26 Nisan 2018 - 10 Şaban 1439
113 Sayı Şubat 2014
113. SAYI TANITIM VİDEOSU Ön Kapak Arka Kapak Takdim PDF Dergi
LOZAN 1, CENEVRE 2!
113. Sayı | Murat Savaş | LOZAN 1, CENEVRE 2!

Nasrettin Hoca’ya nispet edilen bir hikâye Cenevre 2 konferansını açıklar nitelikte. Bir adam gelip Hoca’ya der ki;

-Yahu Hocam senin inek benim ineği iterek ölümüne sebep olmuş, ne yapacağız?

Hoca;

–Yahu onlar inek bana ne ölümüne sebep olduysa, bir şey lazım gelmez.

Adam;

–Yahu Hocam ben yanlış söylemişim, benim inek senin ineği iterek ölümüne sebep olmuş.

Hoca;

–Haa o zaman iş değişir…

Cenevre 2 konferansını değerlendirmeye geçmeden önce herkesin bilmesi gereken bir konuya değinmek isterim. Bu konuyu herkes bilir esasen ama nedense kimse vakıaya indir(e)miyor. Bu konu, yukarıdaki hikâye ile de ifade etmeye çalıştığım bir hale dönüşmüş kâfir Batılılar’ın ürettiği bir kavram olan self determinasyon. Bir halkın kendi geleceğini belirleme hakkı olarak tanımlanan bu kavram ne yazıkki söz konusu Müslümanlar olunca, Hilafet isteyince geçerli akçe olmaktan çıkıyor. Tunuslu halk özgürlük talep ederek liderlerini reddedince, Mısırlı halk ılımlı İslam’a razı olunca ve Libyalı halk kâfirlerden yardım isteyince hikâyedeki birinci cevap, Suriye halkı Hilafet isteyince hikâyedeki ikinci cevap veriliyor. Hoca rolündeki soruları cevaplayan aktör ise şüphesiz başta ABD olmak üzere tüm kâfirler. Kâfirlere uşaklık yapan Müslümanların hain yöneticileri ise Hoca’ya soru sorup çelişkili cevaplar aldığı halde teslimiyet gösterip fetvayı kabul eden kimseyi temsil ediyorlar.

Self determinasyonda gibi başka hususlarda da adamına göre hareket eden, demokratik bir sistem inşaa edeceğini vaad edip ABD’den icazet alanlara hertürlü kapılar açılırken, İslami bir hareket neşvünema ettiğinde önüne bütün engelleri koyan kâfirler olduğu halde bu yöneticiler kâfir kuruluşlardan yardım ve adalet istemekten ve kapılarını aşındırmaktan hiç hayâ etmiyorlar. Bir yandan BM’in meşruiyetini güya sorgulayan yöneticiler diğer yandan Suriye konusunu yine BM’ye havale etmekten utanmıyorlar. Kâfirlerin hakemliğini kabul etme zilleti bir yana bu yöneticiler kâfirlerden daha çok koşturup birde bu işin hamallığını yapıyorlar. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un çabasını gölgede bırakan gayreti eşliğinde ve konunun esas muhatabı ve tarafı olan Suriye’nin sahadaki muhalefetinden yoksun bir şekilde 22 Ocakta Cenevre 2 konferansı başlamıştır.

Bu konferansın amacının daha net anlaşılabilmesi için konferanstaki konuşmalardan ziyade Suriye vakıası üzerinde durmak, konferans öncesindeki bazı gelişmeleri açıklamak ve sonrasında gerçekleşen konferansı değerlendirmek gerekiyor. Yoksa 40 ülkenin ve çeşitli kuruluşların katılımıyla, elinden Müslüman kanı damlayan ABD ve Rusya’nın öncülük ettiği ve tüm küresel güçlerin aktörlüğüyle gerçekleşen Cenevre 2 konferansını anlayamayız.

