21 Nisan 2018 - 5 Şaban 1439
113 Sayı Şubat 2014
113. SAYI TANITIM VİDEOSU Ön Kapak Arka Kapak Takdim PDF Dergi
MENFAAT, İLİŞKİLER VE AMELLER İÇİN ÖLÇÜ DEĞİLDİR
113. Sayı | Abdullah İmamoğlu | MENFAAT, İLİŞKİLER VE AMELLER İÇİN ÖLÇÜ DEĞİLDİR

Aradan takriben bir ayı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen namı diğer “17 Aralık operasyonu” halen gündemdeki aktüelliğini korumaktadır. Gerek görsel gerekse yazılı basında bu operasyon ve soruşturmalar hakkında çok şeyler söylendi ve yazıldı.

Ama bir gerçek var ki inkâr edilemez. O da; AKP ile cemaat arasındaki husumetin/çatışmanın bu operasyonla birlikte ayyuka çıkmış olmasıdır. Yine inkâr edilemez bir gerçek daha vardır ki oda AKP ile cemaat arasındaki çatışmanın/husumetin üzerine temellendiği esasın “menfaatler çatışması” olduğudur.

Ben de bu makalemde “menfaat” konusu üzerinde durmaya çalışacağım. Her ne kadar bu konu ekseri cenah tarafından çok önemsenmese de, ben önemsiyorum. Daha doğrusu operasyonla birlikte açıklık kazanan menfaatler çatışması konusu üzerinde durulması gerektiği kadar durulmadığını düşünüyorum. Sizce de önemli bir konu değil mi? Mercek altına yatırılıp etraflıca incelenmesi gereken bir konu değil mi? Uzun süredir birbirlerinin tamamlayıcıları ve yardımcıları iken işin düşmanlık boyutuna gelmesinin nedeni merak edilmeli değil mi sizce de? Bence edilmeli edilmemekle de kalmayıp bu husumetin nedeni ya da nedenleri üzerinde de durulmalı.

Mezkûr çatışmanın ya da husumetin temel nedeninin “menfaat” olduğuna inanıyorum. Buradan hareketle konumu şu başlıklar altında incelemeye çalışacağım. Birincisi; Müslümanlar arasındaki bağ ne olmalıdır? İkincisi; amellerin tayininde ölçü nedir? Değişken olan menfaat mi? Yoksa Şer’î Hüküm mü?

Birincisi; Müslümanlar arasındaki bağ ne olmalıdır?

Menfaat kavramının içerdiği manadan hareketle, Müslümanı diğer bir Müslümana bağlayan bağ/unsur menfaat bağı değil, İslâm Akidesi bağıdır. Bilindiği üzere menfaat yarar, fayda ve çıkar manalarına gelmektedir. Tariften hareketle menfaatçilik bağı sıhhatli bir bağ kesinlikle değildir. Niçin mi? Çünkü:

Menfaat bağında sabitlik yoktur.

Menfaat bağı insanlar arasında sürekli, sağlıklı bir birlik sağlayamaz. Zira kendisinden daha büyük menfaatler karşısında büyük menfaatin tercih edilmesiyle ona dayalı bağın varlığı kaybolur. Buna binaen menfaat esasına dayalı oluşacak birlikteliklerin ömrü çok kısa olur. Öylesi bir birlikteliğin tarafları arasında sadakat ve sebatlık beklenmez. Menfaatin gerçekleşmediği veya başka bir yerde daha çok menfaatin olduğunu gördüklerinde, o birliktelikten hemen ayrılabilirler. Nitekim sadece bu bağ ile başlayıp da uzun süren, devam eden hiçbir birliktelik mevcut değildir. Devam etmesi de mümkün değildir.

Menfaat değişkendir.

Menfaati belirleyen insanın kendisidir. İnsan ise bir şeyi belirlerken heva ve hevesleri doğrultusunda akli bir değerlendirme yaparak belirlediğinden dolayı değerlendirmesi değişkenlik gösterir. Bugün iyi dediğine yarın kötü diyebilir. Bugün ona göre menfaat olan bir şey yarın menfaat olmayabilir. İnsanın bir başka özelliği ise, heva ve heveslerine terk edildiğinde kanaatsiz bir varlık olmasıdır. Mesela; belli bir miktar menfaat sağlayan bir birlikteliği o menfaate kanaat ederek sürdürmez.  Ondan daha fazlasını başka bir yerde görürse hemen oraya gider. İşte buna binaen menfaat bağı; “bağ” olma özelliğinden yoksundur.

