26 Nisan 2018 - 10 Şaban 1439
113 Sayı Şubat 2014
113. SAYI TANITIM VİDEOSU Ön Kapak Arka Kapak Takdim PDF Dergi
SABIR VE TEVEKKÜL MÜSLÜMANIN ŞİARIDIR
113. Sayı | Cahit Toprak | SABIR VE TEVEKKÜL MÜSLÜMANIN ŞİARIDIR

Allah Subhaneh-u ve Teala'ya iman eden her bir mümin kul, yeryüzüne geliş amacını idrak etmiş bir halifedir. Yaratıcı olan Allah, onu bir kısım sorumluluklarla mükellef tutmuştur. İnsan bu mesuliyetlerini hakkıyla yerine getirirse büyük bir lütuf ile mükâfatlandırılırken, ihmalkârlık ve umursamazlık içerisinde olursa azap ile cezalandırılır.

Allah Subhaneh-u ve Teala ilk insan ve ilk peygamberi olan Hz. Âdem Aleyhi’s Selâm'ı yeryüzüne gönderilmesine sebep olacak bir imtihan ile denemiştir. Öyle ki ondan sonra gelecek olan insanoğlu da benzer imtihanlara tâbi tutulmuştur. Kimini imanında sebat ile denerken, kimini de gelen peygamberleri tasdik edip etmeme yönünden sınamıştır. Gündelik yaşantımızda bile imtihansız bir anımızın olmadığını takdir edersiniz. Hal böyle iken yeryüzündeki yaşamımız boyunca, yaratıcı Allah tarafından hesapsız ve sualsiz bir cenneti kazanma arzusu içinde olmamız doğru olmaz elbette.

Ebu-l Haysem'in dediği gibi: 'Allah kulun şükrünü sınamak için onu iyilikle imtihan ettiği gibi, sabrını sınamak için de musibetlerle sınar'. Zira Allah Subhaneh-u ve Teala Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır:

وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلاء حَسَناً

“Mü'minleri sınamak için kendinden güzel bir imtihan ile bunu yaptı” [Enfal 17]

Bu ayette geçen 'imtihan' kelimesi Kurtubi tefsirinde 'Allah'tan bir lütuf' olarak ifade edilmiştir. İşte bu lütfa mazhar olan müminler imanları daha kavî, amelleri daha güçlü olur.

Allah Subhaneh-u ve Teala'nın insanı sınaması iki halde olur. Kaza dairesinde gerçekleşen ve insanın kendisinden def edemediği musibetlerde ve ibadet eden kulun itaatinde. Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm şöyle buyuruyor. "Mü'minin hali hayrete değer doğrusu. Zira her bir işi onun için hayırlıdır. Bu meziyet sadece mü'mine hastır. Çünkü o nimete kavuşsa şükreder, bu onun için hayırlıdır. Musibete uğrasa sabreder, bu da onun için hayırlıdır''. Dolayısıyla Rasul, sınanmaya karşı Müslümanın tavrını resmetmiştir. O da sabırdır.

Sabır, lügatte 'bağlanmak ve alıkoymak’ demektir. Istılahta ise 'nefsi emredilen şeylerde tutmak, hapsetmek' (Nevevi) şeklinde tarif edildiği gibi, ‘kaza ve kaderin tecellilerine karşı şikayette bulunmamak, elem, belâ ve musibetler karşısında sızlanmamak’ şeklinde tarif edilmiştir. Bir kutsi hadiste Rasul şöyle buyuruyor. “Allah Subhaneh-u ve Teala buyuruyor ki: Mü’min kulumun samimi dostlarından birinin ruhunu aldığım zaman üzülür, fakat mükâfatını Allah’tan bekleyip sabrederse onun için ancak cennet vardır.[Sahîh-i Buhârî, Kitabu'r-Rikak, 6]

İşte peygamberin kutlu sahabesi de sabrı böyle anlamıştır. Bir hanım sahabi ölmüş evladı için ağlar bir vaziyette iken, Rasul çıkagelir ve 'Allah’tan kork ve sabret' diye buyurur. Ancak bu hanım sahabi o anın verdiği derin ıstırapla 'benim başıma gelenden sana ne?' diye karşılık verir. Daha sonra kendisine hitap edenin Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm olduğu söylenince derin bir üzüntü ve pişmanlıkla Mescid-i Nebevi'ye gider ve Allah’tan bağışlanma diler. Bunun üzerine Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm "Makbul sabır, musibetle karşılaştığın ilk andakidir" diyerek, sabrın Allah indindeki makbul olan şeklini izhar eder. [Buharî, Cenâiz: 43]

Sabır öyle bir nimettir ki; vücut için baş hangi kıymette ise iman için de sabır o derece önemlidir. Rabbimiz:

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

“Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele” [Bakara 155] diye buyurmaktadır. Ayetinin son cümlesinde 'Sabır gösterenleri müjdele' diye buyurmakta ve öncesinde saydığı tüm imtihan vesilelerine karşı müslüman bireyin sabır ile muamele etmesini istemektedir.