a: Suriye kıyamının vakıası

İlk olarak bu sürece nasıl gelindiğinden, bu sürecin tam üç yıldır nasıl uzadığından ve Suriye kıyamını diğerlerinden ayıran etkenin ne olduğu üzerinde duracağız. Muhakkak ki Suriye vakıası, İslami talepleri olan bir halk, o halkı temsil eden sahadaki muhalif, mücahit gruplar ve bu talebe direnen Esed rejimi ile birlikte küresel güçler ve onların işbirlikçi ajan müttefikleri. Suriye halkının talebi mücerret İslami hakları talep değildir. İslam’ı tüm hayat sahasına intibak ettiren İslami bir devlet olan Hilafet, ölçülerinin helal ve haram olduğu, Allah Azze ve Celle’nin öfkelendiğine öfkelenen, hoşnut olduğuna hoşnut olan bir İslam toplumu ve bu çerçevede İslam’ı davet ve cihat yoluyla tüm dünyaya taşıyacak bir İslam ordusu. Üstelik bütün bu talepler vakıa üzerinden değil, feraset ve basiretle İslam Akidesi’nden çıkartılmış siyasi ve İslami çözümlerdir. Tabii ki bu basiret dolu talepler en başından beri bulunmayan, ancak diğer devrimlerden ders almış, kâfirlerin ve Müslümanların duyarsızlığından nusretin sadece Allah’tan olduğunu kavramış ve devrimden önce dahi Suriye’de bulunan Hizb-ut Tahrir’in kamuoyu değiştirme hususundaki başarısı sonucu elde edilmiş Suriye halkının başarısıdır. Zira vakıa kendisinden hüküm alınmamakla birlikte fikre götüren bir his olmaktadır. Çünkü his olmaksızın fikir bulunmaz. Suriye halkının ve saha muhalefetinin isteği ve vakıası işte budur. Yoksa merkezleri İstanbul ve Gaziantep olan kıravatlı otel devrimcileri ve saha dışı unsurların Cenevre 2’ye katılıyor olması Suriye vakıasını değiştirmez. Zira Suriyeli Müslümanlar anlamışlardır ki kendileriyle birlikte cephede bulunmayan ve geriden liderlik etmeye çalışan liderler kendi liderleri değildir.

Tunus, Libya ve Mısır gibi ülkelerdeki devrimler kâfirlerin istediği şekilde üç-beş ayda sonuçlanırken Suriye kıyamının uzamasının sebebi de işte bu vakıadır. Diğer devrimleri çalmalarına rağmen kâfirler Suriye kıyamında başarısız olmuşlardır.

Buna mukabil Esed cephesi ise sadece koltuğunu korumaya çalışan bir dikdatörün ordu gücüyle bu İslami taleplere karşı bir mücadele vermesinden ibaret değildir. Yine göründüğü gibi devletlerarası noktada Rusya, İran, Çin ve Hizbullah’ın desteğini almış bir Esed rejimi de değildir. Rusya, İran ve Hizbullah sadece açıktan ve askeri olarak Esed rejimini destekleyen unsurlardır. Hâlbuki ABD, Avrupa ülkeleri, Türkiye ve bütün aktörler açık ya da gizli olarak Esed’in yanında olmasa da Baas rejiminin, yani demokrasi ve cumhuriyetin yanındadır. Bunu isbat etmek için derin analizlere dahi ihtiyaç yoktur. Dolayısıyla bazı ipuçları vermekle iktifa edeceğim. Suriye halkının yanında olduğunu söyleyen ABD, halkı temsil eden sahadaki muhalefetin bir kısmını terör örgütü ilan etmiş ve hepsini aşırı olarak niteleyerek Cenevre 2 konferansının açılış konuşmasında ABD’nin dışişleri bakanı John Kerry, bu konferansın zorlu müzakerelerin başlangıcı olduğunu söyleyerek; “Suriye'nin geleceğinde şiddetin faillerine ve radikallere yer yok.” dedi. ABD Esed’i Suriye’nin geleceğinde olmasını gönülsüz olarak istemese de rejimi koruyacak ve kendilerine itaat edecek bir uşak aramasından dolayı sahadaki muhalefeti ve İslami talepleri olan halkı da desteklemiyor.

Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa ise ABD’nin durumundan pekte farklı olmamakla birlikte bu çatışmadan Suriye’de nüfuz elde etmek istiyor. Zira ABD’den başka Suriye’de nüfuzu olan yoktu. Zaten kâfirlerden Müslüman halkın yanında olması ve onların İslami taleplerinin gerçekleşmesi için olur vermesini beklemek siyasi intihardan başka bir şey değilidir. Bu konuda Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ

“Kâfirler insanları Allah’ın yolundan men etmek için mallarını harcarlar ve harcamaya devam edeceklerdir. Ama sonunda mağlup olacaklar ve bu kendilerine yürek acısı olacak.” [Enfal 36]

