirdi. Hepimiz görüyoruz. Bugün Suriye, bütün dünyanın müdahale ettiği Müslümanların da aciz kaldığı bir yer. Hâlbuki Müslümanlar birlik ve beraberlik içinde olsa öyle olur mu?

Muhammed Behi ile devam edecek olursak şunu söylüyor; “Araplar ile gayri Araplar, Hilâfet’in yıkılmasıyla birlikte ayrıldı. Ortak dava ortada kaldı.” Neydi bu ortak dava? Ortak dava Kudüs davası... Mihver dava gerçekten ortada kaldı. Şunu söylüyor; “Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte oluşan ulus devletlerin hepsinin çıkarları farklı, korkuları farklı.” Dolayısıyla bu korkular, bu çıkarlar bir araya gelemiyor. Bir araya gelmedikçe de Müslümanların nabzı bir yerde atmıyor. Neresi burası? Kudüs’tür, Irak’tır, Suriye’nin işgalidir vs. Dolayısıyla ortak bir sisteme hakikaten ihtiyacımız var. Hilâfet bu anlamda mevcut dünya düzenine alternatiftir.  Müslümanların küresel sistemde var olma mücadelesi ve iddiasıdır. 1990’lı yıllarda 2000’li yıllarda Irak işgal edilirken Dick Cheney sürekli olarak neden bahsediyordu? Diyordu ki; “Küresel bir Hilâfet tehlikesi var.” İslâm dünyasının Batı yakasından başlayıp, Endonezya’ya kadar giden yay hattında, çizgide yer alan kuşağı, Hilâfet kuşağı olarak değerlendiriyordu ki bu doğrudur. Soğuk savaş sırasında, sıcak savaşın tohumları atılmıştı. Bu tohumları atanlardan birisi olan Richard Nixon tezini “Nasr’un Bila Harb” savaşsız zafer kitabında ortaya koymuştur.  İslâm dünyasına karşı bu asimetrik savaşın ipuçları o kitapta yer alıyor.  Diyor ki; “Sovyetler Birliğinden sonra (Soğuk Savaşı kazanmalarından sonra) bizim karşımıza çıkacak en büyük tehlike İslâm kütlesidir. Bu Kazablanka’dan yani Atlas Okyanusu kıyılarından başladığınız zaman Çin seddine kadar gider veya Endonezya’ya kadar ulaşır. Burada yekpare bir kültür var. Bu kültür bize karşı en fazla meydan okuyabilecek kültür havzasını teşkil ediyor.”  Dolayısıyla Richard Nixon’ın yapmış olduğu tespit, Dick Cheney ve diğerleri tarafından da ifade edildi. “Savaşsız Zafer” kitabında diyor ki; “Biz Rusları alt ettikten, yendikten sonra devreye İslâm dünyası girecek. Onlara karşı asimetrik bir savaş uygulayacağız.” Ne demek bu? İslâm’a karşı örtülü bir savaş uygulayacağız, demek istiyor! Örtülü savaş ne demek? “Terör” üzerinden, “terör” algısı üzerinden kahpece ve düzmece bir savaş. Bunun bir kısmı üretme bir kısmı gerçek olabilir. Ama sonuç itibariyle İslâm’a karşı maskeli, örtülü bir savaş uygulayacağını beyan ediyor. O günler işte bu günlerdir!

“Nasr’un Bila Harb” (Savaşsız Zafer) kitabında, savaşsız zaferin nasıl olacağını anlatıyor! Müslümanları sindirmenin yolu ve gerekçesi nedir? Terör yaftası. Suriye’de bugün görüyorsunuz. Suriyelileri öldürmek serbest, savunmak yasak! Bugünkü dünya düzeni böyle bir şey... Bundan dolayı Hilâfet sistemi kurulduğu zaman, yani Müslümanlar bir araya geldiği zaman dünya düzeni yıkılacak. Bir başka dünya düzeni kurulacaktır. Mevcut dünya düzeni yıkılacaktır. Ondan dolayı korkuyorlar. Kissinger söylüyor; “Suriye devrimi başarıya ulaşırsa Vestfalya sistemi sona erer.”  Yani bugünkü mevcut dünya düzeni sona erer. Gerçekten bu böyledir. Ondan dolayı Suriye ile ilgili küçük bir toprak parçasında bile asla Müslümanların zafere ulaşmasını istemiyorlar. Çünkü bir gedik açıldığı zaman sonunda bir kale yıkılacaktır. O kalenin yıkılmasını istemiyorlar. O kalenin yıkılması gediğin açılmasıyla alakalı.

