18 Kasim 2017 - 29 Safer 1439
124 Sayı Ocak 2015
Ön Kapak Arka Kapak Takdim PDF Dergi
ÂLİ İMRAN SURESİ 121-129. AYETLER
124. Sayı | Esad Mansur | ÂLİ İMRAN SURESİ 121-129. AYETLER

واذ غدوت من أهلك تبوئ المؤمنين مقاعد للقتال والله سميع عليم إذ همت طائفتان منكم أن تفشلا والله وليهما وعلى الله فليتوكل المؤمنون ولقد نصركم الله ببدر وأنتم أذلة فاتقوا الله لعلكم تشكرون إذ تقول للمؤمنين ألن يكفيكم أن يمدكم ربكم بثلاثة آلاف من الملائكة منزلين بلى إن تصبروا وتتقوا ويأتوكم من فورهم هذا يمددكم ربكم بخمسة آلاف من الملائكة مسومين وما جعله الله إلا بشرى لكم ولتطمئن قلوبكم به وما النصر إلا من عند الله العزيز الحكيم ليقطع طرفا من الذين كفروا أو يكبتهم فينقلبوا خائبين ليس لك من الأمر شيئ أو يتوب عليهم أو يعذبهم فإنهم ظالمون ولله ما في السموات وما في الأرض يغفر لمن يشاء ويعذب من يشاء والله غفور رحيم

“Hani sen, sabah erkenden mü’minleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Şüphesiz ki; Allah işiten ve bilendir. O zaman içinizden iki grup bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah o iki grubun velisidir. Öyleyse mü’minler Allaha tevekkül etsinler. Muhakkak ki Allah siz güçsüz olduğunuz halde Bedir’de sizi muzaffer kılmıştır. Öyleyse Allah’tan korkun, umulur ki şükredersiniz. O anda mü’minlere şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size imdada yetiştirmesi kâfi gelmez mi? Evet siz sabredip Allah’tan korkarsanız kâfir güçler hemen şu anda sizin üzerinize gelirlerse Allah size belli işaretlere sahip olan beş bin melekle imdada yetiştirir. Allah bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla rahat olsun diye yaptı. Nitekim zafer ancak aziz ve hikmet sahibi olan Allah katındandır. İşte Allah kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onları perişan etsin. Böylece rezil ve başarısız geri dönsünler. Bu hususta hiçbir şeye sahip değilsin; ya Allah onları hidayete getirerek af eder ya da onlara azap verir. Zira onlar zalimdir. Göklerde ve yeryüzünde ne varsa Allah’a aittir. Dilediğini bağışlar dilediğine azap verir. Allah bağışlayıcı ve rahmet sahibidir.” (Âli İmran 121-129)