Menfaat düşmanlık ve husumet sebebidir.

Dostluklar görürsün ve dersin ki maşaAllah ne kadar kavi bir dostlukları var. Aralarındaki ilişkiye/alâkaya hayranlık beslersin. Bir de bakarsın dostların arasına kara “menfaat” girmiş. Dostluklar yerini düşmanlığa husumete terk etmiş. Hem de ne husumet. Birbirlerini yok etme pahasına bir düşmanlık. Soruyoruz pek tabii ne idi bu ayrılığın ya da husumetin nedeni? Menfaatler çatışmasından başka bir şey değil!

İşte bu bağ düşmanlık ve husumet sebebidir. Zira menfaatler çatıştığında, fertler arasında çatışma, düşmanlık ve husumet doğar. Böylece insanlar arasındaki menfaate dayalı birliktelikler (bütünleşme veya bağlar) hemen düşmanlığa dönüşür. Şu halde menfaati birlikteliklerin esası kılmak, insanlar arasında düşmanlık ve husumet sebebini yerleştirmek demektir. Nitekim başka hiçbir kıymet, değer ve ölçü katmadan, sırf menfaat esası üzerine oluşan birlikteliklerin hemen hepsinin bir müddet sonra kavga-gürültü, düşmanlık ve husumetle bittiğine şahit olmuyor muyuz? Bela! Kesinlikle evet şahit oluyoruz.

Bunun için AKP-cemaat arasındaki husumet örnek olarak yerinde olacaktır. Yıllardır birbirleri ile iyi geçinen bu iki cenaha, beraber yollar yürüyen, hatta beraber ıslanan bu canciğer kankalara/ dostlara ne oldu ki beraber ıslanmayı bırak beraber yürümez oldular. Ardın sıra birbirlerinin kuyularını kazmaya başladılar. Düşmanlık ve husumet aldı artık dostlukların yerini. Ama NEDEN?           Çünkü bunların arasındaki ilişkinin üzerine kaim olduğu esas husumet ve düşmanlık sebebi “menfaat” idi de ondan.

Peki, İslâm’da ilişkiler/alâkalar ne üzere kaim? Müslümanı Müslümana bağlayan bağ hiç kuşkusuz İslâm Akidesi bağıdır. Müslümanın diğer bir Müslüman kardeşiyle olan alâkası menfaatten arındırılmış safi İslâm kardeşliği bağı olmalıdır. Allah Azze ve Celle’nin “Müminler ancak kardeştir” buyruğu konunun en esasi delilidir. Lakin ben çok fazla delil detayına girmeden ilişkilerde ölçünün ne olması gerektiğiyle alâkalı olarak Sahabelerden birkaç örneği paylaşmak istiyorum.

Evs ve Hazreç. Evet, bu iki kabile Medine’de yıllardır devam eden husumetin/ düşmanlığın failleridir. Hem de nasıl bir düşmanlık. Evs’li bir adam, olurda Hazreç’li birisine rast gelirim düşüncesiyle elini kılıcının kınından çekmeden Medine sokaklarında dolaşıyordu. Ve bu Hazreç’li için bundan hiçte farklı değildi. Ve bu husumetin en temel nedeni -tarih kitaplarında geçtiğine göre- elde edilmek istenen; menfaati çok olan, yararlı, sulak bir arazidir. Menfaatçilik düşmanlık ve husumet sebebidir tezinden hareketle bu iki kabilede birbirlerinin ezeli düşmanı olmuşlardı. Sırf menfaat için… Peki, ne oldu da bu iki kabile birbirlerine ölesiye düşmanlık beslerken, kardeşine isabet etmesin diyerek gelen okun üzerine kendisini siper eder vaziyete gelebiliyor? Nasıl olur da bu iki cenah düşmanlığı bir kenara atıp aynı safta yer tutabiliyorlar? Nasılları çoğaltmak mümkün ama ben iktifa ediyorum. Ve şu ayet-i celileyi tayyibeyi paylaşmak istiyorum. Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmaktadır:

 وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا

“Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allâh’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi uzlaştırdı. O’nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz.” [Ali-İmran 103]

Allah’ın nimeti başka bir deyimle İslâm Akidesi. İşte düşmanken onları kardeş yapan, İslam’ın ta kendisidir.