Öyle ki, Allah Subhaneh-u ve Teala'dan hakkı ile korkmak, imanın gereğidir. Ona olan korku tüm sanal korkuları güvene çevirir [Nur 55]. Ona olan korku; emir ve yasaklarına sıkı sıkıya bağlanmayı beraberinde getirir. Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm, bir hadiste kayıtsız ve şartsız Allah ve Rasulüne itaati Allah’tan korkmanın gereği olarak beyan etmiştir.

“Şu topluluğa ne oluyor ki benim yaptığım şeyi yapmaktan çekiniyor. Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’ı en çok bileniniz ve Allah’tan en çok korkanınızım.” [Buhari-Edep 5636]

O halde kimi insanların diğer insanlardan korkması, tağuti rejimlerden sudur eden zulümlerden korkması, Allah’a olan korkuyu zayıflatır. Kutsî hadiste kıyamet saatinde bir müminin hali resmedilir. 'Seni hak sözü söylemekten alıkoyan gerekçe neydi' denildiğinde 'Ben insanlardan korktum' cevabı gelir. Bunun üzerine Rabbimizin 'Asıl korkulması gereken ben değil miydim?' dediği beyan buyrulmaktadır.

Açlık en zor musibetlerden biridir. Hakikat şu ki kıtlık anlarında, yokluğun ve çaresizliğin ayyuka çıktığı anlarda mümin kulun çektiği acı Allah katında çok büyük bir mükâfatı gerektirmektedir. Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm döneminde Rasul ve sahabesine ambargo uygulanmış yıllarca yoklukla imtihan edilmişlerdi. Dolayısıyla sabır gösterip itaatinde gevşeklik göstermeyenleri Rabbimiz, genişliği yerle gök kadar olan cennetlerle müjdelemiştir. Onları imanından dolayı sınamış, Allah yolunda karınlarına taş bağlayıp cihad edenleri, evinde oturanlardan fecri sadık misali ayırmıştır.

Suriye'de gerek Yermuk mülteci kampı gibi kamplarda kalan Müslümanlar, gerek Suriye'nin Müslüman halkı açlıkla imtihan olunmaktadırlar. Onların imtihanı cidden çok çetindir. Sadece sabır etmek onlara bir mükâfat kazandırmıyor. Gözleri önünde evlatlarının derilerinin solması, zayıflaması ve akabinde belki de gözleri önünde ölmeleri, onların acılarını ziyadeleştiriyor. Hiç bir açgözlü kapitalist siyaset onların derdine derman olmaz. Onların tok olması değil, başından beri gösterdikleri sebat ve azim onları yıllarca ayakta tutar. Onların kedi ve köpek eti yemeleri değil küfre ve kâfirlere ve nizamlarına olan kin ve düşmanlıkları onları kenetler ve güçlü kılar. Burada onları sınayan, açlıkla imtihan eden kâfir batı değil, Allah Subhaneh-u ve Teala'dır. Çünkü her kul rızkı ile beraber dünyaya gelir. Allah buyurmadı mı? 'Rızkı dilediğime arttırır dileğimden de eksiltirim'. O halde açlık ile imtihan olunmak, bunda sabır göstermek ve şükür ile mukabele etmenin Allah indinde çok büyük bir ecri vardır.