Hilâfet sistemine de kısaca temas etmek istiyorum.  Aslında Hilâfet’in birçok boyutu var. Bunlardan bir tanesi ilahi sistem… Cenabı Allah buyuruyor ki; “Ben yeryüzünde Halife, temsilci vekil atayacağım.” Bu mutlak mana da insan… İnsan, âlim olarak cenabı Hakk’ın ilim sıfatını taşıyor. İlim sıfatının Halifesi. Siyasi olarak, teşri olarak Peygamberler Allah’ın yeryüzündeki Halifeleri. Yani ontolojik düzeyde bir Hilâfet var. Bunu insanoğlu temsil ediyor. Ama insanoğlu içerisinde seçilmişler var ve cenabı Hakk’ın teşri/yasama ile birlikte davet ile birlikte göndermiş olduğu Peygamberler var. Peygamberlerde farklı bir makamda Allah’ın Halifeleri ki, cenabı Hakk, Davud Aleyhi’s Selam’a öyle diyor. Bir de Peygamberlerin teşri düzeyde Halifeleri var. Onların ardılları var. Bu dediğimizi gibi skala biçimde bir Hilâfet sistemidir. Dolayısıyla yeryüzündeki sistem Hilâfet sistemidir. Gerek ontolojik düzeyde, gerek kanuni, teşri/yasama düzeyinde gerekse siyasi düzeyde bir Hilâfet sisteminden bahsetmek mümkün. Bu Allah’ın vaz etmiş olduğu skala biçimindeki bir sistemdir. Bunun ontolojik düzeyi var, dediğimiz gibi Peygamberlik düzeyi var. Yani ne demek ilahi sistem, Peygamberler sistemi. Biz Peygamberlerden devreden sisteme de, Hilâfet sistemi diyoruz.

İnsanoğlu netice olarak ontolojik düzeyde cenabı Hakk’ın yeryüzündeki kılavuzudur.  Kâinat düzeyinde insanlık, insanlık düzeyinde de Hilâfet veya Halifeler kılavuzluk yapmaktadır. Yani şöyle diyebiliriz; Müslümanlar son mesajın sahipleri olarak üstadiyet makamındadır, Hilâfet Müslümanlara insanlık ve başka milletler düzeyinde tanıklık görevi de yüklemektedir.  Yani Hilâfet sadece Müslümanlar arası bir yönetim şekli değil, aynı zamanda İslâmî bir tebliğ sistemidir. Ondan dolayı da biliyorsunuz; “Ümmete davet, ümmete icabet.” diye bir tanım vardır. Dolayısıyla Hilâfet sadece ümmete icabetle kaim değil, ümmete davetle de kaimdir. Hilâfet’in tebliğ üzerinden muhatap kitlesi bütün insanlıktır. Dolayısıyla Allah’ın değerlerini yeryüzüne yaymakla da mükelleftir. İnsanoğlu kâinat çapında bir kılavuz, kitle olarak mü’minler, kurum olarak da Hilâfet insanlık çapında bir kılavuzdur. Ondan dolayı da Müslüman’ın vazifesini  beni beşere pişdar yani insanlığa öncü ve önder olmaktır. Rehberlik makamıdır. Hilâfet aynı zamanda seçilmiş milletleri de kapsıyor. Geçmiş dönemde beni İsrail, günümüzde Müslümanlar halife ve halaif milletlerdir. Müslümanlar arasında seçilmiş milletler de var. Bunların birinci kısmı Araplardan müteşekkil idi. İslâm’ın nesi idiler?  İslâm’ın mayasını ve asabiyetini temsil ediyorlardı. İslâm’ın mesajını yaydılar. Ondan dolayı Hz. Ömer RadiyAllahu Anh Araplara bu manayı ifade ettiklerinden dolayı farklı bir anlam, farklı bir değer yüklemiştir.  Onlara İslâm’ın mayası ve hamuru olarak bakmıştır.  Günümüzde kimileri ise Arapları küçümseyerek aslında İslâm adına şuubilik yapmaktadır.  Bu Halife milletler veya öncü milletler zaman zaman yer değiştiriyorlar. İslâm hamulesinin ilk hamilleri/taşıyıcıları Araplar ikincisi de Türkler olmuştur.  Amerikalı oryantalist Marshall G. S. Hodgson İslâm’ın Serüveni kitabında bunu iktidarla ortaya koymaktadır.

 Zannettiğim kadarıyla Mahmut Bey’de söyledi: İnşaAllah İslâm’ın yeryüzü yürüyüşünün beşinci döneminin kıyılarında dolaşıyoruz. İslâm tarihinin beşinci dilimi, dönemi Peygamber efendimizin tebşir ettiği, müjdelediği yeniden ve beklenen Hilâfet dönemidir. Veya illa da numaralandıracak olursak; İkinci Hilâfet dönemidir.  Orijinal Hilâfet’e yani Peygamberlik metodu üzere Hilâfet’e dönüş döneminin idrak aşamasındayız.