Menfaat ölçü iken var olan düşmanlık ölçünün İslâm Akidesi olmasıyla yerini kardeşliğe terk etmiştir. Bugün ne kadar da ihtiyacımız var menfaatten yoksun kurulmuş İslâm kardeşliği ilişkilerine…

İslâm Akidesinin potasında erimiş ve İslam nimetiyle menfaati ekarte etmiş asrısaadet yiğitlerinden bir örnek daha vermek istiyorum. Tebük gazvesinde yaralılardan birisi; “su” diye imdat isteyip bir kişi ona su götürdüğünde bir başka yaralıdan yine; “su”, “imdat” sesi gelince, o yaralı suyu içmekten vazgeçip; “kardeşime götür. Ben zaten gidiciyim.” diyerek ikinci şahsa gönderdi. İkinci şahıs da aynı şekilde üçüncü şahsın; “su” imdadı karşısında onu, kendisine tercih etti. Üçüncü şahıs ise, kendisine su yetişmeden ruhunu teslim etti. Diğerleri de aynı şekilde ruhlarını teslim ettiler. Yani kardeşlerini kendilerine tercih ederek çok yüce bir şerefle şehit oldular. Allahu Teala onların bu halini şöyle tasvir etti:

وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

"Daha önceden (Medine’yi) yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [Haşr 9]

İkincisi; amellerin tayininde ölçü nedir?

Amellerin tayininde fayda ve zararı yani menfaati ölçü kabul etmek İslâmî değildir. Bu anlayışa yani fayda ve zarar anlayışına Pragmatik anlayış demek çok daha isabetli olsa gerek. Pragmatik yaklaşım ya da pragmatizm anlayışı şu şekilde izah edilmektedir: “Ameli, neticesinde görülen fayda ve zarara göre değerlendirme yaklaşımı. Amellerde fayda ve zararı ölçü kabul etme yaklaşımı. Başka bir ifadeyle“ faydalı olan iyidir, yapılmalıdır, zararlı olan şey kötüdür ve yapılmamalıdır” anlayışı... Yani menfaati amellerin tayininde hakem kılmaktır bu yaklaşımın özü... Peki, asıl itibariyle bu böyle midir? Müslümanlar işlerini/amellerini o işin neticesindeki fayda ve zarara göre mi belirleyecekler?

Kellâ! Bu böyle değildir. Müslümanların amellerinde asıl belirleyici değişken olan menfaat değil, Ahkâmı Şeriyyedir. Allahu Teâlâ’nın kullarına o konudaki hitabıdır belirleyici olan... Allahu Teâlâ’nın Rasûlu vasıtasıyla gönderdiği Risâlet’e başvurarak hayatımızı O Risâlet’e göre tanzim etmek esas olandır. Şâri’nin ‘hayır’ olarak gördüğü hayır, ‘şer’ olarak gördüğü ise şerdir bizim için. Müslümanlar için iyiyi-kötüyü, hayrı-şerri ve güzeli-çirkini belirleyecek merci ancak ve ancak Şeriattır. Konumuza ışık tutması bakımından şu ayet-i kerimeye tevcih etmek isabetli olacaktır.

 كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ

 “Cihad, hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Bazen bir şeyi kerih görürsünüz hâlbuki o şey sizin için bir hayırdır. Bazen de bir şeyi seversiniz, hâlbuki o şey sizin için bir şerdir. Allah Teâlâ bilir, sizler bilmezsiniz.” [Bakara 216]

Bu ayet-i kerîme çok şeyler ifade etmekte aslında ama şunu söylemekle yetiniyoruz; bazen menfaatlerle Şâri’nin hitabı çatışabilir. Ve Müslümanın burada sergileyeceği tavır malumdur. Müslüman amellerinde Şer’î Hükümlerle mukayyettir.

Neticesi neye varırsa varsın vahye kulak vermeli ve O’na icabet etmelidir. Allah Suhânehû ve Teâlâ’yı razı etmenin yolu budur.