Türkiye toplumu gibi çoğunluğu asgari ücrete zorunlu kılınmış bir halk olarak, elbette maddi sıkıntılar içindeyiz. Bazı zamanlar, maddi açıdan diğer insanlara karşı zor durumda kaldığımız anlarımız vardır. Bu anlarda gerek toplumun sıdk noktasında size olan güveni, gerekse sizin onlara karşı zaruri olarak sağlayamadığınız güven, insani ilişkilerinize zarar veriyor. Hakeza kiralık bir evde yaşıyorsanız ve aylık ödeme gününüz gelmişse ev sahibine mahcup olmamanız içten bile değil. Bu tür anlar insan bünyesinin en zayıf olduğu anlardır. Hatta bazı zamanlarda, bu tür yaşadığımız maddi sıkıntılar bizi İslami kültürü mütalaa etmemizi, bunun davetini yapmamızı ve insanlarla İslami ilişkilerimizi zaafa uğratma ihtimali vardır. Oysa mümin kulun şöyle tefekkür edip sabırla mukabele etmesi gerekir. 'Ben Rabbimden bana isabet eden bir kaza ile muhatabım, bu Rabbimdendir. Ben sabredersem bana mükâfat ile mukabele edilir'. Tersi olursa 'hem psikolojik hem de ruhi anlamda rabbimle bağım zayıflar' şeklinde düşünmesi ve doğru tercihi yapması gerekir. Vereceğimiz sağlıklı karar, musibeti sevaba döndürürken, İslami hayatımızda da iç huzuru sağlayacaktır.

Örneklik teşkil etmesi açısından Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm ve ashabının sözlerine ve amellerine bakmak yerinde olacaktır.

Asr-ı saadette Rasul’ün ashabından biri olan Habbab Bin Eret acı işkenceler görmüştü. Öyle ki Hz. Ömer'in hilafeti döneminde Hz. Ömer'in onu hususi olarak taltif ettiğini ve bu sahabenin çektiği işkenceler hakkında şöyle söylemiştir. 'Ben Mekke ashabı içinde Habbab kadar zulme maruz kalmış bir şahıs daha tanımam. O kızgın kumlarda sürülürdü de sırtından etleri dökülürdü, ancak O davasından vazgeçmezdi'. İşte Hz. Ömer'in bahsini ettiği bu sahabe peygambere şikâyette bulunmuş ve "Bize yardım etmiyor musun, bize dua etmiyor musun?" demiş. Bunun üzerine Allah Rasulü şu cevabı vermişti: ''Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu. Allah'a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindi mi San'a'dan kalkıp Hadramevt'e kadar gidecek, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz." [Buhari, Menâkıbu'l- Ensâr: 29]

Tabiinden Sinan isminde bir zatın oğlu vefat etmiş ve defnedilmektedir. O esnada yine tabiinden biri olan Ebu Talha yanına gelerek, Ebu Musa el Eşari'den bir hadis aktarır. Rasul'ün şöyle buyurduğunu söyler. "Bir kulun çocuğu ölürse, Allah meleklere şöyle söyler: ‘Kulumun çocuğunu kabzettiniz mi?’ ‘Evet’ derler. ‘Yani kalbinin meyvesini elinden mi aldınız?’ Melekler yine: ‘Evet’ derler. Allah tekrar sorar: ‘Kulum ne dedi?’ ‘Sana hamd etti ve istircâda bulundu’ derler. Bunun üzerine Allah Subhaneh-u ve Teala şöyle emreder: ‘Öyleyse, kulum için cennette bir köşk inşa edin ve bunu Beytu'l-hamd - hamd evi diye isimlendirin.’" [Tirmizî, Cenâiz: 36, 1021]

Allah salih amellerde sabrı tavsiye ederek hüsrana düşmekten insanı muhafaza etmiştir. Farziyeti gereği bir kitlede çalışan mümin kulu, emire itaat ederken hoşlanmadığı bir husus olursa buna karşı sabırla bezenmesini emir buyurmuştur. Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak esas sabır mefhumundan anlaşılması gereken noktaları özetle yine Rasulullah Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm şöyle buyuruyor. "Sabır üçtür: Musibetlere karşı sabır, taatte (kullukta) sabır, günah işlememekte sabır. Kim, kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Allah ona üç yüz derece yazar. Her iki derece arasında sema ile arz arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de taatte sabrederse Allah ona altı yüz derece yazar. Her iki derece arasında arzların başladığı hudut ile arzların bittiği son nokta arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de masiyete (günaha) karşı sabrederse Allah ona dokuz yüz derece yazar. İki derece arasında arzların hududu ile Arş'a kadar olan mesafe arasındaki yücelik vardır."