Burada sahte halifelerden veya heveskârlardan bahsettiler.  Uzatmayacağım. Bu konuda da epey kafa karışıklığı var. İlahiyatçılarda da var. Sahte Mesihler cirit atıyor diye akait alanında kendilerine göre seddi zerai (bahane, mazeretlerin önüne geçmek) bahsi kurguluyor, kuralı uyguluyorlar. “Sahtesi varken bırakın sahihi de gelmesin.” diyorlar. Böylece imtihan sırrını ortadan kaldırmak için sahtesiyle birlikte sahihini de ortadan kaldırıyorlar.  “Evanjelikler Mesih’ten bahsediyorlar öyleyse Mehdi de öyledir; defterlerini beraber dürelim.” yaklaşımını sergiliyorlar. İşbu teoloji de yeni çıktı. Oryantalizmden mülhem. Bunların hakkından Ziya Paşa gibiler gelebilir. İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakki, Evvel yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı! Batı mukallitleri ilahiyat alanında da Batı’yı taklit ediyor. Ar olarak bize yeter!

 Şinasi Gündüz veya Ramazan Kurtoğlu gibiler bu mantığa teslim olarak Müslümanlara evanjelik muamelesi yapıyorlar.  Sapla samanı birbirine karıştırıyorlar. “Öyleyse Mesih’in sahteleri varsa gerçeğine de gerek yok.” şeklinde akıl yürütüyorlar. Bu akıl yürütme akıl tutulmasının kendisi olsa gerek!  Keza Mehdi heveskârları var diye Mehdi’ye de gerek yok diyorlar. Keza Halife heveskârları da var. Dolayısıyla zaman zaman heveskârlar ortaya çıkıyorlar. Kur’an taklit ediliyor ve Furkan diye sahte bir kopyası yapıldı diye sonunda Kur’an’dan da mı vazgeçeceğiz?  Meczubin tarifesinden bazı insanlar, yetkileri, etkileri ve tesirleri olmadan kendilerinin halife olduğunu zannediyorlar. Bu hastalıklar her zaman var. Hastalıklar gerçeğin inkârını getirmez. Mesela Batı’da özellikle Fransa’da Napolyon hastalığı diye bilinen maruf bir hastalık tipi ve türü var. Yani oradaki meczuplar zaman zaman ben Napolyon’um diye ortaya çıkarlarmış.  Onun kılığına giriyorlar. Yani “kurtarıcıyım” diye ete kemiğe bürünüyorlar. Bu bir hastalık… Napolyon heveskârları var diye Napolyon gerçeğini inkâr edecek halimiz var mı? Yok. Onun dışında De Gaulle hastalığı var İslâm dünyasında. Mesela Kenan Evren; “Ben ikinci defa De Gaulle gibi gelebilirim, ülkemi kurtarabilirim.” diyordu. Saddam Hüseyin’den birçok şahsiyete kadar; misyonları tamamlanan kimseler, “Biz kurtarıcı olarak geri dönebiliriz.” diyorlardı. Dolayısıyla De Gaulle heveskârları yüzünden De Gaulle’u, Napolyon heveskârları yüzünden Napolyon’u inkâr edecek halimiz yok. O zaman biz divane oluruz. Dolayısıyla buradaki ilahiyatçıların bir kısmı halt ediyorlar. Toparlarsak; bugün dünyada herkesin bir sahibi var. Azınlıkların, çoğunlukların herkesin ama maalesef Müslümanların bir sahibi yok. Niye? Az veya azınlık olmalarından değil. Bilakis çokluklar. Ama çer çöp misali… Cihadı bıraktıklarından ve dünyaya kapıldıklarından, kapaklandıklarından dolayı ölüm korkusuna kapılmışlar düşmanları nezdinde de heybetleri tükenmiş.  Caydırıcı olmamaları siyasi ve ortak sistemleri ve dolayısıyla kimlikleri olmadığından ileri geliyor, kaynaklanıyor! Tekrar edecek olursak bugünkü dünya düzeninde Hilâfet’e yer yok. Hilâfet geldiği zaman da dünya düzeni tepetaklak gitmiş olacaktır.

Ben bu sözlerimle birlikte tebliğimi sona erdirmiş olayım. Bir ayet-i celile ile konuşmamı tamamlayalım. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor;

“Allah'a ortak koşanlar istemese de, hak dini bütün dinlerden üstün kılmak için Peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur.” (Saff 9)

Dolayısıyla cenabı Hakk’ın bu müjdesi ilk asrısaadet diliminde birinci Hilâfet döneminde idrak edilmiştir. İkincisi de yoldadır. İslâm ümmeti müjdelenen ve beklenen ikincisini de intizar etmektedir. İnşaAllah bu vesile ile İslâm dünyasının gözyaşları da diner. Zira dünyada olan Müslümanlara oluyor. Akif’in ifadesiyle yaşadığımız âlem mazluma yaman bir âlem! Müslümanlar sahipsiz. İnşaAllah cenabı Hakk sahibini gönderir. Bu beklenen sistemin adı da Hz. Ebubekir sistemi ve Peygamberimizin müjdelemiş olduğu Hilâfet sistemidir.

Bu sözlerimle sizleri Allah’a emanet ediyorum.

Es-Selamu Aleykum

 

Yorumlar