Bu ayetler Uhud Savaşı ile ilgilidir. İbni Abbas, Hasan, Katade ve Saddî gibi müfessirlerin çoğu bunu söylemektedir.  Kâfirler Bedir’de ağır bir yenilgiye uğrayınca ve birçok lideri ve ileri gelenleri öldürülünce bunların çocukları Kureyş’in lideri Ebu Sufyan’a dediler ki; “Kurtardığın kervanların paraları Muhammed (SallAllahu Aleyhi ve Sellem) ile savaşmak için olsun.” Böylece savaş hazırlığı yapmaya başladılar, Ehabiş (Habeşistan’dan gelen paralı asker ve köleler) kendileriyle beraber üç bin askerle Müslümanlarla savaşmak için Medine karşısında Uhud mevkiine geldiler. İslâm Devleti’nin başkanı Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bunu duyunca insanları toplayıp şura yaptı: Uhud mevkiine gidip kâfirlerin ordusuyla karşılaşalım mı yoksa Medine’de kalıp buraya onların gelmesini bekleyerek mi savaşalım? Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve bir kısım Müslümanlar Medine’de kalmak istediler ve biri dedi ki; “Eğer onlar Medine’ye girerlerse adamlarımız onlarla yüz yüze savaşırlar, kadınlarımız onlara ok çocuklarımız da onların başlarına taş atarlar.  Eğer onlar Uhud mevkiinden memleketlerine dönerlerse boş ellerle rezil olarak dönmüş olurlar.” Sahabelerden bir kısmı ve özellikle Bedir Savaşı’na katılmanın şerefine nail olmayıp da onun gibi bir şeref kazanmak isteyenler dediler ki; “Ya Rasulullah hayır diyarımız içinde düşmanla karşılaşmayı kabul etmeyiz, dışarıya düşmanların konaklandığı yere bizi götür” Dışarıda savaşmak isteyenler çoğunluğu teşkil ediyorlardı. İslâm Devleti’nin başkanı Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem savaş için karar alıp giyindi. Fakat bunlar pişmanlık duyarak şunu dediler: “Ya Rasulullah belki seni zorladık, görüşümüzden vazgeçip senin görüşünü kabul ediyoruz.” Onlara Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: “Eğer bir Nebi Ümmeti için savaş elbisesi giyinirse Allah hüküm verinceye kadar çıkartmaz.” Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu şura işinde ileride tefsirini yapacağımız 159. ayete uyarak icraat yapıyordu. Bu ayette Allah, Rasulü’nün devlet başkanı sıfatıyla yapacağı işlerde Müslümanlarla şura yapmasını emrediyor. Fakat karar alırsa Allah’a tevekkül edip bunu yerine getirmeye çalışacaktır. Şura konusu iki kısımdır: birinci çeşit bağlayıcıdır; devlet başkanı veya herhangi bir sorumlu kendi cemaatinin çoğunluğunun görüşüne bağlanır. Bu Uhud Vakıası gibidir. Bunun gerçeği işin menfaatiyle ilgilidir, derin araştırıp doğru fikir ortaya çıkartmak veya şer’î hüküm göstermekle ilgili değildir. Savaşın stratejisini incelemekle de ilgili değildir. Sırf işin menfaatini düşünerek Medine içinde mi yoksa dışında mı savaşma üzerinde odaklanılması; işin menfaati açısından yani hangisinin daha kârlı veya yararlı olması açısındandır. Allah’ın izniyle İkinci Râşidî Hilâfet kurulduğunda Halife, Ümmet Meclisi’nde köprü, yol, park, okul ve hastane gibi insanların menfaatiyle ilgili hususları şeriat dairesinde danışır, çoğunluğun görüşüne göre amel yapar. Şuranın ikinci kısmı ise; şer’î hüküm, derin fikir veyahut savaş stratejisi belirlemek gibi konularla ilgili olduğunda Halife çoğunluğun görüşüne uymaz, doğru ve isabetli görüşü benimser. Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Hudeybiye Sulh’u ile bütün Müslümanların görüşünü reddederek şöyle dedi: “Allah beni kayıplara uğratmaz.” Bunun manası bu hüküm Allah’tandır, ondan gelen hükme tâbi olurum, demektir. Bunu vuzuha kavuşturan şu hadisedir: Tebuk Savaşı’nda düşmanlar İslâm ordusundan kaçınca Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Hz. Ömer’e danışarak şöyle dedi: “Onların peşlerine düşelim mi? Ömer: Bu hususta vahiy var mı ya Rasulullah? dedi. Rasulullah dedi ki: Bir vahiy var olsaydı sana danışmazdım. Ömer: Savaşmak için mi geldik? dedi “ Rasulullah: Hayır, dedi. Ömer: Öyleyse dönelim, dedi.” Böylece Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem dönmek için karar aldı, çünkü Tebuk meselesi ile hedef edindiği şeyi gerçekleştirdi. Bunun manası eğer vahiy, yani; şer’î hüküm varsa şura yapılmaz, buna uyulur. Uhud Vakıası’nda çoğunluğa uyunca “Allah hüküm verinceye kadar” aldığı karardan vazgeçmeyeceğini bildirdi. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şura yapmasına dair ayete binaen her konuda şura yapar, Allah yeni hüküm indirmedikçe Rasulü’nün kararı geçerli olur. Bedir’de ve Hendek’te bir kişi savaş stratejisi ile bir görüş beyan edince Rasulullah o görüşü kabul edip uyguladı. Ziraatla ilgili “Hurma Aşılama” hadisesi gibi ilmî bir hususta insanlara şöyle dedi: “Bu sizin dünya işlerinizdir, siz daha iyi bilirsiniz.” Bunun manası ilmi, araştırmayı ve derin düşünmeyi gerektiren hususta çoğunluğa değil doğru fikir gösterene uyulur.

