18 Kasim 2017 - 29 Safer 1439
124 Sayı Ocak 2015
Ön Kapak Arka Kapak Takdim PDF Dergi
ONLAR TUZAK KURDULAR ALLAH’TA BİR TUZAK KURDU!
124. Sayı | Süleyman Uğurlu | ONLAR TUZAK KURDULAR ALLAH’TA BİR TUZAK KURDU!

Evrensel hukuk kuralları delilden suçluya ulaşılması gerektiğini söylerken Türkiye Cumhuriyetindeki uygulama bunun tam tersidir. Önce bir suçlu bulunur sonra da suçluya ceza verilmesini sağlayacak delile ulaşılır. Nitekim insanlık dışı işkencelere maruz bırakılan nice masum insan, sistemin kendisine uygun gördüğü “suçu” kabul etmek zorunda kalmıştır. Ta ki Ak Parti iktidarına kadar… Ak Parti iktidarının “işkenceye sıfır tolerans” konusundaki ısrarı neticesinde suçludan delile ulaşma süreci kapanmış oldu. Ancak tahakküm hırsı insanın gözünü kör, kalbini acımasız kılan, adalet terazisini ters yüz eden tarihi bir argümandır. Daha fazla güce sahip olma hırsı, alternatiflerini yok etme planlarını devreye sokmuş nihayetinde yeni bir süreç başlamıştır.

Ergenekon ve Balyoz sanıklarının kahir ekseriyeti İslâm ve Müslüman düşmanı ultra laik ve ultra Kemalist kişilerdir. 28 Şubat sürecinde bu kesimlerin Müslümanlara gösterdiği düşmanlıklar, kumpaslar saymakla bitmez. Paralel yapının bu kesimleri hedef alarak giriştiği operasyonlara İslâmî camiadaki herkes destek verdi ve içten içe sevinç çığlıkları attı. Zira zaman hesaplaşma zamanıydı. İşte bu hesaplaşma zamanında ortaya “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” çıktı. Islak imza vardı yoktu tartışmalarının arasında metnin “ıslak imzalı” olanı da bulundu. Yeni bir “28 Şubat” algısı oluşturulmaya çalışıldı. Gülen cemaatine ait “Işık Evleri”ne silah ve mühimmat konulup “silahlı terör örgütü”nden yargılanmaları sağlanacaktı. İşte şeytani akıl burada devreye girdi. 2009 yılında bu eylem planının gerçek olduğu ve uygulama safhasın koyulduğu kamuoyuna gösterilmesi için bir dizi karşı operasyon yapıldı. Hizb-ut Tahrir ve Tahşiyeciler olarak bilinen bir gruba üye bazı kişilerin evlerine tam da İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nda yazdığı gibi silah ve mühimmat konuldu. Her şey şeytani aklın istediği gibi gidiyordu. Kimse kendisinden şüphelenmedi, kimse kendisine kızmadı, kimse kendisine öfke beslemedi. Kendi fikrî yapısına muhalif ve hatta zararı dokunan kesimler bu iftira ile pasifize edilmeye toplum nazarında itibarsızlaştırılmaya çalışılırken tüm fatura Ergenekon’a kesilmişti. Paralel Yapı kumpas kurmada mahir olduğunu böylece bir kez daha göstermiş oldu.

Son günlerde Tahşiyeciler olarak isimlendirilen gruba nasıl kumpas kurulduğunu çokça izlemişsinizdir. Peki şahsıma ve şahsım nazarında Hizbu’t Tahrir’e yönelik kumpas nasıl kuruldu? Şimdi de bu konuya açıklık getirmeye çalışalım inşallah.

Paralelciler benden ve Hizbu’t Tahrir’den ne istediler? Esasından bu garip kuldan bir şey istemediler. İstedikleri Hizbu’t Tahrir’in adının yanına bir soru işareti koymak, Hizbu’t Tahrir hakkında şayialar oluşturmaktı. Zira Hizbu’t Tahrir Gülen Hareketi gibi birçok ülkede faaliyet gösteren siyasi bir partidir. Gülen Hareketinin üstlenmiş olduğu “ılımlı İslâm” projesine her yerde karşı durmuş ve bu projenin batı menşeili bir proje olduğunu kuvvetli bir şekilde ortaya koymuştur. Dolayısıyla İslâm dünyasında yerleştirilmeye çalışılan “Ilımlı İslâm projesinin” önündeki en önemli engellerden birisi hiç kuşkusuz Hizbu’t Tahrir’dir. Bu haliyle Gülen Hareketi için potansiyel bir tehdittir. İşte bu nedenle şahsıma yönelik kumpas düzenlenmiştir.