Türkiye her ne kadar sürekli Suriye halkının yanında yer aldığını söylesede bu şartlı bir destektir. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu başta olmak üzere tüm iktidar temsilcileri şu ifadelere benzer ifadeler kullanmışlardır; “Suriye halkı kendi geleceğini demokratik yollarla belirleyecektir.” Bu ifadelerde sürekli demokrasi şerhi düşülmekte ve halkın yanında olmanın şartı olarak demokrasi gösterilmektedir. Ayrıca ABD Nusret Cephesini terör örgütü olarak kabul edince Türkiye’de arkasından gitmiş ve sahadaki muhalefeti açıkça aşırılar olarak nitelemiştir. Bununla birlikte yardım malzemelerinin geçişine izin vermekle birlikte hiçbir şekilde silah ve mühimmat geçişine izin vermemiş, Suriye’ye silah yardımı yapan ya da savaşmak üzere Mücahit gönderen gruplara sürekli operasyon yapmıştır. Libya muhalefetine kendi elleriyle silah verip, dahası NATO’ya tüm üslerini açması, buna mukabil Suriye’ye silah vermek bir yana oraya cihat etmeye gidenlere göz dahi yummaması başka neyi gösterir. Ayrıca saha dışı demokrasici muhalefete üs olması da Türkiye’nin ABD ile aynı politikaya sahip olduğunu gösterir. Kısaca Esed cephesi askeri olarak İran, Rusya ve Hizbullah’tan, siyasi olarak tüm aktörlerden oluşmaktadır.

b: Cenevre 2 öncesi yaşananlar

Suriye’nin vakıasını bu şekilde tasvir ettikten sonra Cenevre 2 konferansı öncesi yaşanan bazı hususları irdelemek gerekiyor. Burada maksadım zaten devam eden Esed ve muhalefetin çatışmasını, bu çatışmanın seyrini ve diğer aktörlerin durumunu tekrar irdelemek değildir. Lakin rutin hale gelen bu hususların dışında üç noktada farklılık ve önem arz eden noktaları irdelemek gerekiyor. Bu noktalar şüphesiz herkese zahir olan Esed’in zulmünü artırması, Cenevre 2 konferansının sürekli ertelenmesi ve kamuoyuna ifşa edilen binlerce karelik işkence resimleridir.

Esed rejiminin varil bombalarıyla kimyasal silahların etkisini aratmayacak şekilde binlerce insanı katletmesi, abluka altına aldığı bazı bölgeleri açlıkla terbiye etmesi ve son bir gayretle düzenlediği diğer saldırılar maksatlı bir şekilde zulmünü artırdığını göstermektedir. Bu maksat ise sahadaki muhalefeti masaya oturmaya razı etmek ve kendisinin elini güçlendirerek Cenevre 2’ye katılmak. ABD ve diğer aktörlerin bu konferansı sürekli ertlemeside Esed’e bu noktada yardımcı olmak ve muhalefete masadan başka çözüm olmadığını göstermek içindir. Aynı zamanda bu durum Esed ile ABD’nin ortak hareket ettiğini gösterir. Ayrıca Esed’in kimyasal silahlardan vazgeçip binlerce insanı varil bombalarıyla katletmeside efendisi olan ABD’nin dünya kamuoyunda itibarını korumak içindir. ABD’nin kırmızı çizgi olarak tanımladığı kimyasal silahları kullanmadan da Esed rejimi aynı kıyımları yapmıştır.

Cenevre 2 konferansından sadece iki gün önce sistematik işkence görüntülerinin servis edilmesini ise Avrupa kanadının işi olduğunu düşünüyorum. Nitekim birkaç gün öncede “Suriye’nin dostları” toplantısı yapılmıştı. Özellikle İngiltere ve Fransa Suriye’de nüfuz elde etmek istiyorlar. Bunun için ABD’yi zor durumlara düşürmek onların işlerindendir. Çünkü işkence görüntülerinin ifşa edilmesinden sonra bu durum ABD’nin konferansta geçiş hükümetinde Esed’in bulunmasını önermesini imkânsız hale getiriyor.