Bu noktada tevekkül sahibi kullar olmamız gerekir. Çünkü her türlü musibete karşı Allah’a tevekkül eden kimseler olmayı Rabbimiz istemektedir. Tevekkül Allah'a güvenme, O'nun hükmünün mutlaka meydana geleceğine kesin olarak inanma ve alınması gereken tedbirleri almak anlamında kullanılan İslami bir kavramdır. Allah’a olan güvenin öncesi, sonrası olmaz. Genelde yaygın kanaat bir iş bittikten sonra O işi Allah’a havale etme şeklindedir. Bu vakıaya tevekkül gözüyle bakılmaktadır. Oysa her işin başlangıcı ve sonu ona aittir. O Vekildir. Nitekim Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm, devesini salıvererek Allah'a tevekkül ettiğini söyleyen bir bedeviye "Onu bağla da öyle tevekkül et." buyurmuştur. Hakeza; Allah Subhaneh-u ve Teala;

 وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

“Müslümanlar sadece Allah'a dayanıp güvensinler." [Âl-i İmrân 122] diye buyurmuştur. Dolayısıyla kul bir işi kendi cehdiyle yaptığına inandıktan sonra kalan neticenin Allah’a ait olduğu şeklinde bir tevekkül anlayışı bu ayetin mefhumuna girmemektedir.

إِن يَنصُرْكُمُ اللّهُ فَلاَ غَالِبَ لَكُمْ وَإِن يَخْذُلْكُمْ فَمَن ذَا الَّذِي يَنصُرُكُم مِّن بَعْدِهِ وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ

“Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.” [Al-i İmran 160]

 وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ

"Kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter." [Talak 3]

Biz tarih boyunca peygamberlerin tavır ve duruşlarına baktığımızda bu anlamdaki tevekkülün yansımalarını görebiliyoruz.

Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm Hz. Ebubekir ile beraber Medine'ye yolculukları esnasında Mekke müşriklerinin takibine uğramış ve bir mağaraya sığınmışlardı. Hz. Ebubekir RadiyAllahu Anh başının üzerinde müşriklerin ayaklarını görmüş ve “Ya Rasulallah biri ayaklarına baksa altında bizi görecek” demiş, bunun üzerine Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm, Hz. Ebubekir'e hitaben “Üçüncüsü Allah olan iki kişiyi sen ne zannettin” diyerek tevekkülün vakıasını Hz. Ebubekir'e yakîn olarak hissettirmiştir. Allah ta örümcek ağını görünür sebep kılıp onları kâfirlerin tasallutundan korumuştur.

Allah’a tevekkül eden Musa Aleyhi’s Selâm, Rabbinin izniyle Firavun ve ordusunun şerrinden kurtulacağına emindi. Nil'in kıyısına geldiklerinde Allah hiç kimsenin tasavvur dahi edemediği bir yerden yardımını gönderdi.

وَإِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَأَنجَيْنَاكُمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ

“Ve sizin için denizi ikiye yarıp sizi kurtardığımızı ve Firavun'un adamlarını -gözlerinizin önünde- boğduğumuzu hatırlayın.” [Bakara 50]

Allah’a tevekkülden bir an olsun ayrılmayan İbrahim Aleyhi’s Selâm oğlu İsmail'in boğazına bıçağı dayayıp Rabbine kurban edeceği esnada, bir an olsun tereddüt etmedi. Ancak, Allah Subhaneh-u ve Teala ona kurban etmesi için bir koç lütfetti. Bu çetin imtihandan sabır ve tevekkül ile çıktı.

Hz. Eyyüp Aleyhi’s Selâm yakalandığı ağır hastalık karşısında Rabbine iltica etti. Sabretti. “Benim canımı Müslüman olarak al ve beni salihlerden kıl” diye dua etti. Rabbi de Ona şifa verdi.

إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ

“Gerçekten, Biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel bir kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelen biriydi.” [Sad 44]

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِن ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ

“Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik.” [Enbiya 84]

Hz. İbrahim Aleyhi’s Selâm'ı da Rabbi

وَإِذِ ابْتَلَى إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ

“Hani Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle denemişti” [Bakara 124]

Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde

 أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

"Âlemlerin Rabbine teslim oldum" demişti. [Bakara 131]

Allah Subhaneh-u ve Teala'da O’nu ateşe atılmaktan kurtarmış ve

قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ

"Ey ateş İbrahim'e karşı serin ve selamet ol." [Enbiya 69] buyurarak varlık nizamını emrine boyun büktürmüştü.

Daha bunun gibi zikredilebilecek çok örnekler var. Ancak biz bu kadarla iktifa edelim.

Allah sabır ve sebatımızı arttırsın. Ayaklarımızı bu din üzere sabit kılsın. Yusuf-i medreselerde gün sayan mustazaf Müslüman kardeşlerimizin sabrını arttırsın. Onları güçlü kaleler kılsın. Dünyanın neresinde olursa olsun tağuti düzenlerin zebanileri tarafından incitilen, mahkûm edilen, çaresiz, mazlum ve yetim bırakılan tüm Müslümanları muhafaza etsin.

Yorumlar