Kumpasın hikâyesini anlatacak olursak şöyle diyebiliriz:

Adana’daki bir düğüne katılmak için çıktığımız yolculuk tam 4 ay sürdü. İşgüzar savcılık ve emniyet akla mantığa sığmaz suçlamalarla bizi cezaevine göndermeyi başarmıştı. Cezaevinden çıktıktan kısa bir süre sonra “Hizbu’t Tahrir’e üye olma” suçlamasıyla hakkımda açılan başka bir dava neticelenmiş ve Yargıtay tarafından onaylanmıştı. 2 yıl 6 ay kesinleşmiş hapis cezası aldığım için evimi değiştirdim. Başka bir eve geçtim ve orada yaşamaya başladım. Bu olaydan yaklaşık 5-6 ay sonra mahallenin bakkalından birilerinin gelip beni sorduğunu öğrendim. Bu bilgiyi aldıktan sonra eve uğramaz oldum ancak üst baş değiştirmek için çok kısa bir süreliğine eve girip hemen çıkıyordum. Başka bir ev bulup bir iki ufak eşya atıp o evde kalmaya başlamıştım. Aradan bir müddet geçtikten sonra 23 Temmuz öğleden sonra ikindi namazını eda ettiğim camiye polisler doluşu verdi. Hakkında yakalama kararı var diyerek beni alıp Ankara Terörle Mücadele Şubesi’ne götürdüler. Şubeye giriş yaparken üst araması ve kimlik kontrolü yapılmaktaydı. Kimlik bilgilerimi kontrol ederken emniyet kayıtlarındaki adres bilgilerinin yanlış olduğunu fark ettim. Adresin bu mu diye sordukları adres daha önceleri oturduğum evin adresiydi. Adresin bana ait olmadığını eski oturduğum eve ait olduğunu söyleyip yeni adresi verdim. Yeni adres dediğim daha sonra silahların ve mühimmatın ele geçirileceği adresti. Burada sizleri düşünmeye davet ediyorum. Yakalanmışsınız, evinizde silahlar vb. gibi hem kendinizi hem de üyesi olduğunuz kitleyi ağır bir vebalin altına sokacak bir takım suç aletleri var. Ne yaparsınız? En azından bir umut diyerek adresinizi gizlemeye çalışmaz mısınız? Evinde suç teşkil eden bir şeyler saklayan herkes öyle yapar! Peki, ben ne yapmışım? Bu adres yanlış memur bey benim adresim şudur demişim. Sonra verdiğim bu adrese gitmişler, silah ve mühimmat ele geçirmişler!

1-Kendi kendimi ihbar etmişim!

Devam edelim, emniyet giriş yaptıktan birkaç saat sonra hiçbir işlemin yapılmadığını fark ettim. İtiraz ettim cevap vermediler, avukat istedim kabul etmediler. Akşamüstü ekmek arası kaşar peynir ve su olan akşam yemeği geldi. Yemeği yedim ve bir müddet sonra ağır bir yorgunluk üzerime çöktü. Göz kapaklarım tonlarca yükü taşıyormuş gibi kapanmak üzereydi. Nihayetinde uyku bedenimi teslim aldı. Terörle Mücadele Şubesi’nin nezarethanesinde kötü bir çulun altında saatler boyunca uyumuşum. Uyandığımda sabah olmak üzereydi. Sonradan anladım ki o gün bana verdikleri yemekte kuvvetli bir uyku hapı varmış.