c: Cenevre 2 ihanettir

Öncesindeki tüm gelişmeler Cenevre 2 buluşmasının bir ihanet, hem de Lozan’dan sonra ikinci büyük ihanet olduğunu göstermektedir. ABD bu konferans ile Suriye kıyamını çalmak istiyordu. Esed’siz ya da Esed’in içinde bulunduğu bir geçiş hükümeti oluşturarak devrimi demokratik bir mecraya çekmek istemiştir. Lakin Avrupa’nın kendini sıkıştırmasıyla birlikte ve kamuoyunun aleyhine olmasından dolayı bu saatten sonra amaçladığı geçiş hükümetinde Esed’e yer vermemiştir. Bunu Cenevre 2’nin açılış konuşmasında Kerry’nin ifadelerinde görmek mümkündür. Kerry şu ifadeleri kullandı; “Suriye rejimi barışçıl gösterilere gittikçe artan bir şiddetle karşılık verdi.” Öte yandan ABD’nin Esed’li bir çözüm ihtimalinin geleceğinin olamayacağını anladığını söylemek de artık mümkün. Bu nedenle Kerry’nin Baas sözcüsü Muallim’in tepkisini çeken “Beşşar Esed Suriye'deki geçiş yönetiminde yer alamaz.” ifadesinin kuru bir laf olmadığını, bilakis ABD’nin yeni politikasını yansıttığını anlamak güç olmasa gerek.

Fakat ben bu makaleyi yazarken henüz Cenevre 2 konferansı tamamlanmamış olsa da ABD’nin siyasi çözüm olarak elde edebileceği hiçbir şey yoktur. Zira sahadaki bütün muhalefetten bu konferansa katılım gelmediği gibi bu konferansın bir ihanet ve devrimi çalma işi olduğunu tek tek açıkladılar. Sada dışı otel devrimcileri ile Esed’i temsil eden heyetin halen ikili görüşmelerinin sürüyor olması ABD’nin olası bir askeri harekâta zemin hazırlama bâbından sürdürüldüğü söylenebilir. “Biz tüm siyasi yolları denedik ancak olmadı” diyebilmek bu görüşmelerin devam etmesini gerektiriyor.

Ya da ABD her ne kadar saha dışı katılımcı grup, Suriye halkını temsil etmese de ediyor gibi hareket ederek Esed’siz bir formül üzerinde onları anlaştırıp alınan kararı da sahada karşılık bulmayacağı için cebren hayata geçirme düşüncesinde olabilir. Bunun için Suriye’ye barış gücü adı altında askeri olarak girebilir. Bu görüşümüzü destekler nitelikte ikili görüşmelerin başlamasının ardından Esed rejiminin aylardır kuşatma altında bulunan Humus’tan sivillerin çıkışına izin vermesi gösterilebilir. Günler önce Esed’in yönetimi bırakmayacağı yönündeki haber ve konferansın ilk gününde Suriye’yi temsilen konuşma yapan Muallim’in görüşmelerden çekilme yönündeki tehditvari açıklaması konferanstan çıkabilecek olası bir siyasi çözümü Suriye halkına kazanım gibi gösterme girişimidir. ABD tüm siyasi seçenekleri kullanmadan başka bir yola girme eğiliminde değildir. Bunun için sahada karşılık bulmasa da burada belirli konularda anlaşma sağlanmasını ve alınan kararları müttefik ülkelerin barış gücü askerlerini kullanarak hayata geçirmek istemektedir.

Buna rağmen konferansın bitmesini bekleyip kararlar üzerinden yorumlama yapmak daha sağlıklı ve isabetli olacaktır. Ancak şimdilik söylenebilecek en isabetli yorum ABD’nin Suriye devrimini demokratik bir mecraya çekmeye çalışmasıdır. Bunun da amacı Suriye’de kuvvetle muhtemel olan İslam Hilafet Devleti’nin kurulmasını engellemek olduğu açıktır. Bu noktada 14 Aralık 2013 Rusya 24 kanalında Rus dışişleri bakanı Lavrov, Suriye koalisyon ve milli muhalefeti Suriye rejimi ile birleşip Suriye’yi Hilafete çevirme çağrısında bulunanlarla savaşma çağrısında bulunması ve bu noktanın Cenevre 2'nin önemli esası olduğunu vurgulaması tüm aktörlerin Hilafete karşı birlik içinde olduğunu gösterir. Ancak fark şu ki ABD siyasi ve demokratik yollarla Hilafeti sinsice engellemeye çalışırken Rusya askeri olarak Esed’e destek vermek suretiyle Hilafeti engellemekten yana.

Müslümanların yöneticilerinin farklılığı da bu sebepledir. Türkiye ABD yolunu izlerken İran Rusya çizgisinde hareket etmektedir. Ancak ABD ve Rusya’nın da bu farklılığı danıkşıklı bir döğüşün ürünüdür. Bunun içindir ki Türkiye yöneticilerinin hem Esed’e karşı aslan kesildiğini görürsünüz hem de Esed’e verdiği destekle onu ayakta tutan İran’la sarmaş dolaş olduklarını görürsünüz.

Yorumlar