Devlet reisi olan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Uhud Savaşı’nda orduyu tanzim ederek cephede herkesin yerini tayin etti. Askerlere şöyle seslendi: “Savaş emri vermeden hiç biriniz savaşa girişmesin.” Uhud Dağı üzerine 50 okçuyu yerleştirdi ve onlara şöyle dedi: “Savaşın neticesi lehimize veya aleyhimize olsa,  (yırtıcı) kuşlar bizi kaçırırsa dahi yerlerinizi hiç terk etmeyin.” Müslümanların sayısı yedi yüz iken kâfir askerlerin sayısı üç bindir.

Ayette geçen bu iki grup Müslim’in Sahihi’nde geçtiği gibi Harise Oğulları ve Seleme Oğulları olan Müslüman kabilelerdir. Bu ayetlerden anlaşılan önemli bir husus vardır ki Halife’nin ordunun başı olmasıdır. Çünkü Rasulullah devlet başkanı sıfatıyla orduyu oluşturuyor, yürütüyor, düzenliyor, askerlere talimat veriyor, emrediyor ve nehyediyor, başında durup savaşıyor ve savaşı da O ilan ediyordu. Ordudan tamamen O sorumluydu.

İslâm Devleti’nin başkanı Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem kâfirlerin askerlerinin Medine’ye doğru geldiğini duyduğunda erkenden kalktı, ailesinin yanından ayrılıp düşmana karşı gelmek için Müslümanları çağırdı. Ayette “ehlinden ayrılıyorsun” şeklinde geçmektedir. Kur’an’ı Kerim’de “ehil” kelimesi değişik manalar içerir. Bunlardan birisi; adamın ailesi, hanımı ve çoçuklarıdır. Bir başkası; Bir şeyin sahibidir. Kitap ehli gibi, kitap sahibi olmaları kastedilir. Yine bir memleketin sahibi veya ahalisi kastedilir. Ehil olan şeklinde, becerikli veya işin ustası manasında kullanılır. Yine bir şeyi hak etmiş ve layık olmuş manasında olduğu da mümkündür. Fakat bir erkeğin ehli veya ehli beyti ifadesi geçtiğinde onun karısı kastedilir. Ahzab suresinde 32 ile 34. ayetlerinde Allah Celle Celâlehû Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hanımlarına hitap ederken onlara ehli beyt olarak hitap etti: 

يا نساء النبي .... انما يريد الله ان يذهب عنكم الرجس أهل البيت ويطهركم تطهيرا

“Ey Nebi’nin hanımları! …Sizler ehli beyt olarak Allah sizi her şüpheden ve her töhmetten uzak tutmak ve tertemiz kılmak istiyor...”

 Yine Melekler İbrahim Aleyhi’s Selam’ın yanına gelip bir çocukla müjdeleyince onun yaşlı karısı şaşırdı. Hud Suresi 73. ayette melekler İbrahim’in hanımına şöyle dediler:

أتعجبين من امر الله! رحمة الله وبركاته عليكم أهل البيت

Allah’ın emrine mi şaşırıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinize olsun ehli beyt!”