2-Yemeğime uyku hapı attılar

Yalnız olarak girdiğim TEM’de artık yalnız değildim. Hizbu’t Tahrir’e yönelik yeni bir operasyon yapılmış ve birçok kişi gözaltına alınıp Terörle Mücadele Şubesi’ne getirilmişti. Aynı gün öğlen civarı ifademi almak için beni hücremden çıkarttılar ve sorgu odasına götürdüler. 2-3 memur hazır bekliyordu. Evinde silah bulduk dediklerinde kan beynime sıçradı. Nasıl bir tezgâhın içine çekilmek istendiğimi hemen fark ettim. Hiç beklemediğim olmasını tahayyül dahi edemediğim bir şey başıma gelmişti. Devletin güvenlik birimleri evime silah koymuşlardı. Memurun bu sorusuna ani bir refleksle “Benim evimde silahın ne işi var. Eğer böyle bir şey varsa siz koymuşsunuzdur” deyiverdim. Sorgu birkaç dakika sürdü. Tekrar hücreme getirdiler. Burada işin garip tarafı ev aramasına beni götürmemiş olmalarıdır. Ben emniyet nezaretinde yatarken onlar evime girip arama yapıyor ve silahlar buluyorlar. Teamüller gereği ev aramasına zanlı ile birlikte gidilir. Ancak burada ne hikmetse beni ev aramasına götürmediler. Ya gerek duymadılar ya da saklayacakları bir şey vardı!

3-Ev aramasına götürmediler!

Kaç gün geçti hatırlamıyorum ama en nihayetinde savcının karşısına çıktık. Savcının odasında ifade verirken adres meselesini söyledim. Savcı elindeki belgelere baktı ve belgelerdeki adres doğru dedi. Beni bir gün önce aldıklarından haberi dahi yokmuş. Beni alırken eski adresli yakalama kararıyla almışlar ama savcılığın çıkartmış olduğu yakalama kararındaki adres benim onlara sonradan verdiğim doğru adresmiş.

4-Savcının hiçbir şeyden haberi yoktu!

Savcı bey ifademi alırken avukatım yanımdaydı. Avukatım ben gözaltındayken yaşananları bir bir anlattı. Komşularımın ifadelerini tekrarladı. Perşembe günü gözaltına alındıktan sonra evime ellerinde poşetler olan iki kişi geliyor. Evin kapısını zorlarken komşular bu olayı fark ediyor ve onları sıkıştırıyorlar. Suçüstü yakalanan polisler kendilerinin polis olduğunu söylemek zorunda kalıyorlar. Arama yapacağız diyorlar. Komşularımız “bekleyin o zaman kendilerini arayalım gelsinler” deyince. Birden arama yapmaktan vazgeçip hızlıca uzaklaşıyorlar. Allah aşkına normalde zaten evin sahipleri nezaretinde aramanın yapılması gerekirken evin sahipleri geliyor diye aramanın iptal edildiği nerede görülmüş?

6-Ev sahibi geliyor diye arama yapmaktan vazgeçildi.

Sadece bununla da sınırlı değil olup bitenler. Yine aynı günün ilerleyen saatlerinde ellerinde Bond Çantalar bulunan iki kişinin oturduğum binadan çıktığı görülüyor. Evimde silahların bulunmasından bir gün evvel binamız oldukça hareketli anlayacağınız. Bu bilgiler benim açımdan önemli bilgiler zira hakkımdaki suçlamayı ve iftirayı boşa çıkartacak nitelikteki bilgiler. Ancak savcılık makamı açısından durum hiçte öyle değil. Türkiye’de hukuk sisteminde savcılar doğrular için değil suçlamalar için vardır. Araştırmalarında senin lehine olabilecek olan bilgileri görmezlikten gelerek onların da araştırılmasını istemezler. İşte benim dosyamda da aynen bu şekilde oldu. Savcı bey benim ve avukatımın yaptığı açıklamaları dinledi ama araştırılması için kılını kıpırdatmadı.

7-Savcı delileri tek taraflı topladı.