Amellerde Şer’î Hükmün asıl olması gerektiğine dair deliller ise pek çoktur. Bunlardan bazıları şöyledir. Allahu Teâlâ nasıl buyuruyor:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا

“Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” [Ahzap 36]

Müslüman’a düşen Şârî’nin emirlerini vakıaya göre yorumlamak değil, hangi zaman ve hangi şartlarda olursa olsun Allah Celle Celâluhû ve Rasûlu Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in emirleriyle kayıtlı kalmaktır. Mümin’in özelliği kendisine Allah Celle Celâluhû ve Rasûlu Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in hükmü hatırlatıldığı vakit “ işittik ve itaat ettik” demesidir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

 إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ وَمَن يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ

“Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Resulüne davet edildiklerinde müminlerin sözü ancak ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir. Allah'a ve Peygambere itaat edenler, Allah’tan korkup buyruklarını çiğnemekten kaçınanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” [Nur 51-52]

Şimdi de hangi şartlarda ve şekilde olursa olsun amellerde ölçünün Şer’î Hüküm olduğuna ve olması gerektiğine dair çok can alıcı bir rivayet paylaşmak istiyorum. Örnek o kadar muhteşem ki adeta bizlere menfaatin nasıl ekarte edileceğini öğretiyor. Amellerde belirleyici olan unsurun “fayda” ve “zarar” olmaması tam aksine zararına olsa bile Şer’î Hüküm olması gerektiğini öğretiyor. Ahmed İbni Hanbel’in Fedâilus Sahâbe’de Urve’den şöyle dediğine ilişkin rivayetidir: “Bir gün Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in ashabı Mekke’de toplandı ve ‘Vallahi Kureyşliler, Kur’an-ı şu ana kadar kendilerine aşikâr olarak okunduğunu asla işitmemişlerdir. Kur’ân-ı onlara duyuracak/işittirecek birisi yok mu?’ Abdullah İbn-i Mesud: ‘Onlara Kur’an-ı ben duyuracağım’ dedi. Onlar: ‘Biz, Kureyşlilerin sana eziyet etmelerinden korkuyoruz. Ancak akrabası çok olan birisini istiyoruz, eğer ona bir kötülük yapmak isterlerse, akrabaları onu korur ve onların kötülük yapmalarına mani olurlar.’ O da şöyle dedi : ‘Beni bırakınız, şüphesiz Allah beni koruyacaktır.’ Abdullah ertesi gün mescide gidip, kuşluk vakti Makam-ı İbrahim’e geldi. Kureyşliler, Kâbe’nin etrafında oturmuşlardı. O, makamın yanında durup بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِالرَّحِيم “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.” diye sesini yükselterek;  الرَّحْمَنُ عَلَّمَ الْقُرْآن “Kur’ân-ı o çok esirgeyici Rahmân öğretti.” (Rahmân: 1-2) ayetini okudu... Kureyşliler farkına varıp; İbn-i Ummi Abd ne diyor diye? Söyleştiler. Sonra şöyle dediler: ‘Şüphesiz o Muhammed’in getirdiği bazı şeyleri okuyor.’ Ayağa kalktılar, okumakta olan Abdullah’ın yüzüne gözüne vurmaya başladılar. O da bir miktar okumuştu. Daha sonra kanlar içinde arkadaşlarının yanına gitti. Onlar : ‘İşte biz bundan korkuyorduk.’ dediler. O da şöyle dedi: “Vallâhi, şimdi benim nazarımda Allah’ın düşmanlarından daha zayıf ve hakîr yoktur. Eğer isterseniz, yarın aynı şekilde onların yanına gider ve aynısını yaparım.” Onlar şöyle cevap verdiler: ‘Hayır, bu kadarı yeter, sen onlara sevmediklerini duyurdun.’”

Görüyoruz ki; Sahabeler Rıdvânullâhi Aleyhim karşılığında bedel olarak canlarını verecek olsalar bile kendilerine emredileni yerine getirmişlerdir. Şâri’nin emrinden bir karış bile ayrılmamışlardır. Onların amellerini belirleyen pragmatik anlayış değil, Şârî’nin hitabı olmuştur.

Asıl menfaat Allah Azze ve Celle’nin rızasını kazanmaktır. Esas olan Müslümanın Müslümanla alâkasında menfaati değil İslâm kardeşliğini ölçü almasıdır. Ve yine amellerde asıl olan Şer’î Hükümle kayıtlı olmaktır.

Alâkalarımızın İslâm Akidesi üzerine kaim olduğu günlerin tez gelmesi duasıyla…

Selam olsun Müslüman kardeşini karşılıksız sevenlere…

Selam olsun amellerinde İslâm Akidesini ölçü kabul edenlere…

Yorumlar