Yine Kasas Suresi 29. ayette:

فلما قضى موسى الأجل وسار بأهله

“Musa iş sözleşmesine göre çalışmasını bitirince ve ehliyle (ailesiyle) birlikte yürüyünce...” 

Rivayete göre Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ehli olan Hz. Ayşe’nin yanındaydı, oradan ayrılıp orduyu donatmaya başladı. Allah Celle Celâlehû bu ifadeyle Hz. Ayşe’ye değer vermiş, ismini söylemese de ondan söz ederek Rasul’ün ehli veya ehli beyti olarak nitelemiş oldu. Bu, Hz. Ayşe RadiyAllahu Anhâ’ya iftira atan münafık ve fasıklara bir cevaptır.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Müslümanları savaş için organize ederken Allah kontrol ediyordu, herkesin dediğini işitiyor ve kalbinden geçirdiğinden de haberdar oluyordu. Bu nedenle iki grup Müslüman Harise Kabilesi ve Seleme Kabilesi neredeyse bozulup ordudan 300 kişiyi arkasına çekebilen küfrünü gizleyen münafıkların büyüğü olan Abdullah bin Ubey’in tarafına çektiği kişilerle beraber olacaklardı. Tereddüt ettiler, fakat Allah onları korudu. Böylece Allah onların velisi, dostu ve yardımcısı oldu. Mademki Allah mü’minlerin dostudur, öyleyse mü’minler yalnız kendisine tevekkül etsinler. Ona tam bir şekilde güvenip dayansınlar, sadece ondan yardım ve medet umsunlar. İnsanın gücü ne kadar fazla olursa olsun düşmana karşı yenilebileceğinden endişeli olur. Bu endişeyi giderecek olan ancak Allah’ın zaferi ve yardımının er geç geleceğine inanıp güvenmektir. O’nun zaferi veya yardımı gecikirse imtihan edildiklerini bilecekler ve sonuna kadar sabredeceklerdir. Ama O’nun yolundan hiç sapmayacaklardır. Saparlarsa imtihanı geçemediklerini gösterir ve Allah’ın kendilerine yardım etmeyeceğini bilirler, ta ki tövbe edip tekrar Allah’ın dosdoğru yoluna dönünceye kadar. Münafıkların büyüğünün arkasına çekilmeye doğru bu iki kabilenin içlerine vesvese girdi.

Ayette geçen همّ، همّت “hemmet” bir şey yapmak üzere içinden fikri geçirmektir, daha niyet etmedi veya karar almadı. O iki kabile böyle şey düşünse de yapmadıkları için Allah onlara yardım edip fitneden kurtardı. Savaş meydanında sebat gösteren 700 kişi ile beraber kaldılar.