Mahkemeye sevk edildik ve benzer ifadelerin ardından tutuklandık. Birkaç ay sonra iddianame geldikten sonra işin vahameti daha iyi anlaşıldı. Google Map’dan Anıtkabir haritası indirilmiş, Anıtkabir’in giriş kapılarına isim kısaltmaları yapılmış ve birkaç slogan yazılmış.  Tekrar düşünelim. Anıtkabir’e yönelik bir eylem planlayacaksın ve bu eylemde yer alacak kişilerin gerçek adını soyadını kısaltarak dijital veriye işleyeceksin. 1. Kapı S.U. (Süleyman Uğurlu), 2.Kapı E.T. (Ercan Tekinbaş), 3.Kapı S.K. (Serkan Kaya)… gibi. Bilgisayar oyunlarında dahi gerçek ismini değil de nick kullanıldığı bir dönemde eylem planlarına kendi ismi de dahil olmak üzere gerçek isimlerini yazacak kadar ahmak örgüt lideri olabilir mi? 

8-Sözde eylem planlarında gerçek isimler!

Elimizde silahların, mühimmatın, aydınlatma fişeklerinin, krokilerin olduğu bir dosya ile ilk duruşmaya çıktık. Duruşmada Hizbu’t Tahrir’in cebir ve şiddeti fikirlerini hâkim kılma yolu olarak benimsemediğini, terör örgütü olarak yargılanması kadar saçma bir şey olmadığını izah ettikten sonra kurulan kumpasa sıra geldi. Mahkeme heyetine bir kumpas ile karşı karşıya olduğumu anlatmaya çalıştım. Ev aramasında yatak odasındaki yatağın altında silah ve mühimmatın ele geçirildiği söyleniyordu. Evin her tarafı didik didik aranmış ve her yerden kapı kulplarından, buzdolabından vs. yerlerden parmak izi alınmıştı. Ancak ne hikmet ise evimde bulunan silahlara parmak izi incelemesi yapmayı akıl edememişlerdi. Oysa parmak izi bu tür vakıaların en önemli delilidir.

9-Parmak izi incelemesi yapılmadı!

Mahkemenin ilk duruşmasında parmak izi incelemesi niçin yapılmadığının emniyete sorulmasını, arama yapan kişilerin ifadeye çağrılmalarını, silahlar üzerinde parmak izi incelemesi yapılmasını talep ettiysek de kabul edilmedi. Savcılığın silahların başka olaylarda kullanılıp kullanılmadığının araştırılma talebi kabul edildi ama bizim parmak izi inceleme talebimiz ret edildi.

Evime konulan iki adet aydınlatma fişeği askerî malzeme statüsünde yer almaktaydı. Savcılık Genel Kurmay’a yazı yazılarak bu iki adet aydınlatma fişeği hakkında bilgi alınmasını istedi. Biz de bu talebe katıldık. Mahkeme heyeti Genel Kurmay’a yazı yazılmasını ve aydınlatma fişekleri hakkında bilgi alınmasını istedi. İlerleyen duruşmalarda aşağı yukarı altı ay sonra Genel Kurmay’dan yazı geldi. Malzemelerin askeriyeye ait olduğu, şuralarla şuralarda zimmetli bulunduğu, sanığın eline nasıl geçtiğinin bilinmediği anlatıldıktan sonra, kayıp, çalıntı bildirimi yapılmadığı için araştırmaya yer yoktur denilerek konu kapatılmaya çalışıldı.

10-Genel Kurmay: Kayıp, çalıntı bildirimi yok, araştırmaya gerek de yok

İşin en ilginç yanlarından biri de kuşkusuz aydınlatma fişeklerinin araştırılmasını isteyen savcılığın bu cevapla yetinmesidir. Normalde bu fişekler kime zimmetli, niçin kayıp çalıntı bildirimi yapılmamış vs. incelenmesi gerekirken savcılık bir anda duruverdi. İkinci bir talepte bulunmadı. Bu da gösteriyor ki hem savcılığın hem de mahkeme heyetinin doğrulara ulaşma gibi bir kaygıları yoktu. Bu hakikate delil teşkil edecek bir gelişme de “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” davasındaki ifadeleri talep ettiğimizde kabul edilmesiydi. Nitekim şaşırtıcı bir şekilde adı geçen eylem planı ve bu eylem planında adı geçen Dursun Çiçek’in verdiği ifade, ilgili mahkemelerden istenmiş ve dosyaya eklenmiştir.

11-İrtica ile Mücadele Eylem Planı ve Dursun Çiçek’in ifadeleri dosyaya eklendi.