Allah Müslümanlara kendisine tam tevekkül etmeleri için Bedir olayını hatırlatıyor: O gün Müslümanlar az ve zayıf idiler, kâfir güçler sayıca ve silah olarak Müslümanlardan kat kat daha fazla idiler. Buna rağmen Allah Müslümanlara yardım ederek zafer verdi. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem mü’minlere “Allah üç bin melek gönderdi ve kâfi değil midir?” demişti. Allah daha önce Rasulü’ne verdiği haberi tasdik ederek hatırlatıyor. Bunun manası ayet gelmese Rasulullah bir haber veya hüküm bildirirse Allah’tan bir vahiy olarak kabul etmek gerekir. Mademki Allah mü’minlere yardım eder, görmedikleri yardımcı melekleri de gönderir, öyleyse mü’minler düşmandan korkmasınlar, yalnız Allah’tan korksunlar ve gelen yardımından dolayı ona teşekkür etsinler. Allah’a teşekkür etmek onun emrine uymakla olur, savaşa çağırılınca hemen emrine uyarlar ve savaş meydanından çekilmezler, mücadelede sebat gösterirler ve O’nun yolundan sapmadan dayanıp sabrederler. Allah mü’minlerin böyle olduklarını görünce kendilerine üç bin melek değil beş bin meleği göndereceğini müjdeliyor. Allah Celle Celâlehû mü’minlere diyor ki düşmandan değil yalnız benden korktuğunuz, sabrettiğiniz ve benim yolumda sebat gösterip hiç sapmadığınız için size bunu müjde olarak veriyorum, kalpleriniz mutmain ve rahat olsun. Zira zafer sadece Allah’tan gelir. Mü’minler için zafer sayı çokluğu veya büyük güçle gerçekleşmez. Tam bir şekilde Allah Celle Celâlehû’ya güvenirlerse ve yolunda sonuna kadar sebat gösterirlerse er geç onlara zafer gelir. Güçleri az olsa da kendilerine yardım etmek üzere melekleri gönderir, düşmanların kalplerine korkuyu sokar, onları şaşırtır, Hendek Savaşı’nda olduğu gibi birliklerini bozdurur ve sert rüzgârlar gönderir. Nitekim Fetih Suresi 4. ve 7. ayetlerde “Gökler ve yeryüzünün askerleri Allah’ındır”  diye buyurmaktadır. Bu nedenle Allah mü’minlere yardım etmek için yarattığı her gücü kullanıp mü’minlere yardım eder. İslâm davetini yüklenirken ve İslâm’ı uygulayacak devleti kurmaya çalışırken siyasi ve fikrî mücadelede bulunan hizbin aynı şeyi göstermesi gerekir. Bir meydanda askerî ve silahlı mücadele vermeyi, diğerinde siyasi ve fikrî mücadeleyi gerektirir. İki meydanda Allah mü’minler kendisine tevekkül eder, sabreder, yalnız kendisinden korkar, yolundan hiç sapmadan sebat gösterirlerse onlara Allah yardım eder ve zafer verir. Nitekim melekler yalnız Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanında değil her zamanda mü’minlere yardım etmek için Allah tarafından gönderilir. Fussilet Suresi 30. ile 32. ayetler arasında şöyle buyurdu:

ان الذين قالوا ربنا الله ثم استقاموا تتنزل عليهم الملائكة ألا تخافوا ولا تحزنوا وأبشروا بالجنة التي كنت توعدون. نحن اولياؤكم في الحياة الدنيا وفي الآخرة ولكم فيها ما تشتهي انفسكم ولكم فيها ما تدعون. نزلا من غفور رحيم. ومن أحسن قولا ممن دعا الى الله وعمل صالحا وقال انني من المسلمين

“Rabbimiz Allah’tır diyerek O’nun yolunda dosdoğru olurlarsa melekler onlara iner ve derler ki; korkmayın ve üzülmeyin, va’dedildiğiniz Cennet’i size müjdeliyoruz. Biz hem dünyada hem ahirette sizin dost ve yardımcınız. Ahirette iştahınıza ne gelirse onu elde edeceksiniz ve ne istiyorsanız onu da alırsınız. Bu, mağfiret ve rahmet sahibi olan Allah tarafından indirilmiştir. Allah’a davet edip salih amel yapan ve ben Müslümanlardanım diyen kimsenin sözünden daha güzel söz sahibi var mıdır?”

Bunun manası siyasi ve fikrî olarak Allah’a davet eden, yalnız Müslüman kimliği gösteren ve bununla övünen kimseler de O’nun yolunda dosdoğru olanlardandır. Nitekim onlar da Rabbimiz Allah’tır derler ve onlara yardım etmek için de melekler iner. Onlar milliyetçilikleriyle veya kavimleriyle övünmezler, yalnız biz Müslümanız derler ve Allah’a bunun için hamd ederler. İslâm’dan önce cahiliyedeki gibi milliyetçilik veya vatancılık uğrunda mücadele etmezler. Kâfirlerin davası olan demokrasi ve laikliğe davet etmezler, sadece Allah’a ve dini olan İslâm’ın hâkimiyetine davet eder ve bunun için mücadele ederler.