Peki ama niçin? Niçin bu talepler kabul edilirken parmak izi inceleme talebi davanın seyrinde herhangi bir değişikliğe yol açmayacağı için kabul edilmedi. Dursun Çiçek’in ifadesinin istenmesi davanın seyrinde değişikliğe yol açacak mıydı? Hayır!  

Netice itibariyle mahkeme safahatında konunun aydınlatılması için türlü başvurular yapmamıza rağmen doğru dürüst bir araştırma yapılmadan silahlar üzerime yıkıldı ve hakkımda 7 yıl 6 ay örgüt üyeliğinden 5 yıl da silahlardan olmak üzere toplamda 12 yıl 6 ay ceza verildi. Bu dosya şu anda Yargıtay’da. Yargıtay bu eksik inceleme ve kumpası görmez ve dosyayı onaylar ise bu ceza kesinleşmiş olacak ve bize yine zindan yolu gözükecek. 

Denilebilir ki bunları Paralelcilere yönelik kumpas iddialarının ayyuka çıktığı şu zamanda mı bunları anlatıyorsunuz. Niçin daha önce bunları ifade edip gerekli yerlere şikâyette bulunmadınız? Bu karşı teze cevabım şudur:

Öncelikle ilk etapta bu kumpasın emniyet tarafından yapıldığını düşündüm ve bunu savcılık ve mahkeme ifadelerimde beyan ettim. Ancak İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nı gördükten sonra böyle bir ahlaksızlığı böyle bir iftirayı ancak bu ultra Kemalist Ergenekoncu taife yapabilir diye düşünmeye başladım. Hatta adamların günahlarını almışım diye kendi kendime de hayıflandım.  Zira bir Müslümana böyle ağır bir iftirayı ancak dinden imandan nasibini almamış birileri atabilir. Emniyetteki Gülenci grup her ne kadar bize düşman olsa da bu kadar dibe vuracağını, bu kadar ahlaksızca hareket edeceğini, bu kadar İslâm’dan uzaklaşacağını hiç hesaba katmamıştım.

3 yıl tutuklu kaldıktan sonra bu dosyadan tahliye oldum. Kimi kime şikâyet edeceğimi bilmez halde yıllar geçti. Zira şikâyet edeceğim kişiler ile şikâyet edilen kişiler arasında fark yoktu. Her ikisi de aynı tarafta aynı zihniyetteydi. Adaletin sağlanacağına dair en ufak bir umut taşımıyordum. Halen de taşımıyorum. Geçen yıllarda tek umudum Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hesapları eksiksiz bir şekilde göreceği noktasındaki inancımdı. Kendi kendime diyordum ki, hayat bir şekilde devam ediyor. Bana bu alçaklığı yapanlar bu dünyada cezalarını çekmese bile ahirette cezalarını çekecekler.

Bu yazının amacı Gülen Cemaatine mensup bazı kişilerin yaptığı sahte delil üretme faaliyetlerini ifşa ederek hak talep etmek değildir. Zira Gülen Cemaatini günah keçisi ilan edenlerin de bu işten bu kadar kolay sıyrılacaklarına inanmıyorum. Yahudiler, her yıl “Kefaret Günü” bir erkek keçi bulurlar,  o güne kadar işledikleri günahlarını bu keçinin üstüne yükler ve keçiyi çöle salarlarmış. Böylece tüm Yahudiler Kefaret Günü günahsız bir şekilde hayata yeniden başlarmış. AK Parti iktidarının yaptığı da bundan ibaret değil mi? Tüm suçları, tüm azgınlıkları Gülen Cemaatine yükleyip kendisini temize çıkarmak. Belki bu dünyada birilerini bu yöntemle kandırabilirsiniz de ahirette ne yapacaksınız? Allah’ı nasıl kandıracaksınız?

يُخَادِعُونَ اللّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلاَّ أَنفُسَهُم وَمَا يَشْعُرُونَ

 “Allah’ı ve iman edenleri kandırmaya çalışıyorlar. Hâlbuki yalnızca kendilerini ve birbirlerini kandırabilirler. Ancak bunun farkında bile değillerdir.” (Bakara 9)

Yorumlar