Allah bu savaşlarla kâfirlerden bir kısmının kökünü kesmek istediği gibi kendilerine tayin ettiği ecelleri gelmediği için yenilgiye de uğratır ve böylece onları hayatta ecelleri gelinceye kadar rezil olarak bırakır. Veyahut tövbe edip İslâm’a girerler ve bu şekilde Allah onları affeder. Bu fırsatı kullanmazlarsa onlara azab verir. Zira onlar zalimdir, azabı hak ederler. Bedir’de veya Uhud’da öldürülmeyen ve ondan sonra Hendek’te rezil olarak dönenler Mekke Fethine kadar rezil olarak yaşadılar. Fakat bu fetihle hemen hemen bunların tümü Müslüman oldu. Böylece Allah onları affetti ve zalim sıfatından çıkarttı. Hem de çoğu cihada katıldı ve bir kısmı şehit oldu, onlardan birçok kahraman adam ortaya çıktı. Bu iş Allah’ın işidir, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve hiç bir kimse de bunu engelleyemez. Nitekim 1300 sene boyunca İslâm Devleti vasıtasıyla eskiden dünyanın memleketleri fethedilince kâfirlerin bir kısmının kökü kesildi ama çoğu İslâm’a girdi ve böylece koskoca İslâm dünyası oluştu. Bu nedenle Allah Celle Celâlehû Nasr Suresi’nde “Eğer zafer ve fetih gerçekleşirse insanların çoğunun İslâm’a gireceğini göreceksin” diyor. Bu nedenle Allah İslâm’ı yayma metodunu cihad olarak tayin etmiştir ve yüzlerce ayetle de bunu pekiştirmiş ve Rasulullah da İslâm Devleti’ni kurduğu günden vefat edinceye kadar bunu uygulayıp sürdürmüştür.

Gökler ve yeryüzünün sahibi Allah’tır, dilediği kimseyi affeder dilediği kimseyi azaba uğratır. Allah mağfiret ve merhamet sahibidir. Bunun manası Kâfirliği üzerine ısrarlı kalmayıp tövbe edenler Allah’ın dileğine ve iradesine göre affedilmiş olurlar, kâfirlikleri üzerinde ısrar edenler Allah’ın dileğine ve iradesine göre azaba uğrarlar. Çünkü hakkı ve hidayeti istemediler. Bu ise Allah’ın iradesiyle olmadı, onun iradesi dâhilinde oldu. Allah onların kâfirliğini engellemedi, isteseydi engellerdi ama onları serbest bıraktı, isterlerse kâfir olabilirler. Allah Celle Celâlehû Yunus suresi 99. ayette şöyle buyurdu:

ولو شاء ربك لآمن من في الارض كلهم جميعا

“Rabbin isteseydi yeryüzündekilerin hepsi iman ederler.” Yine Kehf suresi 29. ayette şöyle buyurdu:

وقل الحق من ربكم فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر انا اعتدنا للظالمين نارا أحاط بهم  سرادقها

“De ki; Bu hak (Kur’an) Rabbin tarafından geldi; isteyen inansın istemeyen inanmasın, kâfir olsun. Zira zalimler için Cehennem’i hazırladık, denizin, içinde yüzen insanları kuşattığı gibi cehennem ateşi de onları kuşatır.”

Bu nedenle Allah adaletlidir. Hiç bir kimseyi hidayetli veya mü’min olmaktan önlemez. Daha doğrusu onların hidayetli olmalarını ister ve teşvik eder, ondan dolayı kendisinin mağfiret ve rahmet sahibi olduğunu bu ayette ve yüzlerce ayette pekiştirir. Bu ifadeyle insanlara diyor ki; tövbe edip hidayetli olun ki sizi affedeyim, zira ben mağfiret ve merhamet sahibiyim.

 

Yorumlar